Öykü

Ali Özenç Çağlar ve Bir Öyküsü

-Sürrealist İsyan-

Eski, Deneyimli Bir Ayakkabı Anlatıyor:

Bir kentin eski, ünlü bir caddesiydi burası. Tabi caddeye açılan onlarca da küçüklü büyüklü sokaklar vardı. Arka tarafa düşen sokaklarda daha çok yoksul aileler otururdu. Fakat yukarıya, ana caddeye yaklaştıkça hem evlerin yapısı, kira değerleri, balkonlarındaki eşyaları, güneşlikleri, panjurları, birbirine el edip, balkondan balkona konuşmaları, giyim kuşamları, dilleri, esprileri, birbirlerine takılmaları oldukça farklıydı. Örneğin, alt sokaklarda biri diğerine, “Oğlum, sana Tornavida Kemal diyorlarsa, bana da Piç Rüştü derler. o yüzden ayağını denk al!” derken Ana cadde üstündeki gelip geçenler, kapıdaki karşılaşmalarda ya da balkondan balkona, daima sizli bizli konuşulurdu. Örneğin, “Müyesser Hanım, doğrusu ayağınızdaki şu buz mavisi rugan ayakkabılarınızı çok beğendim. Kıyafetinize de uymuş doğrusu. Pek de güzelmiş,” derken, diğeri de ona şöyle yanıt veriyordu. Evet haklısınız, geçen hafta bizim Bey ile dün karşı taraftaki AMV’den almıştık, hani şu deprem bölgesi için belirlenen yere inşaa edilen. Üstelik benim Paşa hazretleri de kendine İtalyan işi bir iskarpin almıştı.” Diye uçuşan sözler kulağınıza çalınabilir.

Aşağı mahalledekilerin, ayakkabı, çorap, kilot fiyatları değişirken, yukarıdakilerin de markaları değişirdi. Örneğin, bazıları kimi takım elbiseleri Boss’tan alırken, bazıları da colinss’den giyinebilirdi. Mesela buradaki o lüks yapıların erkekleri: Camper, Kalvin, New Balance Clein, kadınları ise, Borgezie “Etenal Diamond” ya da, Stuart Weitzman “steletto” ayakkabılar satın alırlardı.

Tabi ki, aşağı mahalledekilerin hepsi de semt pazarından giyinirlerdi. Onlar, belki öyle rugan, iskarpin ayakkabı alamazlardı ama, bal gibi, bez lastik, ucuz vinileks ayakkabılardan edinebilirlerdi. Sonuçta giydikleri ayakkabıydı işte. Ama son pahalılıktan sonra ileride neler olur bilinmez tabi.

Bu mahalle sakinleri, aşağısı da yukarısı da hem ayakkabıları, hem kendileri birbirlerini tanırdı. İnsan olarak pek azı selamlaşsa da, ayakkabıları arasında ötekileştirme yoktu. Gerçi mokasenler, siyah rugan ya da şu generallerin operasyonda giydikleri Amerikan veri postallar ucuz lastik ayakkabılara selam vermezlerdi ama, diğerleri de onların bu kibirli tavırlarını sorun etmezlerdi. Bir gün pazarcı Rasim’in ikinci el ayakkabısı yan komşunun kapı önünde öylece çıkarılıp bırakılmış duran esnaf Tahir Efendinin bir parmaklığı kopuk kahverengi sandaletleri için şöyle diyordu:

-Biliyor musun dostum, şu karşı komşunun terlikleri benim sinirimi bozuyor.

-O terlik değil kardeşim sandalet.

-Her neyse canım.

-Fakat, iki çift terlik de var orada. Yani biri normal terlik, diğeri sandalet

-Canım şu zayıf, sakız çiğneyerek hayta hayta sokaklarda gezinen Zarife’nin giydiğini söylüyorum.

-Eee, ne olmuş. Şu yere sürte sürte gitmesi var ya, çıkardığı sesler beni çıldırtıyor.

-Sen de takma kafanı canım. Sandalet ne yapsın, kırıta kırıta gidenin kabahati o.

-Gene de ben bir punduna getirip, kendisini uyarmak istiyorum. Ayakkabıyız mayakkabıyız ama, bizim de onurumuz var canım. Öyle zamanlı zamansız dama atılmak istemem doğrusu. Bizim de saygı görmek hakkımız.

Yaşlı ayakkabı devam etti konuşmasına:

-Bak evlat, yukarıdakilerde, yani ana cadde üzerindeki evlerde bulunan ayakkabılarda böyle benzeri sıradan konuşmalara şahit olamazsınız. Benim bu kentte beş yılım geçti. Evet, aralarında ince, tatlı bir rekabet yok değil, yalnız yine de hangi sokakta, alışveriş merkezlerinde ya da semt pazarlarında karşılaşsalar, hemen birbirlerine selam verirler; fırsat bulurlarsa konuşurlar da. Ancak şu bağcıklı, ince topuklu asortik olanlar pek burnu havadadır. Hele o yaşlı kadınların giydiği, siyah, gri, kahverengi, topuksuz, üzerlerinde, deriden yapılmış güller, sarı, beyaz metal tokalı olanları görünce, çiyneyecekmiş gibi üzerlerine gidiyorlar. Yani karanlık, ışığı bozuk merdivende birbirlerini görseler mutlaka yaparlar bunu diye düşünüyorum. Ama yine de aldırmamak lazım. Sen daha çok gençsin, sahibin henüz üç ay olmuş seni alalı. Gerçi uçların sıyrılmış, boyaların çıkmış ama, gene de benden genç sayılırsın. Söylediğim gibi, sahibim beni beş yıldır giyiyor. Gerçi Allah için, iyi bakıyor. Örneğin iki kez pençe, üç defa da topuk taktırdı ama, yine de atmayı düşünmüyor. O yüzden sen gene de daha dikkatli olmalısın. Başkalarının sürünüşüne, topuk vuruşuna aldırma. Sana ne canım, boş ver onları.

-Olmuyor işte ihtiyar. Tamam, sen iyi bir markasın, tabanın kösele, gerçi üç kez pençe, iki de topuk taksalar da aslın, yani soyun fena sayılmaz ama, ben de pek kötü değilim yani. Hem bu apartmanda ben nelerini  gördüm. Hani şu üçüncü kattaki cüzzaciyeci Rıfat var ya; canım şu geçen ay dövizin zıplamasıyla iflas edeni diyorum. O işte. Dükkanına giderken giydiği İtalyan marka ayakkabılarını yedi kat kilit altına almış diyorlar. Çok şükür bizim yine özgürlüğümüz var, o sokak senin, bu mahalle benim, geziyoruz; dimi ama?

-İşte ben de onu diyorum evladım. Bu yüzden kendine daha iyi bakmalısın. Onun bunun lafını ciddiye alma sen.

-Fakat yapamıyorum be ihtiyar, yanlış yaptılar mı bozuluyorum işte. Geçenlerde bizim bodrum katına taşınan Sivri Burun Kerim var ya, işte onun üzerine basarak giydiği sivri topuk ayakkabılarına da çok uyuz oluyorum. Her seferinde yanımdan geçerken efeleniyor bana.

-Görmezden gel evladım. Sana kaç kez söyleyeceğim.

Ana caddenin en mevki yerinde ulu çınarın altındaki geçen yıl yapılan on sekiz buçuk katlı apartmanın ikinci katında da benzer tartışmalar oluyordu ayakkabılar arasında. Tabi burada seviye biraz daha yüksekti. Sokaktaki, çarşı pazardaki pahalılık henüz buralara tırmanmamıştı. Oradaki ayakkabıların da bütün sıkıntısı, iki üç ayda bir yeni modelleriyle değiştirilmesi oluyordu. Peki diğerlerine ne oluyor dersiniz; hiç kuşkusuz bir çuvala doldurulup, semtin çöplüğüne atılıyordu tabi. Artık oradan onları kim bulur, kimin ayağına girer, ya da hangi ikinci el ayakkabıcıya, tezgaha düşer orası bilinmez. Gene de bu ve buna benzer apartmanlarda, yan ve arka sokaklardaki iki, üç katlı yapılarda bulunan tüm evlerin ayakkabılıklarında, kapı önlerine bırakılanlar da dahil, isyana benzeri bir kıpırtı sezilmekteydi. Ve ben kendi deneyimlerimden çıkarak, kopacak bir fırtınanın çok da uzak olmadığını sezinliyordum. O nedenle de fırsat buldukça karşılaştığım her çifte durumu anlatarak, onların da bu hareketliliği kendi kaldıkları semtlere taşımalarını söylüyordum. Artık sonsuz, bağımsız bir özgürlüğün zamanı gelmiş, geçiyordu bile. Atmosfer uygundu; zaten ekonomi çökmüş, ülke açlık, sefalet içinde yüzüyor; tencere, tava gürültüleri arşa yükseliyor; yani tam da örgütlenme zamanıydı: devrim koşulları o biçim oluşmuştu yani; kavga zamanıydı sizin anlayacağınız.

Diğeri, yaşlı ayakkabının dediklerini anlamamıştı ama, gene de kös kös dinliyordu.

Yaşlı devam etti sözlerine:

Sen de bilirsin, ayakkabılar olarak bizim de bazı kırmızı çizgilerimiz vardır. Her önüne geleni aramıza almıyoruz. Soylusu var, soysuzu var, hırsızı var, tecavüzcüsü var vesselam. Örneğin bir çift ayakkabı camide bir namaz vakti  bile geçirmiş olsa dahi aramıza almıyoruz onları. Maalesef çoğunluğu orada kötü yola düşüyorlar. Hemen hemen hepsinin sahipleri, kötülüğe yatkın bireylerden oluşuyor. Mal çalmak, haram yemek, komşunun karısına kızına, namusuna göz dikmek vs. Aramıza bilmeden karışsalar dahi, ne yapıp epim, onları her fırsatta içimizden ayıklıyoruz. Bunu zaman içinde sen de öğreneceksin. Çünkü ayakkabı olmak, ayak takımı olmakla ahlaksız olmak aynı şey değildir. Bizim, ilk aramıza giren gençlere verdiğimiz öğüt de budur. Şimdi ne demek istediğimi anladın mı?

Bir şey daha var, örneğin ülkede yapılan bir araştırmaya göre en büyük ayakkabı hırsızlığı camilerde oluyormuş. Sizin hiç aklınız alıyor mu? Adamlar ibadet için camiye gidiyorlar ve birbirlerinin ayakkabılarını çalıyorlar. Yuh artık, olacak şey değil. Ama bu ülkede oluyor işte, ne yaparsınız. Tabi biz verdiğimiz mücadeleyle bunları da ortadan kaldıracağız.

Genç ayakkabı, ihtiyarı dinlemekten sıkılmış gibiydi. Burnunun ucuyla diğerine dokunarak

-İhtiyar, senin de çenen düştü maaşallah, yarım saattir konuşuyorsun, hala ne demek istediğini kavramış değilim vallahi. Biraz da bizim şu karşı dairede kalan sarışın kadının uzun konçlu çizmelerinden bahsedelim istersen, ne dersin? Doğrusu ben onların da aramıza sokulmasından yana değilim. Kısa, uzun botlar neyse de, o uzun konçlu çizmeleri nedir öyle? Balıkçın kuşları gibi.

-Güldürme beni çocuk. Onların da içinde derbederleri var. Onlar da en kısa zamanda  çuvala doldurulup çöpe atılanlardan, biliyorsun değil mi? Ne yapsınlar; onlar da moda kurbanı işte. Unutma, biz madurdan yanayız. Peki ya o askeri postallara ne diyorsun? Şu Suriye Irak sınır ötesi operasyonlara katılanları diyorum.

-Canım, giyen soysuzsa, botun günahı ne?

-İhtiyar, kıvırma şimdi.

-Hiç de kıvırdığım yok, dün bizim askerlerimiz, senin o beğenmediğin botlarla Ulusal Kurtuluş savaşına da katıldılar, biliyor musun? Öyle geveze ördek gibi bilip bilmeden konuşma! Üç kuruş aklınla bir de politika yapmaya kalkıyorsun.

-Tamam tamam, kızma canım. Benim aklım o kadara ermiyor, kusura bakma. Evet, sen haklısın. Ama bir şey daha var. Bence şu körüklü çizmeleri dahil edebiliriz mesela; öyle değil mi?

-Bulursak evet. Onlardan da kalmadı ki. Belki şu “Çatıya atılan eski radyolar” gibi, onlar da çöpe atılan olduysa, bulur katarız aramıza. Neden olmasın?

İki ayakkabı konuşurken, merdivenlerden bazı sesler, gürültüler geldi. Hem yaşlı ayakkabı hem diğeri birden nesne durumuna geçerek sustular. Gelenler, saat 8.00 sularında Üst kattaki postacı Zühtü Bey’in kızını oğlanlarına aramak için çıkan, banka emeklisi Hıfzı Bey’in ailesiydi. Keyifleri de pek yerindeydi doğrusu. Mutlaka  Zühtü Bey Kızı Nedime’yi vermiş olmalıydı. Çünkü oğlan ağzını yaya yaya:

-Baba, nişanı üç ay sonra yaparız değil mi? diyordu.

Ancak Hıfzı Bey hiç de öyle hesapsız kitapsız iş yapanlardan değildi. Birden çıkıştı oğlana:

-Yok öyle yağma, Önce okulunu bitir, evinin eşyalarını düz; beyaz eşya, televizyon, koltuk falan, o zaman düşünürüz! Her şeyi de bizden bekleme canım dedi.

-Ama babaaaa!.. diye yaydı yine oğlan ağzını.

Fakat Hıfzı Bey için konuşma bitmişti. Karısı Hatice Hanım ise kesinlikle baba oğul arasına girmezdi. Hıfzı Bey elindeki anahtarla dairenin kapısını açarak, arkadan gelenlerle birlikte süzüldü içeri.

İçeriye girenlerden geriye arkada dört çift ayakkabı, bir iskarpin, bir bot, bir de Hatice Hanım’ın giydiği kahverengi, topuksuz, üzeri yan sarı şeritli, beyaz metal tokalı ayakkabıları kaldı. Birden ayakkabılar arasında bir sohbet başladı. Ancak bu sohbetten ziyade ölçüsüz bir hamam gevezeliğini andırıyordu. Kimse kimseyi dinlemeden her kes bir şeyler söyleme derdindeydi.

Birbirine benzeyen diyaloglar aşağı yukarı şöyleydi:

-Kara yüzlü pandufla, ne o surat öyle. Renkli naylondan imal edilmiş şıpıdık terlik diyordu bunu.

Ama diğeri aldırmadı. Halsiz ve yorgundu çünkü. O da beş altı yıldır giyiliyordu. Ne burnu, ne ökçesi ne de topuğu kalmıştı yırtılmadık.

-Yaşlılara dokunma, dedi, Hıfzı Bey’in yeni değiştirilmiş lastik topuklu ayakkabısı. Diğeri uzatmadı, sustu hemen.

-Bu iş olmaz. dedi Hatice Hanım’ın, sarı tokalı kahverengi, tabanı düz ayakkabısı da, araya girerek. O kaynana olacak kızın anası pek huysuz. Görmediniz mi, misafirler içeri girerken ayakkabıları düzeltir gibi yapıp, hepimizin üstüne tükürdü kaltak.

-Canım, o, tozunu silmek için yapmıştır öyle.

-Evet, evet, ben de öyle düşünüyorum. Bana göre kadın iyi niyetli birine benziyor. Beni de nasıl düzelterek en ön sıraya koymuştu.

Az önce uzun uzun konuşan ihtiyar ayakkabı bu yersiz dedikodulara iyice kızmıştı. Karşı kapı eşiğinden seslendi onlara:

-Tanrı aşkına siz ne geveze olmuşsunuz böyle. Bir kat yukarı komşu gezmesine gittiniz diye etmediğiniz laf kalmadı. Hem ben geçen akşam ne demiştim sizlere? Hatırlayın lütfen.

-Tamam babalık, şu birlik ve beraberlikten, isyandan bahsediyorsun sen.

-Evet ya! Diğerlerine de durumu anlattınız mı bakalım? Biz örgüt olarak en kısa zamanda şu ana caddede büyük bir yürüyüş yapacağız. Hepimizin bizi giyenlere baş kaldırmamız gerekiyor. Yoksa topumuz birden, çifter çifter dama atılacağız.

-Vallahi çok haklısınız. dedi, kırmızı deri bir ayakkabı.

-Ben ihtiyara hak veriyorum. dedi kıyıda duran pandufla. O da ilk defa konuşuyordu.

-Bu cumartesi herkes hazır olsun. Şadırvan’ın oradan başlayıp Tahir Ün caddesinden ta  Eski Gar’a kadar yürüyeceğiz. Slogan atmak serbest, yalnız vitrinlere saldırmak, sağa sola tekme atmak gibi terörist tavırlar asla olmayacak. Şimdi herkez şu iki gün içinde nereye giderse gitsin, bu söylediklerimi aktaracaksınız. Yoksa sahiplerinizden önce sizi çuvallara doldurup ben atarım dama.

Yaşlı ayakkabının bu sert çıkışına kimse karşı çıkmadı. Herkes başıyla evetleyerek sus pus oldular. Böylece eylem kararı da alınmış oldu. Bu gün Perşembe akşamı ve saat 23.30 sularıydı. Son hazırlıklar için sadece bir günleri vardı.

***

Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Bu gün Cumartesi ve her yer günlük güneşlikti. Gök mavi, yol boyunca hafif rüzgârda savrulan ağaçlar yemyeşil, akasya ve ılhamur kokularının esen yelle alışveriş yapan dükkânların içine kadar girmesi insanların yüzünde mutluluğu işaret eden gülümseyişlere neden oluyordu. Şoför Ahmet’in oğlu Vedat, bir de Tekel emeklisi Hasan Çoban Kaya, karşı kaldırımdan İş Bankası önünde durmuş, şadırvandaki kıpırdanmaları izlemekteydi. Adnan Selvi ise ayak üstü bir zeytinci ile sohbet ediyordu. Mehmet Ender de elinde tuttuğu ikiye kıvrılmış gazeteyle artık kızına teslim ettiği sarraf dükkanına teftişe gidiyor olmalıydı. Köşedeki telefoncu dükkanının önünde de üç beş kişi toplanmış Şadırvana doğru yönelmiş, dikkatle olanları izliyorlardı. Tahir Ün caddesi Öğretmen evine doğru gittikçe daha sakin bir görünüm içindeydi. Hükümet binasının önünde yine Kızılay Otobüsü durmuş, oradaki görevliler vatandaşlardan kan alma telaşı içindeydiler. Ak Bankasının karşısındaki sokaktan Orhan Kıvrak, oğlu Ozan ile tam köşede durmuş, herkes gibi onlarda caddenin yukarıki ucunda hareketliliğe kulak kesilmişlerdi. Tayyar Şiyve, Sevim Hanım, ziyaretine geldikleri Halk Bankasının genç müdürü Emrah Karakuş’u ziyaretten dönüyor olmalıydılar. Yanlarında Dört Mevsim Gazozlarını yıllardır üreten Hulki Karakuş’un kardeşi Haldun da vardı. Haldun elini kaldırarak Ahmet Zogo’nun eski dükkan tarafını gösteriyordu. Tayyar Şiyve o gülen yüzüyle: “Boşuna uğraşma, gözlerim daha ilerisini seçemiyor.” Diyordu yanındakine. Sevim Hanım ise: “Siz yanlış yere bakıyorsunuz, şuraya, şadırvanın olduğu yere bir göz atın!” diyerek, çekiştiriyordu onları. Haldun Akyüz de boynuna astığı o tarihi fotoğraf makinesini ayarlayarak Şadırvan’ın orada toplanmış yüzlerce ayakkabının fotoğraflarını çekmeye uğraşıyordu. Bu hareketliliğe kimse bir anlam veremiyordu. Üstelik inandırıcı da değildi olanlar. Çünkü o renk renk, kışlık, yazlık ayakkabılar, topuklu, topuksuz, uzun, kısa konçlu botlar, çizmeler, kacaman bağcıklı askeri botlar kıpır kıpır tam bir düzen içinde hareket etmekteydi.

Köfteci Ramiz’in dükkanın alt tarafında, ara sokakta yer alan ve ziraat malzemeleri satan Süleyman Bulgur’un dikkânın önünde de üç beş köylü kasketlerini çekiştirerek şadırvana doğru geliyordu. Bir grup da Çarşı Lokantasından Göçmen Kamil ile oğlu hayret ve tedirginlikle olanları karşıdan izlemekteydiler.

Şadırvanın önünde ve çevresinde durum buyken, Kantarcı Hanın girişindeki kahvede hiç beklenmedik bir şey oldu. Yaklaşık on iki yaşlarında bir oğlan, Tahir Ün tarafından sokağa girerek, haykırmaya başladı.

-Aman tanrım orada neler oluyor? Yüzlerce, hatta binlerce ayakkabı yürüyüş yapıyor! Koşun, koşun siz de bakın isterseniz. Önde oturan Ali Rıza Kaner ve bazı ihtiyarlar çocuğun söylediklerine gülerek söylendiler:

-Ne diyorsun sen be evladım. Ne ayakkabısı, ne yürüyüşü. Bizim bu ülkede insanlar yürümez, kös kös otururken şimdi de ayakkabılar mı yürüyüşe geçmiş. Ne saçmalıyorsun sen!

Ama oğlan, gözleri yerlerinden fırlamış, şaşkın vaziyette hala önceki söylediklerini tekrarlıyordu.

-Yetişin amcalar, abiler, insanlarla ayakkabılar kavga ediyorlar, dükkanlar yağmalanıyor, vitrinler kırılıyor, her sokaktan binlerce renk renk ayakkabı şehri istilaya hazırlanıyor yetişin!

Olayı duyan Kaymakamlık konuyu derhal Jandarma Garnizon komutanlığına, Manisa, İzmir Emniyet Amirliklerine haber ederek acil önlem alınmasını istedi. Çevik kuvvet ekipleri dört koldan kenti sardı.

Kimileri kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı:

-Yahu yoksa yine inkilap mı oldu?

-Yok yok ona şimdi askeri darbe diyorlar?

-Oğlum darbe deme, sonra seni içeri atarlar; adın da darbeciye çıkar. diyordu bir haftalık sakalıyla bir ihtiyardı son konuşan.

-Vallahi ben bu karışıklığı bir 27 Mayıs’ta gördüm, bir de bu gün. Ne oluyor yahu?

-Hadi biz de gidip bakalım!

-Yürüyün arkadaşlar!

Bütün kahve kalkarak, ivedi adımlarla Tahir Ün caddesine çıkmışlardı ki, birden korkuyla geriye dönerek AKP’nin parti binasına ve ilerdeki ara sokaklara kaçışmaya başladılar. Çönkü gördükleri manzara korkunçtu.  Tam bir Salvador Dali tablosuydu önlerindeki manzara. Tam bir tsunami örneğiydi görülen; ancak bu caddede önüne kattıklarını sürükleyen su değil, binlerce renkte yüzbinlerce, hatta milyonu geçen yoğunlukta çeşit çeşit iskarpinler, topuklu, topuksuz ayakkabılar, renk renk, plastik, hakiki deri, vinileks, boncuklu, tokalı, ucuz, pahalı terlikler, Uzun konçlu kırmızı siyah, zeytin yeşili modern kadın çizmeleri, yürüyebilen çocukların çocuk ayakkabıları, askeri postallar. Önlerine kattığı insanları sürükleyerek eski istasyona doğru sürüklüyordu. Bağırış, çağırış, korku dolu gözlerle yardım isteyen yaşlılar, eczacılar, köfteciler, Arçelik, Bosch, Karaca ve diğer mağzalar, kırılan camlar, yıkılan vitrinler. Üst katlara çıkan zavallı sahipleri aşağıda olan kalanları yaşlı gözlerle seyrediyordu.

Fakat bazı ayakkabılar çok acımasız davranıyordu. Karşı koyana, kıyıya çekilmeyene, onlara karşı çıkanların kıçlarına indiriyorlardı tekmeleri. Düşen bir daha kalkamıyordu, çünkü arkadan gelen binlerce hırslı, sinirli, bağımsızlıkları, özgürlükleri için kavga verenler diğerlerini çiğneyerek üzerlerinden geçiyorlardı.

Lüks bir dükkanın sahibi çıktığı çatıdan olanca gücüyle, boyun damarlarını şişirerek şöyle bağırıyordu:

-Çapulcular siziiiiiii!… Ayak takımları soysuzlar siziiiiiiiiii!… Lanet olasıcalaaar!

Ertesi gün bütün ülke ve dünya televizyonları bu haberle çalkalanıyordu. Yer yerinden oynamıştı çünkü. ABD kongresi bile toplantılarını iptal ederek, derhal taraflar arasında arabulucu olarak olayın yaşandığı ülkeye basın mensuplarıyla birlikte bir uçak politikacıyı gönderdi. Fransa, İngiltere, İtalya, Fillandiya ve İsveç de şu Nato konusunu geriye iterek, Türkiye’ye yardım etme kararı almışlardı. Artık ülkede tek gündem maddesi Ayakkabıların isyanıydı. Avrupa basını buna daha edebi bir isim vererek: “Sürealist isyan” diyordu. Ülkedeki tüm  basın ve televizyonlar hemen taraftarlarını toplayarak yeni tartışma konusu olan bu isyanı tartışıyorlardı. Ancak iktidar yanlısı televizyon ve gazeteler hep birlikte haberi şu manşetle vermişlerdi: “Gezi Olaylarında Yapamadıklarını, Ayak Takımı Şimdi de Yeni Bir İsyana Girişti!” “Ayakkabı” demiyordu da, bilerek ve üstüne basa basa, “Ayaktakımı!” diyordu.

Anlaşılan İktidar 23 seçimlerinden önce bu olayda da muhalefete yüklenerek, oy devşirme aracı olarak kullanmaya çalışıyordu.

Bu olaylardan sonra kentin temizliği iki haftayı buldu. Yaklaşık bir kamyon dolusu eski çiğnenmiş, parçalanmış eski ayakkabı çöpe atılmıştı. Aslında Çağlak Festivali dönemine rastlayan bu olay tam bir festival görünümünde “zuhur” etmişti zaten.

Yaşlı Ayakkabı, hafif yaralarla kurtulduğu bu başarılı eylemden sonra ikinci kattaki dairesinin kapı önü sohbetlerinde arkadaşlarına şöyle diyordu:

“Ne yazık ki iktidar zamanında haber alamadığı için bu festivali de diğer bazı müzik festivalleri gibi, yasaklayamadı. Bu da onlara kapak olsun. diyerek, işin tadını çıkarmaya çalışıyordu.

Mayıs 2022

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın