Edebiyat

AYTEN MUTLU/ Deneme

80 MAĞARALARINDA ŞİİR VE ŞAİR

 KADIN/ AYTEN MUTLU/ Deneme

GÜNÜMÜZ TÜRK KADIN ŞİİRİNE TEMATİK BİR YAKLAŞIM

Yıllar, rezil ve haşin maskelerle
Tek sıra derin kol gelip geçiyor
Hiç biri korkumu hak etmiyor yine de
Ve gülümsememden tam kaçamıyor.

Edna St. Vincent Millay

            80’li yılların şiirinde kadın varlığına değinmeden önce, son zamanlarda haldır huldur tartışılan, karalanan, savunulan, yani edebiyat gündemini hayli meşgul eden bu dönem şiirinin neliği hakkında birkaç söz etmek gerek diye düşünüyorum. Çünkü, nasıl ki şiir de şair de içinde yaşadığı toplumun siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan bağımsız var değilse, son derece yanlış ve de maksatlı bir biçimde “Kadın şair/Şair kadın” yaftası yapıştırılarak, salt cinsiyet bazında ele alınıp, bir çuvala tıkılıveren şair kesimi de, uzayda yaşamadığına göre, bu koşullardan etkilenerek üretmiştir şiirini bu dönemde de.

Toplumsal arenada ciddi bir kırılmanın yaşandığı 80’li yıllarda bu kırılmanın etkileri, her alanda olduğu gibi şiirde de değişim ve dönüşümlerin başlamasına neden oldu.

İnsani hiçbir olguda dönemler birdenbire başlamaz, aniden sona ermezler. İçlerinde önceyi taşır ve kendisinden sonraya da geçişirler. 80 şiirinde de böyle oldu. 70’li yıllarda sokağın çağrısıyla kendini meydanlarda, alanlarda bulan ve dönemin gereksinimleri doğrultusunda sloganlar üreten, çığlıklar atan şiir ve şair, birdenbire kendisini ağır bir baskı ve susku ortamında buldu. Doğal ki 70’li yılların şiiri, şiirde yeni arayışları da besleyip büyüten bir şiirdi aynı zamanda. Daralmıştı ve soluk almakta zorlanıyordu.  Kanımca 80 darbesi bu arayışların somuta taşınması için gerekli zemini hazırlayarak, süreci hızlandıran bir etki yaratmıştır sadece. Bu anlamda şiirimizdeki bu sorgulama sürecini başlatan salt 80’li yıllarda dayatılan yalnızlaştırma politikaları değildir. Sokakların kapatılması şaire düşünme zamanı bıraktı. Evet şairler ayrı ayrı kovukları olan 80 mağarasının ıssız uzamında soluklanma ve ne yapıp yapmadığını sorgulama fırsatı veren bir zamana sahip oldu ister istemez.

Ayrı kovuklardaki yalnızlık ortamı şairlere, kimliklerini, şiirin neliğini ve günün şiirinde nelerin eksik olduğunu sorgulamaya başladılar. Bu durum her şairin kendi şiirini ayrı bir biçimde üretmesine yol açtı. Bu nedenle 80 şiirini ortak bir eksene oturtmak güç olsa da, bu şiiri bir bütünselliği oluşturan parçalar şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. 70’li yıllarda, varolan şiir geleneğine karşı, dillendirilmemiş bir reddiye bile yaşamış olan şair, geleneği yeniden keşfetti. Gelenekle yaşadığı hesaplaşma, 80’li yıllarda yazılan şiirin geleneği sorgulayan, araştıran ve ona sahip çıkan bir konuma getirdi. Bu dönemde, şiirini daha önce oluşturmuş kimi şairler de 80’li yıllarda şiire başlayan şairlerle beraber, imgeci bir şiirde buluştular.Bir kaç kuşak iç içe üretti şiirlerini. Önceki dönemlerin birçok şairi de asıl verimliliğine bu dönemde ulaştı. Belirgin olan başka bir husus ise, eski şiiri, daha önceki şairleri gündemde tutma çabası oldu.

Şiirin, dilin ve poetikanın önemini kavrayan şairler arasında, bir uzlaşma olmasa bile, bir arada olmayı kabullenme  dönemi başladı. Böylece ayrı ideolojilere ve politik görüşlere sahip şairlerin ürünleri aynı dergilerde görünmeye başladı.

Bu dönem pek çok bakımdan şiirde bir değişimi vurgular. İmge şiirde hak ettiği yere oturmuştur. Değindiğimiz gibi her şairin kendi şiirini kendine özgü bir şekilde oluşturduğu bu dönemde, pek çok şiir tarzı bir arada görüldü.

Bu arayış döneminde yenilginin hazzını keşfeden şairler, şiirlerine acının, yenilginin aşkın hallerini imgesel bir dille yerleştirdiler. Genellikle haykıran değil, içindeki sesi dışa vuran bir söylem tarzı oluşturdular. Dizeyi, şiirde kurguyu ve  derin yapıyı önemseyen şiirler yazıldı.Söylenenin aksine, bireyi eksen alan şiirlerin çoğunun arka planında sezilen dönemin toplumsal acılarıydı. Bu saptamalarımız daha önce şiirini olgunlaştırıp 80’li yıllarda şiirini sürdüren ya da bu yıllarda şiir ortamında görünmeye başlayan şair kadınların yazdığı şiirlerin de özellikleridir.

80 darbesi ardından yaşanan acılardan kadınlar da nasibini aldı. Pek çoğumuzun anımsamak bile istemediği karabasan günlerinin ardından 70’li yıllarda siyasal yaşamda erkeklerin yanında ya da patriyarkal anlayışın -ne yazık ki- sürdüğü sol çevrelerde de (mecburen) hemen ardında yer almasına karşın, kadın işi sayılan her türlü hizmetin zorunlu yada gönüllü işçileri olan kadınlar, darbenin ardından, gerek hapishanelerde, gerekse zor yaşam koşulları içindeki onurlu duruş ve direnişleriyle, hiç de erkekten aşağı kalmadıklarını gösterdiler.  Kadınların böylesine yiğitçe duruş ve tutumlarını hayret ve hayranlıkla izlediklerini söyleyen sol kesimden kimi erkeklerin nasıl günah çıkardıklarını anımsıyorum.

Ortaokul yıllarında başlayan yazma serüvenimin hangi nedenlerle kesintiye uğradığından söz etmeyeceğim. Sadece şunu söylemem gerek; 70’li yıllarda bir üniversite öğrencisiydim İstanbul’da. O sıcak günlerde sokaklardan vakit bulduğumuzda Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmed Arif gibi şairleri okur, her nedense İkinci Yeni şairlerini pek hafifserdik.

Benim de pek çok şair gibi, 80 sonrasında  şiir hakkında düşünmeye başlayıp, “Hay Allah!, neden daha önce okumamışım bu şairi” diye hayıflandığım günlerin başladığını söylemekle yetineceğim. Şiire hevesli her kadın gibi, sanki doğallıkla şair kadınların yazdıklarının peşine düştüğümü de anımsıyorum. Hep kendime sormuşumdur, neden bu kadar az, şiir yazan kadın? diye. Hoş bu sorunun yanıtını çok önceleri kendime vermiş olmam gerekirdi. Ama bana bu anlamda ufuk açan da 80 sonrası, örgütsüz kalan sol tandanslı kadın arkadaşlar ve kendilerini  Feminist olarak adlandıran kadınlarla birlikte uzun çalışmalar ve de çatışmalar sonucu gerçekleştirdiğimiz I. Kadın Kurultayının hazırlık aşamalarında kadın kavramına ciddiyetle eğildiğim süreç olmuştur.

80 sonrası şair kadınlara değinmeden önce, şu saptamayı yapmam gerek;

Osmanlı Şiir geleneği içersinde kendini ifade etmiş büyükannelerimizden bu yana

Türk kadın şiirinde değişen pek çok şey var. Özellikle 80 sonrası, kadının Türk şiirindeki

varlığı,  her ne kadar, şiir gündemini oluşturup belirleyecek ölçüde olmasa da, gerek söylem biçimi, imge yapısı ve gerekse tematik olarak, modern şiirin bahçesinde yerini almış durumda. Susmanın, susturulmanın derinlerinde bekleyen sözcükler, ta ilk çağlarda olduğu gibi bugün de, şiirin yoğun düzleminde insan ruhunun kadına yansıyan da akıyor  ve belki de biraz farklı ama derin yapısıyla yeni sorulara yeni yanıtlara sürüklüyor şiiri.

            Zeynep Hanım’lardan, Mihri Hatun’lardan, Şükufe Nihal’lerden bu yana değişen ne peki?

Her şeyden önce, kadın şiiri artık daha cesur, sakınmasız ve atak ülkemizde yazılan şiirde. Yazmasına izin verileni, kabul görmüş, bir anlamda dayatılmış normları, imge düzlemini,değil, kendi yazmak istediğini yazıyor kadın artık. Bu süreç kuşkusuz 80’lerden çok önce başlamıştı. Sevdiği adamın adını şiirlerinde anmaktan çekinmeyen 15. yüzyıl şair kadını Mihri Hatun’dan, alışılmış kalıplara göre oluşturduğu Divanın kenarlarına çıkmalar yaparak, kendi özgün söylemiyle yeniden yazan ve bu nedenle alay konusu olan 18, yüzyıl Divan şairi Fitnat Hanım şu anda aklıma ilk gelenler.

            Ama özellikle 80 sonrası süreçte başlayan şair kadınların şiirdeki etkinliği 90’lı yıllarda artarak sürdü. 2000’li yıllarda ise pek çok genç kadın şiirle uğraşıyor. Hem de şiiri sorgulayıp, ne olduğuna kafa yorarak.

Cemal Süreya, bu konuya yıllar önce şöyle değinmiş; “Kadınlarla şiir arasındaki mesafe, genç kuşakta biraz kapanır gibi oldu. Bizim kuşakta şair kadına pek rastlanmıyordu.” 80.li yıllarda bunu söyleyen Cemal Süreya, 2000’li yıllarda yaşıyor olsaydı, mesafenin daha da kapandığını ifade edecekti kuşkusuz. Çünkü 80’li yıllar, 90’lı yıllar…  gerçekten arenada dişe diş şiir yazan, üstelik de varolan şiir anlayışının içinde kendine özgün sesiyle yer açan pek çok şair kadın yetiştirdi.

Ne kadar eksiği olur, bilemiyorum, ama yine de şiirlerine ve yaşam öykülerine ulaşabildiğim kadarıyla periyot içinde varlığını duyuran şair kadınlara değinmek gerek diye düşünüyorum. Yanlış saptamalar , eksiklikler olacaktır kuşkusuz. Sanırım doğru saptamaları eleştirmenlerden, araştırmacılardan ve her ne kadar günümüz şiir ortamına pek ilgi göstermeseler de akademisyenlerden beklemek hakkımız.

60’lı yıllarda şiir ortamında görülen şair kadınlar sayıca az olsalar da güçlü şiirler ürettiler, üretiyorlar, 70’li yıllar için de geçerli bu durum. O nedenle, yıllar bazında bir sıralama

yapmaya çalışırsak;

60’lı yıllar için ilk aklıma gelenler; Türkan İldeniz, Gülten Akın, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar…            

70’li yıllar; Arife Kalender, Oya Uysal, Neşe Yaşin, Nur Saka.

80’li yıllar; Leyla Şahin, Seval Esaslı, Nilgün Polat, Nilgün Marmara, Gülseli İnal, Gülsüm Cengiz, Lale Müldür,Birhan Keskin, Naime Erlaçin, Nur Bulum, Elif Su Alkan, Perihan Mağden, Yeşim Ağaoğlu,İnci Asena, Zerrin Taşpınar, Ayten Mutlu.,,

90’lı yıllar;Suna Aras, Zeynep Uzunbay, Betül Tarıman, Selma Ağabeyoğlu, Arzu K, Ayçiçek,  Nilay Özer, Nesrin Özyaycı, Bejan Matur, Çiğdem Sezer, Didem Madak, Gülcihan Atalay, Özlem Sezer, Özlem Tezcan Dertsiz, İncilay,Türkan Yeşilyurt, Yelda Karataş,Faize Özdemirciler,Elif,Zeynep Kurada…

2000’li yıllar: Derya Önder, Eren Aysan, Zeynep Köylü, Gonca Özmen, Nurduran Duman, S, Aylin Antmen, Semra Canbulat, Deniz Durukan, Emel Güz, Elif Sofya, Emel İrtem, Serap Erdoğan, Hayriye Ersöz, Gülce Başer, Elif Sofya, Yaprak Öz, Fatma Nur, Gülümser Çankaya, Hilal Karahan, Şükran Aydın, Hayriye Ünal, …ve daha aklıma gelmeyen nice genç şair…

Görüldüğü gibi, gerek nicel, gerekse nitel anlamda giderek artan bir şekilde kadın, şiir dünyasına varlığını duyuruyor.  Bu şairlerin tümü de birbirinden son derece farklı şiirler yazıyor. Ancak,  benzer kaygıları ve kesişen temalar kullanıyorlar. Yine de, kadınların şiiri, kadın şiiri gibi bir yaklaşımın çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü şair şiirini yaşadığı hayattan, kendini saran çevreden çıkarır biraz da. Sokaktaki yaşamın dışında büyütülen, kendisine yemek ve ütü yapmanın, bulaşık yıkamanın öğretildiği bir birey, şiirinde yaşam alışkanlıklarının yansımasını da koyacaktır kuşkusuz. Kendi kişisel varlığına yerleştirmiş edilgenlik ve yatıştırıcılık değerleriyle büyütülen kadınlar için başka bir tuzak daha vardır. Kadın, hem yakın çevresi tarafından dışlanmakta hem de egemen  güçlerin beklentilerine ters düşmektedir. Bu da acı çekmesine neden olur. Çünkü kendisinden asıl beklenen, hep erkek işi olarak nitelendirilmiş olan yazın alanına burnunu sokmak değil, var olanla koşulsuz uzlaşmadır. Dayatılan koşullarda kadının özel yaşamını da  kesintiye uğratan ve şaire ters düşen yasalara tabi olan bu dünyada kadının işi gerçekten zordur ve pek çok özveriyi gerektirir.

Ama kadınlar vardılar bu alanda ve varlar. Kendi içsel dünyasıyla olduğu kadar dış dünyada olup bitenler de onların şiirinin ilgi alanında. Halepçe katliamından açlık grevlerine, Maden işçilerinden sokak çocuklarına, cinsel yaşamdan ruhsal derinliğin sorgulanmasına  dek geniş bir yelpazede üretiyorlar temalarını.

Üstelik, kadın/insanın yazdığı şiirde, kadın olma hallerinin de sorgulandığı, tematik bir ulanma, bir zenginlik de söz konusu.  Bu açıdan bakıldığında, çoğu şair kadının işlediği, ya da en azından değindiği ortak birtakım temalar var. Özellikle 90’lı yıllardan sonra şiirde varlığını duyuran kadınların bu hesaplaşmayı sıklıkla şiirlerine taşıdıkları görülüyor. Bu temalar, değindiğimiz gibi, yeni bir içerik, farklı bir zenginlik katıyor, şiirin uzayını genişletiyor bana göre.

            Nedir bunlar, Kabataslak bir araştırma sonucu tespit edebildiklerim şöyle;

Kadınlık durumunun sorgulanması.

Bekaret ve zar olgusu

Çocuk doğurma ve çocuk teması

Aşk ve cinsellik

Özellikle de anne ve baba imgesi.

            Ben anne ve babayla hesaplaşmadan bir yetişkin olunamayacağını düşünmüşümdür hep. Belki de günümüz şair kadını, kendi kimliğini var etmeye çalışırken, girdiği arayışta, bu hesaplaşmayı yapıyor ve bu şiire de yansıyor doğallıkla.

Çünkü kadın yazın alanında kendine yalnızca kimlik gelişiminin önüne dikilen ve onun kendisine öğretilmiş kimliklerle yaşamasını dayatan her kimse ve neyse yadsıma yoluyla kimlik yaratabilmektedir ancak.

Erkeklerin egemenliği ele geçirdiği zamanlardan bu zamanlara kadar kadın, entelektüel kapasitesini artıracak, yetilerini geliştirecek eğitim, bilgi, görgü gibi olanaklardan çok kısıtlı şekilde yararlandırılarak erkek karşısındaki şansı pek çok alanda neredeyse sıfırlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak Kadın’ın “azlığı” yalnızca şiir alanında değil her alanda kendini hissettirmiştir. Ama bunun hep böyle sürmeyeceği ise çok açık.

Bu konuda birçok yazı yazdım, yazıyoruz. Belki görüngünün altındaki hakikatin perdesini biraz olsun arayabiliriz diye, şiir yazan kadınları bir çuvala doldurup rafa kaldıran zihniyete karşı. Ama ne gezer… eski hamam, eski tas. Belki erkek şairler artık yüzümüze söylemiyorlar “kadından şair olmaz” diye. Ama şiir yazan kadınları yok sayıyorlar. Yazılarında, inceleme ve araştırmalarında bizler yokmuşuz gibi davranıyorlar. Olsun! Su akar ve sonunda, tarihsel süreçte hep yoksanan  pek çok şair kadın gibi, ya yeraltında kaybolur gider ya da bir yerlerdeki denize ulaşmayı başarır.

AYTEN MUTLU

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın