Öykü

Ayşe Sevinç Sivri ve Bir Öykü

BOYACI  ÇOCUK

Elinde boya sandığı, ağzında bir türkü kendine bir yer bulma derdindeydi Küçük İbrahim. Umutlarını küle basmıştı. Dağ olsa önünde duramayacak güçteydi sanki. Gözleri dudaklarından önce gülümserdi. Yıldızlar saçıyordu bakışları. Kıvrak kedi edasıyla davranıp, sandığına boş bir yer hemen bulurdu. Bir de bir kaç ayakkabı boyarsa, evine kelebek kanatlarına benzeyen naif kolları ve çalı gibi bacaklarıyla seke seke ekmek götürürdü. Ve çekirge gibi annesinin kucağına zıplardı. Annesi ona yemek hazırlardı. Yemek yiyip hemen çantasını alır okula koşardı.

Pamuk annesi onu beklerdi evde. Saçları bembeyaz yün gibi ağarmıştı annesi. O nedenle bu isim çok yakışıyordu ona. Evlerinde ikisi yaşıyordu. Babasının 1 yaşındayken trafik kazasında öldüğünü bir süre önce anlatmıştı kadın ona. Oğlan, şimdi ise 10 yaşındaydı.

İbrahim boya sandığını yerine oturtmuş, gökkuşağını andıran renkli kutuları önüne dizmişti. Onlara bakarak hayallere dalmıştı ki, takım elbiseli bir adam yaklaştı yanına.

-Boyayalım abi.

-Evet ama sakın kötü olmasın, parlasın, dedi dev cüsseli adam. Bakışları o kadar merhametten yoksundu ki, bir an ürperen İbrahim hemen kendini toparladı.

-Hemen abi. Der demez, işine koyuldu. Önce özenle ayakkabıların tozlarını aldı. Fırça çekerek siyah kral boyacı boyasını çıkardı, özenle süngeri boyaya batırıp sürmeye başladı. Ayakkabıya son bir fırça attıktan sonra kadife çekti. En sonunda badem yağını da sürdüğünde güneşle birlikte pırıl pırıl parlıyordu ayakkabı.

Çocuk, elinden geleni yapmıştı yapmasına ama bir türlü mutlu edemedi adamı. -Sirke satıyordu adamın suratı- diye içinden geçirdi.

-Beceriksiz, hiç de istediğim gibi olmadı!. deyip 1 tl uzattı kendisine.

-Abi 5 tl ver bari, dedi, ama nafile.

Çocuk adamın gözlerinin içine baktı ve sustu. Oysa içinde ne fırtınalar kopmuştu. Büyük ağaçları yerle bir etmişti kasırga. Ne kadar güçlüyüm dese de bu durumlara alışamamıştı küçük İbrahim . Göz pınarları doldu. Aslında hiç başkasının yanında ağlamazdı. -Erkek dediğin ağlamaz-  derdi hep annesi ona.   Kulaklarını tıkadı bir süre dışardaki seslere. İçindeki çığlık susmalıydı. Üstüne yıkılan gökyüzü yerine gelmeliydi. Şimdi ekmek alabilmek için birine daha ihtiyacı vardı.

Hep çalışmak zorunda kalmıştı küçük boyacı. Kaderimiz buymuş demişti annesi. Birçok engelle karşılaşmışlardı ve yorgundu, ama çalışmalıydı. Bu düzene ayak uyduramadığını düşünürdü bazen ama direnmeliydi. Ne pahasına olursa olsun, direnmeliydi.

Düşüncelerini evlerine yakın bir yerdeki selvi ağacına anlatırdı hep. Yoldaş, arkadaştı ikisi. Onunla yapılan sohbetler doyumsuzdu. Leyleklere bakar üstüne çıkar yeryüzünü turlar her seferinde ve iç çekiştirir, sonra ağacın altına yeniden gelir otururdu. Düşünürdü, hep ne yapmalıyım diye düşünür ve okurdu. Bıkmadan usanmadan, eline ne geçerse büyük bir merakla okurdu.

Eve gittiğinde annesini öper, aldığı ekmeği verir ne Allah verdiyse yerlerdi. Sonra da, çantasını aldığı gibi okula koştururdu.

Kafasının içinde hep aynı söz dolanıp duruyordu. ‘ beceriksizsin’.. Kangrene dönüşmeye başlayan umutla yeniden yaşamın kenarına tutunmuştu.

Kararını vermiştir artık. Gökyüzünde uçan kuşlar, yolda yürüdüğü kaldırım taşları ve boya sandığı şahit olsun ki başaracaktı. Savaşı en az hasarla atlatıp yaralarını saracak, kibrin ne demek olduğunu herkese gösterecekti.

O küçük boyacı çocuğun yaşamı yılları yıllara bağlayarak işte böyle geçiyordu. Ne var ki hiçbir zorluk İbrahim’i düşlerini terk etmeye zorlayamazdı. O, kararlıydı çünkü. Hayatı kazanmak için her bedeli ödemeye hazırdı, buna kendini iyice inandırmıştı.

Çalıştı, çok çalıştı İbrahim. Annesi oğlum dinlen artık, dağlar kuşlar uyuyor sen hala uyumuyorsun dese de dinlemedi. Fidan ağaca dönüşmüş, meyve vermişti işte. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite derken, avukat olmuştu artık.

Hiç unutmuyordu; diplomasını alıp eve döndüğünde,  annesine kocaman öpücük verdi, sarıldı ve kaldırıp üç dört tur attırdı etrafında. Kadıncağız: Oğlum yaşlandım artık, başımı döndürme desede, dinlemedi.

Anne, çocuğuyla yalnız yaşama kararı aldığında çok kaygılıydı elbet, mutlaka başarmalıyım demişti. Onu doğanın tüm zerafetleriyle yetiştirecekti. Kokladığı çiçeği kopartmamayı öğretecekti, gördüğü canlılarla içsel konuşmalar yaparak büyütecekti. Köpeğin aç oluşunu bilecekti mesela ya da kedinin suya ihtiyacı olduğunu. Kanadı kırılmış tüm canlıların elinden tutup yeniden yaşama umudu sağlamayı başaracaktı. Çalışacaktı elbet çok da yorulacaktı zaman zaman ama boyun eğmemeyi bilecekti. Ne olursa olsun başını öne eğmeyecekti, eğdirmeyecekti. Olmuştu işte başarmıştı, başarmışlardı. Artık diyordu içindeki ses, ölsen de gam yemezsin

Aradan çok geçmeden annesinin yorgun bedeni artık yaşama tamam demişti. Sicim gibi yaşlar döken gözlerindeki yaşı elini zar zor kaldırarak sildi oğlunun. Biriciğim, artık ben dinlenmeliyim. Bu dünyada ki ömrümü sanıyorum tamamladım. Hep dimdik ol bir kavak ağacı gibi. Yeri geldiğinde bir selvi gibi olmasını da bil; ki, zaten bunu bildiğini görüyorum. Beni affet. Her şeyi senin için yaptım. Yatağımın altında küçük bir sandık var. Ben dönülmez yolculuğuma çıktığımda okursun, dedi. İbrahim dikkatlice dinlemeye çalışsa da yüreği yırtılıp atılmış kağıt parçası gibiydi. Birdenbire ortalık karardı, soğuktan bir yel esip geçti yanağını. …

Annesini dönülmez yolculuğuna uğurladı İbrahim. Artık gerçekten büyüdüğünü hissetmeye başlamıştı. Annesini toprağa sunmuş ve çiçeklerle süslemişti üstünü. Binlerce şükranlarını sunarak. Bağrında oturmuş kocaman yumruyla kalbinin arasındaki yolda gidip geldi.

Annesinin yokluğu ağır gelmişti ona. Aradan bir hafta geçmiş ve artık geri gelmeyeceğini ancak idrak etmeye başlamıştı. Annesinin ölmek üzere söyledikleri geldi aklına. Yatağının altına bakmalıydı. Tazı hızıyla fırladı yatağın önüne. Elini uzattı ve tahta küçük sandığı çekti. İçini açtığında bir zarf gördü. Üstünde beni affet biriciğim yazıyordu. Gözleri ağlamaklı, elleri titrek açtı zarfın içini.

Mektupta şunlar yazıyordu:

Oğlum, bazı gerçekleri şimdi bilmelisin artık. Seninle yeni yaşam alanları oluşturduk,beraber atlattık kötülükleri ve zorlukları. Ben senin hiçbir zaman kötü olmanı istemedim. Yağan yağmura karşı şemsiye olmaya , rüzgarlara karşı duvar gibi siper etmeye çalıştım gövdemi. Gözlerine bakınca sımsıcak güneş doğsun günlerime istedim. Ve ısıtalım canlıları yaşamımız boyunca. Ellerimizi bırakmadan yürüyelim, çılgınca koşalım gerektiğinde. Ağlayalım beraber ama kimseye göstermeyelim istedim. Yani hep sevelim sevgiyle başa çıkalabiliriz zor durumlardan diye düşündüm çünkü. Ben sana hep doğru olmayı öğretmeye çalıştım. Biliyorum hayal kırıklığına uğratacağım seni ama bunu bilmelisin artık. diye devam ediyordu mektup.

Babası trafik kazasında ölmemişti. Annesi İbrahim 3 yaşındayken ayrılmıştı babasından. Evliliğin ilk yılında birbirini çok seven saygı duyan ikiliydiler. Ne olduysa babası çok para kazanmaya başladığında olmuştu. Çok zengindi ama bir o kadar kibirli. İnsanlar kendisine hizmet etmek için varlardı sanki. Sürekli emir kipiyle konuşur, küfürler savururdu. Ve bu duruma fazla dayanamamış, her şeyi bırakıp, çocuğunu alıp çıkmıştı evden. Ne o bizi aradı nede ben onu. diyordu.

Oğlan, şaşkın,ağlamaklı ne yapacağını bilmez bir halde devam etti okumaya.

Sana şöyle anlatayım. Yıllar önce ağlamaklı eve gelmiştin hatırlıyor musun? O gün sen boya yaparken seni izliyordum uzaktan. Eve geldiğinde zorla konuşturmuştum seni. ‘Beceriksizsin’ demişti hani birisi sana. Senin baban işte o adamdı evladım. Ama ne o seni tanıdı ne de sen onu tanıyabildin. Eve geldiğindeki halini hatırladıkça, seni alıp gitme konusunda  ne kadar doğru karar verdiğimi düşündüm. Affet beni oğlum.  Bilmiyorum bu davranışım ne kadar doğruydu, ama seni kötü insan olmaktan koruduğumu sanıyorum yavrum.  Beni affet evladım! Seni gittiğim yerde de sevmeye devam edeceğim.

Ne yapmalıydı, ne demeliydi, kızmalı mıydı annesine ya da babasının hiç aramamasına içerlemelimiydi bilmiyordu. Dizlerinin üstüne çökmüş ne düşüneceğini bilmez halde, hala elindeki kağıda bakıyordu.

Onu tek anlayan, dinleyen selvi arkadaşının yanında buldu kendini.Hava kararmıştı. Anlattı, anlattı, anlattı, ağladı durmadan. Bir süre ağacın altında uyuyakalmıştı.  

Sonra kalktı ayağa, gözlerini yıldızlara dikti ve kollarını yukarı kaldırarak bağırdı.

-SENİ ÇOK SEVİYORUM ONURLU KADIN! ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM BENİ DE YAŞAMINA DAHİL ETTİĞİN İÇİN….

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın