Öykü

Ali Özenç Çağlar ve Yepyeni Bir Öykü

Tabelacı Mustafa Ve Korona Günleri

Mustafa, bizim damat, tabelacılık yapıyor. Yapıyor da, iş ne gezer şu korona günlerinde. Durmadan dükkânlar kapanırken, açılan yeni dükkânlara kim ve hangi akıllı tabela yazdıdacaktır? Garibim, telefonu masasının üzerine koymuş, diğer binlerce işsiz gibi, iş bekliyor, biri arar, o da işi kaparak, yine boyalara, fırçalara sarılıp, hiç olmazsa günü kurtarır diye. Tamam, diyoruz demesine de, o meret telefon da bir türlü çalmıyor ki!

“Ah! Nerde o eski günler” diye düşünür durur bizim damat.

Ancak, Mustafa iyi çocuktur; sakin, sağlam, dürüsttür. Üstelik öyle kıçı başı oynamaz, içinden geldiği gibi konuşur hele keyfi olunca muhabbetine doyum olmuyor. Mustafa’nın en önemli merakı da, akşamları, -çalışmışsa- iş dönüşü televizyonda survivor izlemek. Allah, görmeyin gitsin. Hani o futbol bağımlıları vardır ya, statda maçı seyrederken, heyecandan ellerindeki şapkaları yerlerler,  “Goool!… gooolll…” diye bağırırken de, boyun damarları, yaşlı karıların varisleri gibi mosmor şişer ya! Hatırladınız mı? Hah işte, bizim Mustafa, onlara beş çeker yani. O kadar diyorum. Karısı bu gürültüye dayanamadığı için odaları da televizyonları da ayırmıştı. Adam kapısını sıkıca kapatır, içerde, heyecandan durmadan hıçkırıklarla güler, hoplar, zıplar, kahkaha atar. Arada bir, “Yapma be hayu… yapma… at o topu elinden!… Koş be kardeşim, koş atla!” diye diye, sesi, adeta duvarlarda yankılanır.  Sanırsınız Mustafa’nın odasında sekiz, on kişi aynı programı izliyor. Karısı dayanamaz, hemen atlar, gidip kapısına güm, güm, güm vurur. Mustafa bu işareti hemen anlamıştır tabi ve sesini alçaltır. Ancak aldığı sinyal genç adam için ancak on dakika sakinleştirir onu. Sonra yeniden başlar gönüllüler ile meşhurların takımlarınının çekişmelerini izlemeye.

Mustafa’nın bir de Kadir isimli arkadaşı vardır. Şöyle boylu poslu, zayıf, kuru, kırk beş, kırk altı kilo gelir. Sırım gibi, hafif kamburumsu. Askere giderken, “boyun 1. 64 demişler ona” Boyunu beğenir Kadir. Huyu da boyu gibidir Kadir’in; mulis, mert bir insandır, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz. O da Mustafa gibi, başkalarıyla olduğunda çok sessizdir, ağzından laf alamazsınız. Bir ayakkabıcıda çalışır. Yıllar önce Kepsut’tan gelmiş. (Kepsut, Balıkesir’in bir ilçesidir.) Geliş o geliş, artık buralı, yani Balıkesirli olmuştur. Onun eşi ile Mustafa’nın eşi de çok iyi anlaşır. Eh, zaten kadınlar anlaşıyorsa, erkeklere de uymak düşer. Anlayacağınız, iki aile hem iyi komşu, hem de iyi dostturlar.

Ancak, her şey bir yana, siz Mustafa ile kadir’i Survivor seyrederken göreceksiniz. Sohbet ederken canciğer olan arkadaşlar, o programı izlerken,  adeta ateş gibi iki keskin rakip olurlar. Örneğin Kadir her zaman Meşhurları tutar, Mustafa da Gönüllüler’i. Sonra da, Allah ne verdiyse; kızar, bağırır, alkışlarlar. Bazen küstükleri de olur tabi. Fakat bu sefer eşleri girer araya. Hemen onları kendi odalarına çağırır, topluca birer çay içerler. Akhisar, Hashocalı Reyhan’ın kendi elleriyle yaptığı, böreklerden yerler… Kadir’in eşi de Erzurumludur, ismi de Sema. Sema Hanım değil ama, Reyhan, geldiği yeri övmesini çok, çok sever. İki de bir “Ben, herkesin tanıdığı meşhur İğneci ‘Memedali’nin evladı, Hashoca’nın Reyhan kızıyım canım.” der durur. Annesi rahmetli Sevim Hanım da, kocasını, hep: “Mönefeni” diye seslenirmiş. Ben de sormuştum bir gün, “Mönefeni ne demek” diye. “Mehmet Ali Efendi” demekmiş meğer. Ama Sevim Hanım onu yuvarlayarak ‘Mönefeni’ yapmış. Her neyse. Gelelim Hashocalılara; inanmazsınız, Reyhan, “Ben Hashocalıyım” derken adeta gözlerinin içi gülüyor. Bilmeyen biri duysa, “Bu Hasoca Türkiye’nin kaçıncı vilayeti?” diye sorası gelecek. Aslında yalnız Reyhan değil, Hashocalı oluşuyla övünen, maşallah orada oturanların çoğunda vardır bu aşırı semt, mahalle sevgisi. Bana göre hiç de kötü değildir. Mesela, Reyhan’ın dışında, Rahmetli Tütün Tüccarı Akhisarlı Sabri Demirol’un kızı Berrin,  Eski Vergi Dairesi Müdürü Münir Resne’nin kızları, Aygen, Gülüm, İğneci Kâzım’ın kızı rahmetli Bensu, öte yandan, Köfteci Tahsin’in kızı Meryem vs. Bunlar zaman zaman bir araya gelip, Şehir Parkı’nda buluşup, bol bol eskileri yadederler. Hepsi de, hüzünle şunu söyler: “Ah, nerede o eski günler!”

***

Kadınlar, kocalarını, yani iki küskün adamı odalarına alarak havayı yumuşatma çabası içindedirler. Salondaki televizyonun yanında, sandalyede oturan Sema Hanım, Reyhan’a bakarak, karşıdaki üçlü koltukta suçlu çocuklar gibi kös kös somurtanları  işaret edip, çaktırmadan gülümsüyordu. Ne var ki Reyhan kendini tutamayıp bastı kahkahayı. Diğerleri de sıkılgan şekilde, bu gülüşmelere katılıp, içinde bulundukları kırgınlığı bir kıyısından  yırtarak, o dostluk atmosferine girmeye çalışıyorlardı. Tabi, bu gerginlik de çay, börek faslıyla iyice çözüldü. Sonuçta, hiçbir şey olmamış gibi, hep birlikte bir süre daha sohbet ettiler… Mustafa oturduğu yerde iki de bir saatine bakıyordu. Çünkü, reklam sonrası programlarına yetişmek için yeniden odalarına çekilmeleri gerekiyordu. Bu sefer gönüllüler, meşhurları mutlaka yenerdi. Mustafa’nın içindeki heyecan doruktaydı yine. Ve daha fazla duramayıp ikisi birden kalkıp gittiler.

Erkekler odadan çıkar çıkmaz iki kadın, yine arkalarından gülüp: “Ah şu bizim erkekler!” diyorlardı.

***

Ancak, Mustafa’nın  bu yaşadıkları iyi günleriydi ve artık geride kalmıştı. Bir süredir işsizdi. Üstelik, kaç zamandır tek tabela çizmemişti. Sehpanın üzerindeki telefon bir türlü çalmıyordu. Mustafa’nın saç dipleri terliyordu sıkıntıdan. Huzursuz huzursuz sigara içiyor, bir aşağı bir yukarı odanın içinde geziniyordu. Hiç şüphesiz, çaresizlik insanoğlunun en onur kırıcı haliydi. Mustafa bunu iyi biliyordu. O yüzden babası kolunda bir altın bilezik olsun diye bu mesleği, ona önermişti. Ancak ortaya çıkan şu korona virüs belası her şeyi allak bullak etmişti. Her akşam izlediği televizyon haberlerindeki halkın çığlıkları onun da yüreğini yakıyordu. Marketlerdeki fiyatların yanına yaklaşılmıyordu. Her kes pahalılığı doların ve avro’nun yükselmesine bağlıyordu. Kontroller sıklaştırılmış, lokantalar, kafeler, berberler kapatılmış. Kent merkezindeki eski canlılık yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Koca arastada ancak üç beş dükkan açık, diğerlerinin ise kepenkleri inikti. Esnaf kan ağlıyordu. İktidarsa, yaptığı kimi açıklamalar, aldığı kararlarla sadece günü kurtarmaya çalışıyordu. İşte tüm bunlar genç adamı iyiden iyiye rahatsız ettiği için, kurtuluşu, televizyonun karşısına geçip, ölü gözlerle survivor’un yeni bölümlerini seyrediyordu şimdilerde. Seyrediyordu da, nedense, arkadaşı Kadir ile birlikte o eski günlerdeki gibi zevk ve heyecanını yaşayamıyordu. İşin kötüsü Kadir ile de kaç zamandır görüşemiyorlardı. Çünkü onlar bu mahalleden ayrılmış, kentin uzak bir semtine taşınmışlardı…

Mustafa, derin derin soluk aldı.”Çok şükür Allaha” diyecekti, vazgeçti. Niye şükredecekti ki, şu korona belası yüzünden, diğerleri gibi o da işsiz kalmıştı. Yeniden saç dipleri terlemeye başladı. Gözlerini tavandaki çatlaklarda, kornişlerde, pencere pervazlarında gezdirdi. Derken, birden telefon çaldı. Hem de öyle aralıksız, uzun uzun çaldı ki, birden adamın yaşama sevinci adeta tavan yaptı. Mustafa gelen telefonu kötüye yormak istemiyordu. Yorulmuştu artık. “İş” diyordu genç adam; “bir iş, bir tabelalık iş” başkaca bir şey istemiyordu Tanrı’dan.

Hemen sarıldı telefona genç adam; konuşmadan önce kendini dinledi. Sakin olmaya çalışıyordu:

-Alo, ben Tabelacı Mustafa. Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?

-Oh, çok şükür, sonunda bir tabelacı bulabildik. dedi karş ıtaraf ve devam etti: Hemşerim, ben Müslüm  Gömücü, semt mezarlığında çalışıyorum. Bize çok acele tabela lazım. Canım tabela değil aslında; hani şu yeni gömülenlerin mezarları başına dikilen, ucu sivri tahtalar var ya, işte onlara meftaların doğum, ölüm künyeleri yazılacak. İşte böyle, bu kadar canım, bu kadar. Çok basit yani. Ne diyorsun? Geliyor musun? Hadi söyle yav! İş işte ne olacak. Ne yapalım, adam ölmüş. Eh bize de iş lazım. Sen boşver gerisini. Hadi, hadi hemşerim nazlanma!

Adam konuşurken soluk soluğa kalmıştı.

-Tabi, tabi yazarım… İş bu canım… yazarım, yazarım… Siz neredesiniz?

-Canım mezarlıktayım, nerede olacam! Sen gel hemen… malzemelerini al, atla gel buraya. Hem yazar, hem de ilerisi için işi konuşuruz. Ölü çok, iş çok. Hemen gel! diyordu karşı taraf.

Kan, Mustafa’nın yüzüne yürüdü adeta; o sarı, kuru teni al al oldu adeta. Sevinse mi, üzülse mi, bilmiyordu.

-Tabi ki, hemen geliyorum. dedi genç adam. Hiç gelmem mi canım, geliyorum tabi.

On dakika sonra Mustafa, elinde malzeme çantasıyla birlikte yola çıkmıştı bile. Şans mıydı gülen, Hızır mı yetişmişti imdadına; yoksa hayatın yeni bir tokadı mıydı, bilmiyordu ama, o günden sonra bizim tabelacı Mustafa bir gün bile işsiz kalmadı. Bu yıl onun için öyle bereketliydi  ki, yakında birkaç yardımcı bile tutacaktı yanına. Çünkü korona’dan ölenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu.

Demek hayat buydu. Tanrı ile, iktidarın adaleti buydu. Şakası yoktu bu işin. Her gün ülkede yüzlerce, ayda ise binlerce insan ölüyordu. Kimileri ölümle pençeleşiyor, kimileri ölenlerin ardından ağlarken, birileri de karnını doyurmaya çalışıyordu… Mustafa da, sabahın karanlığında mezarlığa koşarak, oraya bırakılan ölüm listelerini alıp, bir marangoz çırağının bıraktığı tahtalara ölülerin künyelerini yazıyordu. Bazen gün boyu ter döküyordu mezarlıkta, bir süre sonra fırça tutan elleri nasırlaşmaya başlamıştı. Durmadan selâlar okunuyor, ölüler yıkanıyor, tabutlar geliyor, tabutlar kalkıyor. Doğa sanki, havayı, suyu, toprağı zehirleyen, ağaçları kesen, ormanları yakan bu nankör insanlara karşı bir kıyım hareketine girişmişti.

Gerçekten yaşam bu muydu, o arkasından koştuğumuz gerçek bu muydu?

Genç adam günlerce alışamadı bu işe. İçine sindiremiyordu. Ancak yapacak bir şey yoktu. Geçenlerde, survivor arkadaşı Kadir telefonda şöyle diyordu Mustafa’ya.

-Mustafa, vallahi minarelerden her sela okunuşunda sen geliyorsun aklıma: Mustafa’nın kısmeti bugün yine açıldı! diyorum. Ardından da gülüyordu.

Mustafa içi acıyarak soluklandı. Toplumsal bir yaranın kırılan kabuğuydu sanki; hani, dokunsanız kanayacak yaralar gibi.

Mırıldanırdanırcasına yanıtladı telefonun öbür ocundaki arkadaşını:

-İstemiyorum Kadir! dedi… istemiyorum kardeşim. Ne kimse ölsün, ne selâlar okunsun, ne de ben tabela yazayım. İstemiyorum. Yeter ki şu korona laneti çeksin gitsin artık üzerimizden

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın