Edebiyat

Ali Özenç Çağlar’dan bir deneme

Anılardaki Bayramlar Üzerine.

O, Ege’nin sulak bir ovasında kurulmuş kırk hanelik kıraç bir köyde doğmuştu. Ablası Ayşe’den sonra evin küçüğüydü şimdi. Yattığı yerde belekten çıkmış pembe küçücük topuklarına -yanından geçerken- ilk dokunan aç bir fare oldu. Doğduğunda boşalan un çuvallarında un, ağzı mantarla kapatılmış şişelerde de yağ bile kalmamıştı. Annesi renkli parçalardan boyuna göre diktiği yorganı üşümemesi için ayak uçlarına kadar çekti  sonra da sandıktan en yeni basma fistanını çıkarıp henüz karanlığın kaybolmadığı aynadaki yansısına bakarak giyindi. Bu gün Bayramıydı çünkü ve nerdeyse kocası Ali Gede de bayram namazından çıkmış geliyordur. Kocasına köyde ‘Ali Gede’ derlerdi; doğrusu anlamını o da bilmiyordu. Ne ki bu köyde yağız ince uzun,  saçları hafif dalgalı tek erkek varsa o da Ali Gede idi. Annesi eğilerek üç günlük oğlunun yanağını öpüp derin nefes aldı. Kadının yüreğinde kuşlar ötüşüyordu. Dış kapı şimdi açılacak, kocasının o yere sert, sağlam basan adımlarının sesi kulaklarını okşayacaktı.

Bu yaz kötü geçmiş, başaklarda buğday, yeşil dallarda yeterli zeytin olmamıştı. Zaten bostan, pamuk hak getire. Tam yüreği kararmaya yüz tutacaktı ki dış kapı çarpıverdi; az sonra yüzünde geniş bir gülümsemeyle adam, başını  eğip  odaya girdi. Giydiği renkli dallı basma içinde karışan renkleri aralayıp, karısını kucaklayarak bağrına bastı. Hafise,  adet gereği bir adım geri çekilip kocasının elini öptü ve “Bayramın kutlu olsun.” dedi  ılık bir sesle. Kocası bu kez onu anlından öptü: “Senin de bayramın, bayramımız kutlu olsun kadınım.” dedi.

Zaman ne çabuk geldi geçti, deldi geçti, yaktı geçti aileyi. Ali Gede dört yıl sonra savaştan döndüğünde o rengarenk dallı basma elbise içinde bağrına bastığı Hafise’si 21 yaşında vebadan ölmüştü. Geriye ondan kalan çocukları orta boylu yüzü tıpkı annesi gibi gülümseyen sevimli büyük oğlu Rıza, tombul yanaklı Ayşe’si kalmıştı.

Bahtsızdı çocuklar. Çünkü Cumhuriyet kurulmasına karşın savaşa katılmayan Seyit Bey, Hüseyin Bey ve Mehmet Ali Beyler gibi birçok çiftlikler hariç- köyde yoksulluk kol geziyordu. Adam salt çocuklar için evlenmişti Cemile ile; bu gün ondan da  Rasim, Azime ve dünya tatlısı  küçük kızı Melahat vardı. Bayramlar sanki ovadaki kuru domuz pıtrakları gibi üzerlerine sürtüne sürtüne geçiyordu. Rıza 1916’nın aralık ayında doğduğunda da böyleydi. Birinci Dünya Savaşı sonrası olmalıydı. Her daim bellerini büküyordu yoksulluk.

Oğlan doğduğunda ablası Ayşe üç-dört yaşındaydı. Ancak  Ayşe Rıza’ya hem annelik hem babalık yapmıştı. Hatırladığı kadarıyla babası ablasından bahsederken: “Ablanın hakkını hiçbir zaman ödeyemezsin, bu yaşa seni o getirdi.” derken, içlendi Rıza. Koyu, bir top ateş gibi yüreğini dağlayan zamanın, diğer anılar gibi, bayramları da alıp götürdüğünü hissediyordu. O, dingin ruh haliyle:

“Hiç olmazsa, kendime yeni, gelecek bayramları tadıyla yaşama fırsatı verelim.” Derken. Rıza’nın gözlerinden iki damla gözyaşı düştü…

***

Duvarda asılı olan petrol lambasının ışığına az daha eğilen adam yanındaki elyazması dosyaları karıştırdı, amcasının ve halalarının doğum tarihlerine baktı. Cemile ninesi ile ilgili notları okudu. Bunların hepsi de babası Rıza ve Ayşe Halasının zaman zaman ona anlattıklarıydı. Hafise annesindense çok az şey vardı aklında; hatta tek bir resmi bile yoktu şu an; hoş, onun şimdi çocuklarına göstereceği babası Ali Gede’den de. Oysa geçen yıl Tapu Dairesi’nde Nazif’in oğlu Mustafa’ya epey aratmıştı. –Yine böyle bir bayram öncesiydi.- fakat ne tapularda ne de eski tütün koçanlarında işe yarar bir resim bulamamıştı. Tek bulduğu, büyük halasının oğlu ve onun da çok sevdiği, saygı duyduğu genç yaşlarda ölen Halit dayısının silik bir fotoğrafıydı. Onu da yıllarca notları arasında saklayıp duruyordu.

Şimdi oğulları geçmişlerine, köklerine ilişkin sorular yönelttiğinde nasıl da suçlu hissediyordu kendini. Hele Film alanında çalışma yapan küçük oğlu: “Baba biz kimiz, nereden geldik, dedemiz, atalarımız kimler?” dediğinde saç dipleri terliyordu adeta. İyi de o yıllarda ne bu kadar fotoğraf, film vardı, ne de yazıp okuyan insan. Babası Rıza bile yeni harflerle yazmayı askerde öğrenmişti. Kendi o kadar istemesine karşın İlkokul’dan sonra bir türlü Ortaokula gidememişti  ve  nedeni  tabi ki yoksulluktu. Ama gel de bunu çocuklara anlat. Geçen hafta büyük oğlu tatil için Türkiye’ye geldiğinde dört yaşındaki torununun kucağında bir tablet, istediği programa giriyor, istediği çocuk filmlerini, bulmacaları bulup oynuyordu. Kendisi onca yıl bilgisayar kullanmasına karşın hala zorlanıyordu. ”Üst katta biraderin kızları Ceren, Saadet ve olmasa halimi köpekler yemez.” diye geçirdi  içinden.  Adamın yüreğine yine sıkıntı basmıştı; üşenmeden kalkıp mutfak duvarında asık olan takvime baktı. İki gün sonra bayramdı. Oğlu, gelini ve torununu henüz yolcu etmişti . Artık eskisi gibi enerjik değildi. Kendini dinledi ruhen yorgundu. Gelen bayram onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu aslında. Salt telaş, isteksiz ağırlamalar ikramlar ve geleneklerin tutucu girdabında yeni bir bungunluk; nefesi tıkanır gibi oldu. Sağ eliyle yüreğini bastırıp rahat soluk almaya, kendini toparlamaya çalıştı. “Hani o içimde taşıdığım çocuk sevincim. “ dedi yutkunarak; boğazı kurumuştu.

Gerçekte bayramlar çocuklar içindi. Bayram konusunda kime sorsanız:  “Ah o eski bayramlar.” deyip hemen çocukluğuna gider ve heyecanla o zamana ilişkin tatlı anılarını anlatırdı. Onda ise, bayramlara ilişkin anıları farklı çağrışım yapar. Oysa güzel şeyler de yaşamıştı. Ne ki, hatırladığı hep o iki olumsuz olay her şeyin üstüne çıkıyordu. Birincisi şöyleydi: köylerindeki Ziraat Kooperatif müdürü Kara Abdullah’ın Erzan’ın kadife pantolonu vardı. O da “Aynısından isterim de isterim.” diye annesine tutturunca, kadının  –köyün pazarı perşembeye denk geldiği için- kumaşını alıp alel acele diktiği o ünlü vişne çürüğü kadife pantolon hikayesi: ah neler gelmişti başına.  Oğlan erkenden babasını namaz dönüşü karşılamaya çıkmıştı ve üzerinde yeni dikilen pantolonu vardı. Köylüler aynı saatlerde sığırlarını, keçi ve koyunları toplanma yerlerine götürmek için sokağa salıyordu. O saatlerde yollar üzeri buharlaşan hayvan tezeğiyle dolardı. Tezeklerin üzerinden atlayarak camiye doğru koşmaya çalışan dikkatsiz oğlan,  yaş bir tezeğin üzerine öyle bir düştü ki, güzelim vişne çürüğü kadife pantolon  bir anda renk değiştirir. Çocuk eli yüzü kir içinde ağlaya ağlaya eve döndü;  o gün bir daha da dışarıya çıkamadı. Hem bayram hem de o güzelim bayram sevinci berbat olmuştu.

İkincisine gelince:

Olay bu kez ramazan bayramına rastlıyordu. Babası kendisi için güzel bir iskarpin almıştı. Oğlan arife gecesi sabaha kadar bu yeni ayakkabılarla yattı. Sabah kahvaltıdan sonra ayakkabılarını giyip o haşırı çocuk hemen dışarı fırladı; amacı arkadaşlarına babasının kendisi için aldığı yeni ayakkabılarını göstermekti. Aynı gece aralıksız yağmur yağmıştı; gübrelikler, küçük su kanalları yağmur suyuyla doluydu. Fakat aynı zamanda köyün altından çok yağmur yağdığında taşan Ilgın Çay da akmaktaydı. Mahalledeki diğer arkadaşları ‘Ali Rıza’, Çakır Ahmet ve Sığırtmaç Ruşit’in oğlu ‘Abdülrahim’ ile birlikte Çay’a koşarlar. Deli deli akan suların arasından taşların üzerine basa atlaya oradan oraya neşe içinde oynayarak sıçrarlardı. Oğlan kıyıya yaklaştığı bir sırada öyle bir zıpladı ki, ayağından fırlayan ayakkabının teki akıntıya kapılarak suda kayboldu. Bizim oğlan eve tek ayakkabıyla dönmek zorunda kaldı tabi. Oysa döndüğünde onu iyi bir dayağın beklediğini de çok iyi biliyordu.

Gülümseyerek okuduğu notlarını bir eliyle kıyıya iten adam dingin bedenini oturduğu koltuğa bırakıp gözlerini kapadı; uyku onu esir almıştı sanki. Beyninde aralıksız köşe kapmaca oynayan o renkli renksiz, kimi zaman gülümseten kimi sol yanına sızı veren bayram anıları çok uzağındaydı şimdi. Yarınki bayram yaşlı adamın umurunda bile değildi artık.

Bayramlar salt çocuklar için bir anlam ifade edebilirdi sadece, yaşlı adam için değil…

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın