Öykü

Ali Özenç Çağlar ve Bir Öykü

ŞAİR  BESİM’in Kısa Öyküsü

-Bak dayı” diyor Besim. Ben okumam, yazarım. Okumaya ihtiyacı olanlar benim şiirlerimi okusun. Biliyorsun şair kolay yetişmiyor. Bir de okuyarak zaman kaybetmek istemem. Allah seni inandırsın dayı, geceyarısı bile uykudan kalkar şiir yazarım. Eh, ilham o zaman gelmişse ne yapayım. Karı bana kızar ama, ben aldırmam. Mesela otobüste, tramvayda, hatta tuvalette bile yazarım. Dayı ne gülüyorsun ya! İşi sulandırma. Şunun şurasında ciddi ciddi konuşuyoruz Hani şu banyoda, “buldum… buldum… buldum!” deyip, sokağa çıplak çıkan bir Türk filozof var ya!

-O Türk değil Yunanlı. diyorum. (matematikçi Arşimet’i kastediyordu.)

-Neyse canım. Şimdi ona gülecek miyiz yani. Ne yapsın adam, ilham banyoda gelmiş.

Üçlü divan’a geriliyor Besim, bacağını bir öbür ayağının üzerine, bir diğer yana atıyor. Biraz daha geriye doğru kaykılıyor. Benim biradere, Coşkun dayısına dönüyor:

-Sen de bir şey söylesene be dayı. diyor.

Hemen cüzdanından ‘1840’larda bir gazetede çıkan şiirini sallıyor bize. “Dinleyin şimdi bunu. Allah aşkına dinleyin!” diyor. Biz de çaresiz dinliyoruz. Gazete parçası yıllardır bir, elinde, bir cüzdan arasına gide gele, tel tel olmuş. Dağılmadan, tane tane okuyor Besim:

Hep partilerin ve özellikle de

Çiller “ulusa sesleniş” yapacak değil ya

Bu kez sıra vatandaşta

İşte şair Besim’in Çiller’e seslenişi:

“bu bozuk düzene kılınç çektik,

Sallıyoruz değirmen pervanelerine

Dok Kişot misali

Bizi temsil edenlere anlattık derdimizi

Dinliyorlar sağ olsunlar masal misali

İşsizlik almış başını gidiyor dur diyen yok!

Enflasyon zaten yükselip duruyor

Sağ olsunlar, kaç para kazandığımızı soran yok!

“Anamız” dedik bağrımıza bastık

“Evladım” deyip hatırımızı soran yok

Hep basından dinliyoruz güzel şeyleri

Sağ olsunlar icraati gerçekleştiren yok!

Yok, yok, yok!..

Besim, elindeki gazete kesiğini sallayıp, bana doğru dönüyor. Hadi dayı söyle bakalım, sen bi ton kitap çıkardın, böyle bir şiir yazdın mı? Ya… böyle işte.

Yeniden, bizim yeğen, şair Besim kendini koltuğa bıraktı. Bu kez de öteki dayısı Coşkun’a döndü.

-Şiirim nasıl dayı! dedi

-Sana nobel vermeyen ölsün! dedi birader de.

Besim’in keyfi daha da geldi ve hemen tekrar ceplerini karıştırmaya başladı. Başka gazete kesikleri, küçük küçük kağıtlara yazdıklarını arıyordu. Bir avuç çıkarıp yanına koydu.

-Dinleyin, dinleyin, şimdi size, Yeni Çağ’a ilişkin bir tane daha okuyayım, dedi. yani yakın zamana, demek istiyordu… Besim kendi için bir de kartvizit bastırmış. Üzerinde bir de afilli fotoğrafı var. Fakat buraya alçakgönüllü davranıp, isminin önüne “şair” eklememiş. Sadece ismi ve telefon numarası vardı. Uzattı biradere:

-Al dayı bunu da sen oku. dedi

Coşkun bir iki zorlandı. Sonra da:

Benim yakın gözlüklerim yok, sen kendi şiirini kendin okursun. diye yanıtladı onu. Hiç nazlanmadı Besim; evirdi, çevirdi kartın arkasını, başladı okumaya:

Bir gün yalnızlık geldi, çaldı kapımı

Keşke davet eden dillerim kurusaydı

Bir soluklanıp hemen gideceğim dedi

Keşke kapıyı açan ellerim kırılsaydı.

Şiir bitti, ikimizin de yüzümüze uzun uzun baktı; şiirin etkisini kendi gözleriyle görmek istiyordu Şair yeğenim.

Coşkun bana döndü:

-Nasıl abi? Bu kez hakkını vermiş, değil mi?

-Evet, evet çok güzel. Tam rubai olmuş dedim.

-Buna dörtlük diyorlar dayı. dedi bizimki… işte görüyorsunuz şiirdeki inceliği, iç müzik var, kafiye var, heceler arada aksasa da onlarda hiç fena değil.

Bu kez Coşkun da ben de: “Doğru bu şiir hakikaten güzel olmuş.” dedik.”

-Biraz da başkalarının şiirlerini okusan. Sana çok yardımcı olur. dedim kendimi tutamayarak.

-Tamam dayı da, sonra etkilenir, kendi sesimi bulamam. dedi inatla.

Ardından hemen  başka bir konuya geçti bizim yeğen. Arada boşluk bırakmadan, o gülen yüzüyle konuşuyordu.

-Neyse, şimdi gelelim şu mesele dayı, dedi, bana: Sana verdiğim viskileri içtin mi? Nasıldı ama. Vallahi iyice ustalaştım dayı. Bu kez Coşkun’a dönüp. “Söyle dayı, senin rakılar nasıldı.”

Coşkun gülümseyerek:

-Bir dahaki sefere bana şarap getir Besim. Ama kırmızı olsun. dedi. Biz de Hanımla eve gitmek için kalkışmıştık. Yeğen de bizimle beraber kalktı.

Tekrar Coşkun’a dönerek:

-Yahu dayı, şarabı bırak, niye hamallık yapacaksın! Sana bir dahaki sefere Tekila getireyim de grtlağınız biraz bayram etsin. deyip, merdivenlerden aşağıya hızlı adımlarla inip gitti.

Hanım ile birlikte Tahir Ün caddesine çıktığımızda, saat 13.30 olmuştu.

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın