Öykü

ADNAN’I KİM VURDU/ Kısa Öykü/Ali Özenç Çağlar

Bir Av Hikâyesi

Eski istasyonun alt tarafında, kenar mahallelerin bir ara sokağında, girintide küçük bir kahve; dipteki masanın etrafına toplanan yedi sekiz kişi, hararetli hararetli konuşuyorlardı. Diğer oturanlar da merakla konuşanın ağzına bakıp, kelimeleri kaçırmamak için, gözlerini kırpmadan, anlatanı izlemekteydiler. Hatta, kulağı ağır işiten, Makedonyalılardan en yaşlısı, adamın dudak kıpırtılarından işlenen cinayetin nemenem bir şey olduğunu anlamaya çalışmaktaydı. Zaten bu bölge daha çok, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya göçmenlerinin ikâmet ettiği yerdir.

Adam dayanamadı, sandalyesini biraz daha konuşana yanaştırarak sordu:

-Vurulan ölmüş mü, ölmüş mü?

-Yok dayı ölmemiş henüz ama, sabaha çıkmaz.

-Peki kaç kurşun yemiş?

-Bilmem ki, yedi sekiz, diyorlar.

-Eh o zaman sabaha çıkmaz. dedi biri.

-Ben duydum, çok ağır değilmiş. diye söylendi pencere dibinde oturan. Bir elinde de ince belli bardağı, höpürdeterek çayını içiyordu.

Dışarda sıcak vardı. Kahvenin açık olan kapısından sokaktan gelip geçenler görünüyordu. Bir sokak köpeği dilini çıkarmış bezgin bezgin gelerek kahvenin duvarına işedi. Naylon torbaları elinde, yaşlı bir kadın pazar pazarından geliyordu. Kahvedeki tartışma ise hararetle devam etmekteydi.

-Yahu, adam, yedi sekiz kurşun yemiş, diyor, sen ne diyorsun hala. diye söze girdi az önce konuşan. Bir taraftan da kirli mendiliyle yüzünü silmekteydi..

-Oğlum, adam ayaklarından vurulmuş. didi öteki.

-Ha… anlaşıldı… herifçioğlu isabet ettirememiş demek. diye kendi kendine söyleniyordu ayaküstü dinelen gençten biri.

Yüksek sesle konuştukları için, konuyu ve anlatılan olayı kahvedeki herkes duyuyordu. Kimi sandalyesini onlardan yana çeviriyor, kimi de gelip konuşanların arkasında dikilerek cankulağı ile durumu anlamaya çalışıyordu. Az sonra tüm kahvedekiler bizimkilerin tepesine dikilmiş, masanın etrafındaki çemberi iyice büyümüştü. Tabi bu sırada kahveden girip çıkan, gelip gidenler de oluyordu ve olayı duyanların çoğu, bu hikâyeyi kendi mahallesine kadar taşımaktaydılar. Ertesi gün kasabada İştipli Tulumbacı Ziya’nın oğlu olan Adnan’ın av sırasında vurulduğunu duymayan kalmamıştı. Artık bütün kahvelerde, kentteki Avcılar Kulübü’nde yalnız bu olay konuşuluyordu. Herkes anlatılana bir şeyler ekliyordu; hem de öyle az buz değil.

Mesela:

-Adnan’ı kim vurdu? diyordu biri.

-Adnan kaç kurşun yedi?

-Acaba atılan domuz kurşunu muydu, yoksa 7.65 mi?

-Katil neden ayaklarına sıktı acaba?

-İşin içinde kasıt var mıydı ki?

-Peki vuran kimlerden miş?

Buna benzer daha bir sürü soru, kahvelerden sokak aralarına, oradan da kentin bütün diğer mahallelerine, evlere yayıldı. Ancak gerçek vurulmanın, -yani kazanın- nerede, nasıl, hangi avlanma sırasında ceryan ettiğini kimse bilmiyordu. Şu anlatılanların hepsi kulaktan duyma, biraz da duyanların kendi ekledikleri süslemeyle ortaya çıkan -destanımsı- bir davaydı. Sonraları, söylentilere başka şeyler de eklenmişti çünkü. Abartılar o boyuta sıçramıştı ki, insanın aklı durur. Bir akıllı da alt köşedeki kahvede, vuranın bütün ülkenin kolluk kuvvetlerince arandığını, katilin ülke dışına çıkmaması için havaalanlarının bile sarıldığını, hatta hatta, Kırmızı Bülten’le arandığı bile sölüyordu.

O, hararetli konuşmacının karşısına geçen biri de, kahkaha ile gülmeye başladı:

-Ulan bu ne biçim komplo teorisi be kardeşim. Ne zırvalıyorsunuz siz! Tamam, Adnan vuruldu, tamam, Adnan şu an hastanede ama, öyle ağır falan da değil.

-E, canım sen de, herifçioğlu yedi sekiz kurşun yemiş nasıl ağır olmasın. diyordu az önce konuşan.

Diğeri dayanamadı:

-Bir kez Adnan silahla değil, çifteyle vuruldu biiiir, ikincisi kurşunla değil, 7 numara saçmayla vuruldu iki. Tamam mı?

Diğeri bozuldu tabi. Ama yine de direniyordu:

-Domuz avında vurulmuş öyle mi? diye bir çıkış yaptı.

-Hayır, Adnan’ı mısır tarlasında yanlışlıkla domuz diye vurmuşlar. dedi yan masadan biri. Gevrek gevrek de gülüyordu üstelik.

-Yuh! dedi az önce konuşan  Bir kere domuz değil, bıldırcın avında vurulmuş adam.

Kahvedekiler yeniden, bu kez daha hararetli bir şekilde gülmeye başladı tabi.

-Evet, dedi konuyu iyi bilen. Üstelik olay bu bölgede değil, geçen sabah saat 11.00 sularında, ta Kütahya, Çavdarhisar’ın Ağarlı Köyü merasında geçmiş

-Kim vurmuş kim? diyor, demin ki soran.

-Ekrem, Adnan’ın dayıoğluymuş.

-Yapma yahu! İlk vukuatı mıymış? Yani başka cinayeti falan var mıymış?

-Ne vukuatı, ne cinayeti oğlum. Kaza diyorum size, kaza!.. Fesübhanallah!

-Planlı değil yani. Öyle pusu falan kurmamış kimse, değil mi?

-Yok öyle bir şey kardeşim. dedi. konuşan. Adam, abartılara o kadar içerlemişti ki, konuşurken ağzının kenarlarından tükürükler saçılıyordu. Sağ yeniyle sildi dudaklarını.

-Sen babana anlat onu. dedi diğeri. Bal gibi tuzak kurmuş adama.

-Neyse, tamam… kaç el ateş etmiş: üç mü, dört mü? Ne bileyim, beş de olabilir.

-Oğlum adamın elindeki çifte yahu, makinalı değil. Şuna bak be birader!

-Peki, başka kim varmış olay sırasında? Her halde ikisi değildi bunların.

-Canım bir grup arkadaş gitmişler işte, ne bileyim ben. Galiba eski zabıta amiri Murat da varmış. Ama diğerlerini tanımıyorum

-Vah vah, yazık olmuş adama.

-Çok yazık olmuş canım, çok.

-Neyse ki ölmemiş garibim.

Son konuşan orta yaşlılardan biriydi. Yan cebinden çıkardığı o buruşuk mendiliyle elini yüzünü, boyunlarını sildi. Dışarıdaki ağustos sıcağı hala ağırlığını hissettirmekteydi. Karşı köşede birkaç kişi daha, Adnan’ın vurulma anını, kaç metreden ateş edildiğini, saçmaların gerçekten yedi mi yoksa on numara mı olduğunu falan tartışmaktaydılar.

Bu söylenenler artık çığrından çıkmıştı, kent çalkalanır olmuştu. Bir noktadan sonra kimse kimseyi dinlemiyordu. Çünkü herkes kendi anlattığının doğru olduğunu kabul ediyordu.

Oysa gerçek olan şuydu, İştipli Tulumbacı Ziya’nın oğlu Adnan, bıldırcın avı sırasında dayıoğlu Ekrem tarafından bir kaza sonucu vurulmuştu. Şans eseri vücuda isabet eden bir saçma, kalbe çok yakın bir noktada durmuş. Diğer bütün saçmalar ise, Adnan’ın belden aşağısına, kaba etlerine ve bacaklarına isabet etmişti. Bu gün hala Adnan’ın vücudunda tam 78 saçma var.

Eşi Belgin de mutfaktan seslendi:

-Adnan, o gün, yani senin vurulduğun gün sırtındaki pantolonu da göstersene! dedi.

Adnan fırladı hemen; bir elinde çifte, ve diğer elinde de, şu inşaatlarda işçilerin giydiği kıyafetlerden turuncu, fosforlu yelek ile bir de pantolonu getirip, koydu önümüze. Gerçekten pantolon saçmalardan kalbura dönmüş. Çiftenin de kabzasında, o kalbin yakınında duran saçmanın sıyırdığı izi hala belliydi.

Adnan bize bu olayı, geçen hafta onlara yemeğe gittiğimizde, bir sohbet sırasında eksiksiz anlatmıştı…

Ali Özenç Çağlar

Kasım 2021

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın