Edebiyat

Ayten Mutlu/ Deneme

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE BİR ŞİİR FESTİVALİ

2010 ocak ayında Irak’taki bir şiir festivaline katılmamı rica eden bir davet mektubu aldığımda, önce şaşırdım ama bir o kadar da heyecanlandım. Sonra da kara kara düşünmeye başladım. Halen Amerikan işgali altında olan Irak’tan yıllardır bize yansıyanlar hiç de iç açıcı değildi. Gün geçmiyordu ki, halkın içinde patlatılan bombalar, havaya uçan insanlar, araçlar, gece ışık demetleriyle ölüm saçan füzeler, kan, gözyaşı ve kapıları kırılıp evlerinde acımasızca kurşuna dizilen, hapishanelerde yabancı askerler tarafından işkence gören insanlar ekranlara yansımasın.

Kısa bir kararsızlık anından sonra daveti kabul etmeye karar verdim. Şiir her yerdeydi ve ben gidip savaşın bağrında filizlenen şiiri arayıp bulmalıydım. Davetli olduğum Al Marbed Şiir festivalinin, Saddam zamanında, 1980’li yıllardan itibaren gerçekleştirilmiş olan, ulusal boyutta, gelenekselleşmiş bir etkinlik olduğunu, etkinliğe ilk kez uluslar arası bir boyut kazandırma çabası içinde olduklarını öğrendiğimde isteğim daha da arttı.

Mart 2010’da Fransa Bordeaux’daki coşkulu ve verimli Festival günlerinden sonra, sabahın erken saatlerinde başladığım yolculuk, hava alanlarında ve uçaklarda geçen yaklaşık 18 saatin sonunda Bağdat hava alanında son buldu. İstanbul’dan gece saat 3’te hareket eden uçağa bindiğimde tek isteğim bir iki saat bile olsa uyuyabilmekti. Ama bu mümkün olmadı. Çünkü uçakta yerimi bulmaya çalışırken, hiç tanımadığım biri dikkatle yüzüme baktı ve bozuk bir İngilizce ile, Ayten Mutlu olup olmadığımı sordu. Ben “evet” diye yanıtladım. “Ama siz nereden tanıyorsunuz beni?” “İnternetteki fotoğraflarınızdan, gelmeden önce baktım.” diyen, daha sonra dünya tatlısı bir insan olduğunu gördüğüm. Sicilya’lı şair Alberto Masala idi. Masala, aynı uçakta bulunan festival davetlisi şairlerle beni birer birer tanıştırdıktan sonra, yerini değiştirerek yanıma oturdu. Uçak Bağdat’a varıncaya kadar, ülkelerimizden ve şiirden konuştuk.

Bağdat havaalanında bir gün önce Bağdat’a gelmiş olan şairlerin yanı sıra.. Irak Kültür Bakanlığı’nın kültürel ilişkiler Genel Müdürü Aqeel Mindlawi ve kalabalık bir grup tarafından karşılandık. Mihmandar olarak her türlü gereksinimiz için koşuşturan Mudhafar el-Rubaie de karşılayanlar arasındaydı. Bu arada Türkmenler tarafından davet edildiklerini öğrendiğim, Osman Çeviksoy, Fatih Sahir, Necdet Karasevda, Imdat Avşar, ve Ali Akbaş’la karşılaşmak da benim için güzel bir sürpriz oldu. Diğer katılımcılar arasında; Jack Hirschman (ABD) ve Agneta Falk (ABD), Eric Sarner (Fransız şair ve film yapımcısı şimdi Uruguay’da Montevideo’da yaşıyor), İspanyol Maurilio de Miguel (şair, yazar ve gazeteci del Mundo’da) ve Angel Petisme (ünlü şarkıcı-söz yazarı hem de şair), Danimarka’dan aktör Kristen Bjornkeer, Sejer Andersen ve Kristen Bjornkjiflr ; Suriye’den Al-Safadi ; İspanya’dan Maurilio de Miguel, İtalya’dan,Anna Lombardo ve Alberto Masala; Fas’dan Kamal Akhlaki kalabalık bir Iraklı şair grubu vardı.

Vize işlemlerinden sonra, Basra uçağının hareket saatini beklemeye başladık. Hareket saati geldiği halde, beklenen üst düzey yöneticilerin gecikmesi yüzünden uçağı kaçırdığımızı öğrendim. Heyet gelir gelmez, tanışma faslından sonra başlayan bezdirici arama taramalarda epey sıkıntı yaşadıktan sonra bizim için kiralanan özel uçakla Basra’ya hareket ettik. Sabahın yedisinde vardığımız Bağdat’tan ancak öğleden sonra saat üç gibi Basra’ya hareket edebilmiştik. Böylece Basra’ya varışımız ve yine saatler süren havaalanı kontrolleri ve bizi havaalanından alan ve bütün camlarında ürkütücü kurşun delikleri olan otobüs Kültür Bakanlığı’na ait resmi bir araç olmasına rağmen yolda neredeyse her yüz metrede bir durdurulup yeniden ve yeniden açılan valizler, üst baş aramaları yüzünden eskortlar eşliğinde otele vardığımızda akşamın altısı olmuştu. Ve ben yaklaşık iki gündür süren uykusuzluk ve uzun uçak yolculukları yüzünden hayli yorgundum.

Her tarafına, belki de insanların gözlerine bile sinmiş hissi uyandıran tanımsız bir tozun kapladığı Basra’da güzel otelde yerlerimiz ayrılmıştı. Güvenlik her yerde görülebiliyordu. Ertesi gün yine kalaşnikoflu eskortlar eşliğinde otobüsle, etkinliklerin yapılacağı tiyatro salonuna gittik. Bizi tiyatroda, kalabalık bir Irak’lı şairler grubu ve şarkılar söyleyen çocuklar karşıladı. Her tarafta bir şenlik havası esiyordu.

Hükümet yetkililerinin ve Basra ve Bağdat’ın yazarların sendika temsilcilerinin açılış konuşmalarının ardından, Irak’lı şairler şiirler okumaya başladı. Daha sonra Jack Hirschman çok sıcak ve coşkulu bir konuşma yaparak, dünya şairlerinin Irak halkı ile dayanışma içinde olduğunu vurgulayan bildirisini okudu. Bu arada her bir konuğa tahsis edilmiş olan korumalar gözlerini kırpmadan her hareketimizi izliyordu. Ne zaman yerimden kalksam hemen nereye gittiğim soruluyor, konferans salonun açıldığı geniş salonda yer alan resim sergisini bile yanımda bir korumayla dolaşabildiğim gibi tuvalete bile yine bir hanım koruma eşliğinde gidebiliyordum. Festivalin ilk günü benim için asıl sürpriz, kuzey Irak’tan gelen Türkmen soydaşlarımızla karşılaşmak oldu. Türkmen milletvekili Fevzi Ekrem Terzi’nin özel olarak gelmiş olması beni ayrıca çok mutlu etti. Soydaşlarımız bize çıkardıkları edebiyat dergilerini ve yayımlanmış kitaplarını armağan ettiler.

Salonda okumalar sürerken herkeste de bir çeviri telaşıdır, sürüyordu. Daha önce bizden istedikleri şiirlerin çevirilerinin kaybolduğunu söyleyerek, şiirlerimizin Arapçaya çevrilmesi için bizlere çevirmenler tahsisi ettiler.Çeviri konusunda Türkmen arkadaşların nazik ve özverili yardımları çok önemliydi benim için. Bu arada Özellikle Casim Faraş’ı anmadan edemeyeceğim. Savaş sırasında yanında patlayan bomba yüzünden bir gözünü kaybeden Casim, daha sonra Ankara’da takılan yapay gözle normal görünümüne kavuştuğu için Türkiye’ye karşı duyduğu sevgi ve şükran hislerini birkaç kez yineledi. Türkmenlerin ve Irak halkının yıllardır yaşatıldığı kaos ortamının acılarını yüzlerinden okumak içimi çok acıttı. Onlar da bana yakın ve sevilen bir akrabalarıymışım gibi davrandılar. Daha sonra Haziran ayında davet edildiğim Bağdat’taki çeviri konferansında, tercümanımın Türkçe’sini beğenmediğim için, bir telefon çağrısıyla Musul’dan koşa koşa tercümanlığımı yapmaya gelen ve şiirlerimi Arapçaya çevirerek dergilerde yayımlayan yine Casim olacaktı.

Basra’da bulunduğumuz günler Irak’ta işgal sonrası gerçekleştirilen ilk genel seçimin hemen ertesiydi. Heyecanla bir koalisyondan söz ediliyordu. Bu organizasyonun tam da bu günlere denk getirilmesi, Irak’ın yeni yüzünün tüm dünyaya kültür aracılığı ile takdimi anlamını da taşıyordu. Irak Kültür bakan yardımcısı ve aynı zamanda önemli bir şair olan, Fawzi Attroushe, mümkün olduğunca bizleri yalnız bırakmadı. Aslında tüm görevliler son derece nazik, sevgi dolu, ilgili ve yardımsever davrandılar. Şüphesiz yıllardır işgal altında olan ve tüm kaynakları kendi kontrolünden çıkmış bir ülkedeydik. Buna karşın festival sırasında hiçbir aksaklık yaşanmadı. Irak “çoğulcu bir Irak kültürü için” sloganı altında Basra’da ve Bağdat’ta, farklı ülkelerden gelen yaklaşık seksen şairin katılımıyla, bu boyutta bir etkinliği, üstelik ne zaman nereden geleceği belli olmayan saldırılara açık bir kaos ortamında başarıyla organize etti. Basra ve Bağdat’ta modern Irak şiirinin en önemli adlarından biri olan merhum şair Buland al-Haidari anısına düzenlenen şiir okumaları üç gün yoğun bir biçimde sürdü. Radyo, televizyon ve gazeteler sürekli olarak şairlerle söyleşiler gerçekleştirdi. Irak, Al-Marbed Festival geleneği devam ettirerek, ülkesinin yeni ve demokrat yüzünü

çevresindeki dünyaya göstermek istiyordu. Ben bu etkinlikle Irak’ın vermek istediği mesaji tüm dünyaya ilettiğini düşünüyorum.

Üç gün boyunca yüksek bir enerjinin, coşkunun ve tutkunun şiirde parladığı etkinlikte, sahnede sırayla genç ve yaşlı şairleri birleştiren şey şiirdi. Orada birbirimizin dilini anlamıyor olmamız da önemli değildi, kadın ya da erkek olmamız, ya da hangi ülkeden geldiğimiz de…Farklılık yoktu. Şiirin birleştirdiği güzel bir dünya ve barış özlemiyle çarpan yürekler vardı. Bunu hepimiz çok yakından hissettik.

Ses ve ritim bazen İngilizcenin lied’lerinde buluştu, bazen Türkçe bir şiirin ahenginde, bazen Arapça şiirin müzikal akışında. Ertesi sabah şiir okuyacaklar arasında ben de vardım. Casim o akşam benim ona verdiğim şiirleri, ki özellikle savaş karşıtı şiirlerimden seçmiştim okuyacaklarımı, Arapçaya çevirmişti. Ben ilkin Türkçelerini, sonra Iraklı bir aktör şair de Arapçalarını okuyordu. Hayli başarılı geçen okumalardan sonra pek çok Irak’lı şairden övgüler aldım. Irak’lı şairler arasında birçok kadın vardı. Ama onlarla iletişim, dil sorunu yüzünden çok kolay olmadı. Ama anlaşabildiğimiz kadarıyla, Irak’lı şair kadınların, tüm dünyada kadın yazarların karşılaştıkları sorunları ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok daha ağır yaşadıkları anlaşılıyordu. Çeviri ve yeterli tercüman bulundurma konusunda gerçek bir utanç içinde olduğunu ve bu eksikliği gidermek için ciddi çabalar içine gireceklerini vaat eden genç festival direktörü Aqeel Mindlawie’nin yanısıra Bakan Yardımcısı da çeviri edebiyatın geliştirilmesinin, kültürel dolaşımı için temel olduğunu vurguladı.

Akşam yemeği için Basra’da kaldığımız lüks otelin bahçesindeki yemekte Basra Belediye Başkanı Muhammed El Veyli ‘nin konuğuyduk. Belediye başkanı mütevazı ve çok nazik bir insandı. Hepimizle ayrı ayrı sohbet etmeye özen gösterdi. Özellikle ortak tarihimizle ilgili ilginç konuşmalar geçti aramızda. Hepimize armağanlar sunuldu. Fıstık, hindistan cevizi ve diğer kuruyemişleri içeren yüksek kalorili bir kuruyemiş sepeti de armağanlar arasındaydı. Yemekten sonra birer kahve içip odalarımıza çekiliyoruz. Ben, elimde televizyon kumandası, kanalları dolaşırken BBC’nin verdiği bir habere rastlıyorum. Afganistan’da Amerikan askerleri ile ilgili haber başlıyor ve birkaç saniye sonra müthiş bir parazit yüzünden ekran kararıyor, Yaklaşık beş dakika sonra da düzeliyor. Ürperiyorum. Daha sonraki yıl Bağdat’taki çeviri etkinliğine giderken Bağdat’ın göğünde göreceğim beyaz askeri gözetleme balonundan henüz haberim yok. Ama sansürü fark ediyorum ve burnumu hızla bir duvara çarpmışım gibi, şiddetli bir acı hissediyorum.

Ertesi gün, okumalardan sonra oteldeki öğle yemeğinde Agneta için mihmandarımız Mudhafar tarafından düzenlenen bir doğum günü partisine katılıyoruz. Her dilden şarkılar havada uçuşuyor. Danimarkalı, Türkçe, İspanyol, Fransız, Faslı Arapça, Amerikalı, ve Aggie, İsveçli bir ninni söylüyor. Biz Türkler de türkülerimizden kısa bir demet sunuyoruz Agneta için. Bir önceki gün parmağımda görüp çok beğendiği gümüş yüzüğü Agneta’ya armağan ediyorum., Akşamüstü yine eskortlar eşliğinde çarşıyı dolaşıyoruz. Korumalar etrafımızda kuş uçurtmuyor. Ashar’daki ana çarşı civarı Arap mimari dokusu, balkonlu geleneksel evleri ile çok ilgi çekici bir bölge. Ne yazık ki savaş, çarşıdaki dinamizmi de zayıflatmış. Bir zamanlar, 1001 Gece Masalları’nın düşsel atmosferini sunan çarşı, eski görkemli günlerinden çok şey yitirmiş. Satıştaki mallar çok basit şeylerden oluşuyor. Hemen hepsi ya Türkiye’den ya da Mısır’dan getirilmiş. Daha sonra 655 yılında inşa edildiği söylenen görkemli bir camiyi ziyaret etmeye gidiyoruz. Girişler kontrollü ve kontroller çok sıkı. Anna Lombardo ve ben kadınlar tarafına gönderiliyoruz camiye girebilmek için. Upuzun ferace tabir ettiğimiz simsiyah bir örtü geçiriyorlar başımıza. Orada görevli kadınların bize gösterdiği şiddetin nedenini uzun düşündüm. Ve buldum. Eğer insan şiddet altında yaşıyorsa o şiddeti içselleştiriyor ve ilk fırsatta şiddet gösteren bir oluyor.

Şiddet belki fiziksel değildi. Çantalarımızdaki ruj, cep telefonu gibi şeylerin yerlere fırlatılması ve buna benzer davranışlarla karşılaşmak. İkimizin moralini de çok bozdu. Sonunda cami avlusuna girdiğimizde Anna bana sarılarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçeri girdik. Hayli uzun olan ferace ayaklarımıza dolandıkça başımızdan azıcık kayıyor ve biz polisler tarafından uyarılıyorduk, ki bende teller koptu. Var gücümle bağırarak camiyi gezmeyeceğimi, dışarı çıkmak istediğimi haykırmaya başladım. Israrlar fayda etmeyince yanıma bir koruma vererek beni otobüse göndermek zorunda kaldılar.

Bir sonraki gün son okumalar için, duvarlarında Arapça Garcia Lorca şiirlerinin ve Kuran’dan ayetlerin yer aldığı, Kordobalı bir mimar tarafından inşa edilen ihtişamlı bir salondaydık. Sami Nasim Munir Bashir, başkanlığındaki yaklaşık on iki kişilik bir kızlar grubunun ‘inanılmaz şiir performansını ayakta alkışladık. Daha sonra okumalar başladı. Bir önceki akşam Muniam Al-Fakir, konuk şairler adına bir kapanış bildirisi hazırlamamı rica etmişti. O gece hazırladığım bildiri önce İngilizceye sonra da Arapçaya çevrildi. Ben bildiriyi okuduktan sonra Yaqoub Fatima adında on yaşlarında bir küçük kız, güçlü sesiyle kendi şiirlerini okuyarak etkinliği kapatmış oldu. Akşamın sürprizi ise, Kareem Wasfi yönetimindeki Irak Senfoni orkestrasının verdiği muhteşem klasik batı müziği konseriydi. Yıkıntılarından silkinerek ayağa kalkmaya çalışan bu yarı harabe şehirde Korsakoff dinlemek, gelecek için, insan için umudun asla tükenmeyeceğini haykırıyor gibiydi.

Basra’daki son akşam yemeğinde Şattülarab adını almış olan Dicle nehrinin kıyısındaki bir restorana gidiyoruz. Bahçede yaklaşık üç metre çapında bir kuyunun içinde kıpkızıl korlar ve korların üzerinde kızarmakta olan balıklarla karşılaşıyoruz. İnanılmaz bir güzellik. Nehirden tutulan ve mezguf adını taşıyan balıklar çok lezzetliydi ama hepimizi etkileyen o kor kuyusuydu o akşam.

Ertesi gün Bakan yardımcısı bizi makamında ağırladı. Çok keyifli ve samimi bir kokteylde çok keyifli sohbetler yaptık. Daha sonra Bağdat’a gitmek üzere havaalanına hareket etmeden önce öğle yemeği için yine nehir kıyısında hoş bir restorana gittik. Keyfimiz o kadar yerindeydi ki, yine uçağı kaçırdık. Ve yine kiralanan özel bir uçakla Bağdat’a gitmek için havaalanına doğru yola çıktık. Yine her yerde kontroller, aranmalar başladı. Hâttâ bu kez, bir ara noktada bizi götüren otobüsü değiştirip başka bir otobüsle yolumuza devam ettik. Yine eskortlar eşliğinde tabii. Havaalanında uçağımızın gelmesini Vip salonunda bekledik. Saddam’ın özel olarak kendisi için yaptırdığını söyledikleri Vip salonunun ihtişamını herhalde hiç unutmayacağım. Gerçekten lavabo muslukları bile altın yaldızlıydı. Bekleyiş saatleri uzadıkça,” haydi hepimiz birer şiir okuyalım” dedik ve Saddam’ın salonu her dilden şiirlerle umut ve barış özlemi tarafından, şairler tarafından bir kez daha kuşatılmış oldu. Ama Danimarkalı aktör Kristen Bjornkeer’in bir oyunundan sergilediği kısa gösteri gerçekten unutulmazdı.

Şiirle, dostlukla ve barış temennileriyle perçinlenen bu etkinlikte, küllerinden yeniden doğan bir ülkenin konuğu olmaktan sevinç duydum. Dilerim, gelecek günler, geçmişin acılarını unutturacak huzuru ve barışı da birlikte getirir Irak’lı dostlarımıza..

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın