Öykü

Akhisar’dan Gerçek Hikâyeler – Hasoca’da Neler oluyor?

‘Foto Eren Ve  Erika – Hasoca                                               

Yıl 20 Temmuz 1974, izin zamanı. Edirne gümrük kapısı hınca hınç dolu; tüm yurtdışı işçileri giriş-çıkış için sıraya dizilmişler. Gümrük işlerini bitirenler,  Ankara, İzmir, Konya,  Adana, memleketlerine kavuşmak için heyecan içinde tam gaz arabalarını sürüyordu. Fakat farklı bir şey vardı bu kez; tüm şehirlerarası yolların birinci şeritleri askeri konvoylarla dolu, ağır ağır bir taraftan bir tarafa ilerliyorlardı. Erika, Osman’ın Münih’ten iş arkadaşı, aynı zamanda komşusu. Balan sokağında Siemens işçi binalarında kalıyorlardı. Erika Osman’ın ısrarına dayanamayarak bu yıl izin için Türkiye’ye geliyor. Geliyor da bu askerler neyin nesi böyle? Bir anda gördükleri çocukluğunda okuduğu tarih kitaplarındaki faşist Almanya’nın o zamanki fotoğrafına benziyordu sanki.

Dayanamayarak Osman’a sordu:

-Osman neden bütün askerleriniz yollarda? dedi, o bozuk Türkçesi ile.

-Ha onlar mı? Şey için canım, bizimkiler Kıbrıs’ı almış da, ondandır herhalde. Bu söyleyiş biçiminde biraz da övünme vardı.

Erika şaşkın, sağına soluna bakınıyordu. Her şey çok değişikti onun için. İnsanlar değişikti, yollarda atlar, inekler, eşekler değişikti. Yine yol kenarlarında sebze satan kadınlar, yaşlı erkekler, kıçında donu olmadan oradan oraya koşan çocuklar değişikti. Gördüğü her şey Erika’ya şaşkınlık veriyordu. Onlar şimdi İzmir istikametine gidiyorlardı; Osman Akhisarlıydı. Hep anlatırdı oralardan: “Evimiz Akhisar’ın tam merkezinde.” derdi konuşurken bir yandan da gaza basıyordu. Osman da heyecanlıydı. Kolay değil, üç senedir izine gelememişti para biriktireceğim diye… Susurluk, Balıkesir, ilerliyorlardı; bütün gece yol aldılar. Ama artık güneş iyice ağarmıştı. Köyler, kentler çoktan uyanmıştı. İşçiler, kırda çalışan insancıklar atları arabalarıyla yollardaydı. O sıra Erika’nın dikkatini yol kenarlarına, dağlara taşlara, yazılmış yazılar çekti: “Foto Eren, Foto Eren, Foto Eren.” ‘Foto’yu çıkarmıştı çıkarmasına da, o son sözcük ne ifade ediyordu. Bir köyden geçiyorlardı, baktı beyaz duvarların bir yerlerine kırmızı boyalarla yazılmış yine o kargacık burgacık yazılar: “FOTO EREN”. Erika, dayanamayarak Osman’a sordu:

-Osman, nedir bu “Foto Eren”, dağ taş “Foto Eren”; çok büyük bir kuruluş mu, öyle Almanya’daki gibi yüzlerce stüdyosu olan büyük bir şirket falan yani? Yoksa devrimci bir örgütün parolası mı? Osman yorgun yüzüyle başını çevirip Erika’ya baktı;

-O mu? Arkadaşımdır. Bizim mahallede oturur. Fotoğrafçıdır. Üstelik. Bütün Ege tanır kendisini. İyi fotoğrafçıdır yani…

-Belli. dedi, Erika kafasını sallayarak. Değerli bir sanatçı olmalı. Doğrusu gider gitmez stüdyosunu ziyaret etmek isterim. Hem dönüşte arkadaşlarıma hava da atarım biraz.

-Tabi niye olmasın, Ayşe seni götürür. dedi, arkada oturan kızı için.

Akhisar’a ‘9 Kilometre’ diyordu mavi yol tabelaları. Erika’nın yüzünde heyecandan güller açıyordu.

-Osman, çok mu meşhur bu adam?

-Kim o?

-Foto Eren, canım. Bizim Almanya’da şubeleri var mı acaba? Münih’te yok, ben hiç görmedim. Ya da Bonn veya Frankfurt’ta?

Osman kıs kıs gülüyordu. Hani insan bir şeyi bilir de söylemez ya, öyle kurnazca gülüyordu işte.

-Aslında istese New York’da da şube açabilir ama pek istemiyor. Paris’ten teklif gelmiş kabul etmemiş biliyor musun? Erika’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

-Ay harika! Ben hemen bu gün oraya gitmek istiyorum. Birkaç poz çektirmeliyim; hatta daha da fazla. Öyle boydan, profilden, yandan falan!

-Neyden neyden dedin? Osman profili, şey,  “yandan” dedim ne varmış bunda. Anlamamıştı genç kız.

-Yandan yandan. dedi Erika, acık da kalçasını sallayıp kollarını oynar gibi kaldırarak. Bu kez Osman kendi saflığına güldü.

-Bizim Akhisar’da ondan daha Meşhur fotoğrafçılar var canım: Mesela ‘Yerce’ var, ‘Foto Nejat’ var. Şadırvanın önünde ayaklı makine ile çeken Kâmil Amca var. 6 Eylül okulunun karşısında yeni açılan “Foto Yılmaz” var. Anlayacağın bizim kasaba sanatçı dolu.

-İstemem. Ben ‘Foto Eren’de çektirmek istiyorum. deyip kesti attı Erika.

Böylece Hashoca Mahallesindeki evlerinin önüne de gelmişlerdi zaten. Kapının önünde kadınlı erkekli bir gurup insan, çoluk çocuk onları bekliyordu. Sarılmalar, ağlaşmalar, tanışmalar, valizlerin içeriye taşınması yirmi dakikayı almamıştı. İçeride biraz soluklandıktan sonra Erika Osman’ın önüne dikilerek:

-Biz Ayşe ile fotoğrafçıya gideceğiz! dedi Osman’a kırıtarak.

-Tamam gidersiniz aceleniz ne? Foto Eren kaçmıyor ki.

-Olsun, ben çok merak ediyor onu.

Osman yorgundu. Erika’ya laf yetiştirecek durumu da değildi. Durdu, soluklandı, Erika’nın yüzüne bir kere daha baktı. Kız kararlıydı. Başını önüne eğdi, duyulur duyulmaz bir sesle:

-Tamam ama, fazla geç kalmayın.

Zaten onların mahallesindeydi ve Ayşe de yerini biliyordu. Erika, boynuna astığı küçük kırmızı parlak çantası ile düştü yola… Dışarıda at arabaları, mahallenin yaşlı simitçisi, sağ tarafta tenekeciler, ara sokaktaki kahvenin önüne oturmuş gevezelik eden mahalle sakinleri; hepsi günü yaşamakla meşguldü. Kimse yüzlerini yalayarak geçip giden yaşamlarının farkında değildi şu an. Kentin kargaşası içinde hep birlikte kaybolmuşlardı sanki… Yol boyunca Erika mahallelilerin yüzüne bakıyordu. Günlerden Pazar olduğu için, insanlar ya kahvede ya da yollardaydı. Karşıdan Tütün Eksperi Sadri Bey, Tüccar Ali Raşit Bey ile sohbet ede ede geliyordu. Az ilerde Çıkmaz Sokak’ta oturan İğmeci ‘Memedali’ bisikletiyle öğlen yemeğini yemiş iş yerine gidiyor olmalıydı. Kendisi şu sıra Doktor Rafet – Ülger çiftinin muayenehane bakıyordu. Gerektiğinde hem oradaki hastalara, hem de dışarıda iğnecilik yapıyordu. Komşuları olan Sadri Bey ile, Aqli Raşid Bey’e selam vererek geçti yanlarından.

Masalarının yola kadar sarkan kahvenin önünde ise, Muhtar Hüseyin Kara ile,  Bandocu Adil hararetli hararetli bir konuyu tarşıyorlardı. Hemen diplerinde miskin miskin yatan bir sokak köpeği vardı. Karşı dükkânın dibinde ise, Allahsız Osman yandaki Berber Kalfasıyla dün akşam oynanan Galatasaray, Fenerbahçe derbisini konuşuyorlardı… Ara sokaktan çıkan eski bir kamyonet Tahir Ün Caddesine doğru ilerlerken, ufak bir çocuk fırlayıverdi önüne. Bereket versin, ona yakın olduğu için, bakkala sigara almaya çıkan Yorgancı Özdemir, birden çekiverdi çocuğu. Ama kahvede oturanların hepsi de ayağa fırmıştı korkudan. Neyse ki bir şey olmadı.

Hava, çekilir gibi değildi, oldukça sıcaktı çünkü. Karşı çınarın dibindeki dükkânda önüne açtığı eski bir saati tamir etmeye çalışan Radyocu Ferhan, radyolara transistör takılmaya başladığından beri, şimdi de saat tamir ediyordu;, burnunu silerek titizlikle elindeki dürbünü sol gözüne yerleştirip eğildi, elinde tuttuğu saatin üzerine.

 Erika ve Osman’ın kızı, az sonra yorgancının karşı tarafında bakkal ile sigara satan bir büfenin arasına sıkışmış zor okunan çarpık çurpuk bir yazıyla yazılı “Foto Eren”i okudu. Ancak dükkâna girmek için beş basamak aşağıya, kiler gibi karanlık bir yere girmeleri gerekiyordu. Erika durdu. “Acaba yanlış mı gelmişlerdi. O ünlü fotoğrafçının dükkanı burası olamazdı herhalde”. Kız aklından öyle geçiriyordu o an. Osman’ın kızı Ayşe de arkasından dokunarak yürümesini söylüyordu ki, o sırada yamru yumru taşlardan yapılmış basamaklara basan Erika, birden kayarak havada iki kez dönüp karanlığın içine looop diye düşüverdi. “Oh Mein… tut we!… Oh Mami tut we!” (Of! Annecim çok acıyor çok acıyor!) diyerek ortalığı ayağa kaldırdı. Ayşe de şaşkın. Düşen onun misafiriydi çünkü. Hemen yan kahveden birkaç adam, üst ve yan komşulardan kadınlar, çocuklar inerek Erika’yı dışarı çıkarmaya çalıştılar. Kahvede ne kadar insan varsa bir anda oraya toplandı; sanki mahallede düğün vardı. Kalabalığı gören Çingen sadullah elinde renkli balonlarıyla en önden koştu tabi; Gervekçi Cemil de bir değneğe taktığı bayat gevrekleri bu kalabalıkta satarım, düşüncesiyle o da hengamenin içine girdı. Genç kadın hıçkırarak ağlıyordu oysa. Belli ki kalçası ya da ayaklarından biri kırılmıştı zavallının. Oraya toplanan kalabalığın kimi gülüyor, kimi de: “Vah vah garibim, bir poz veremeden düştü demek!” diyordu. Hasoca önemli bir olay yaşamıştı bugün. Güplüce Suyu satan Üzeyir  Aga da yolun kıyısında dinelmiş, bir yandan burnunu karıştırırken, bir yandan da olanları seyrederek, şu kalabalığın neden toplandığını çözmeye çalışıyordu. Karşıdan görebildiği, tek şey, bir kadının feryat ederk  bilmediği dilde konuşup ağlamasıydı. O sıra, Züheyir Aga’nın yanından, başındaki örtüsünü savurarak gelen bir kadın vardı. Züheyir, gözlerini kalabalıktan ayırıp ilerki sokaktan çıkana çevirdi. Bu Hasoca’nın Bakırlı Nezahat’ı idi. Nezahat gülerken bütün bedeniyle gülüyordu sanki. Beyaz, güzel, bakımlı yüzü, su gibi teniyle ona izleyenn erkeklerin yüreğini hoplatırdı. O konuşurken adeta gözleri ışık saçıyordu. Bu yüzden kimileri ona “Parlak Kadın” da diyorlardı. İri, endamlı ve alımlı biriydi Nezahat…  

Saatler ilerledikçe kalabalık da yavaş yavaş dağılmıştı. Bu arada, tabi olan Alman kızı Erika’ya olmuştu. Aslında Erika, Foto Eren’in doğru dürüst dükkanı bile olmayan, ama altındaki eski bir mopet ile bir kova kireç bir de fırça, dağa taşa, kümese, dama ve de yol boyundaki tüm ağaç gövdelerine gün boyu kargacık burgacık yazılarıyla “FOTO EREN” yazan adamın kimliğini hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Gene de olan genç kaıza olmuştu.

Erika o yaz, tatilini alçılar içinde sarılı bir şekilde yatarak geçirmek zorunda kaldı…

Ali Özenç Çağlar/ 1974

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın