Öykü

Aytül Örcün Ve Harika Bir Öykü:

Oyun Başlıyor

‘Şu anda tüm düşüncelerinden arınıp, her şeyi olduğu gibi bırak. Gözlerini kapat ve odaklan’ cümleleriyle giriş yapmak istedim. Okuduğum bazı yazılarda benzer cümleleri görünce hem hoşuma gidiyor, hem de gözüm kapalıyken okuyamadığım için kendimi sahtekarlık içerisinde, yarı açık gözlerle okur halde buluyorum. O yüzden, siz nasıl rahat ediyorsanız öyle yapın. Ama, şu andan itibaren  aynadan içeriye geçiyorsunuz. Hazırlıklı olun!..

Bilinç altında yarattığımız durumlar, dünyevi düzlemdeki hayat planımızda, kişiler ve olayların harekete geçmesiyle birlikte, bir senaryoya dönüşebiliyor. Bilinçli tercihlerimizle yaşıyoruz belki, ya da kendiliğinden oluyor her şey. Kim bilir… Bu hikayede bir senaryo, oyuncu, ve oyun var. Ama, sahne yok. Bir oyuncu olarak bir davet aldınız, ve buluşma noktasına geldiniz. Sahne henüz kurulmamış. Peki ya, her yerin sahne olduğunu, ve oyunun çoktan başlamış olduğunu fark etseydin ne yapardın?.. Rol yapmana da gerek yok üstelik. Çünkü, bu oyunda oynayacağın karakter; ‘Sen’sin.

Herkesin elinde bir senaryo var. Ama, kimse, hangi rolün kendisine ait olduğunu bilmiyor. Herkes, kendi senaryosunun baş rolünde. Ayrıca eldeki senaryonun bile değişebilirliği söz konusu. Kişiler de olaylar da tamamen başkalaşmaya müsait. Değişmeyenlerse; bu oluşumun ortaya çıkmasını sağlayan ve planlayan kişi ile, hikayenin genel konusu.

Michael Douglas’ın oynadığı “Oyun” isimli filmi hatırlarsınız. İzlemeyen varsa da mutlaka izlemeli. Tüm hayatını kontrol ederek yaşayan bir adamın, engel olunamaz bir kontrolsüzlük ile karşı karşıya gelmesi üzerine kuruludur film. Gerçek bir oyunun içindedir artık. İşte kahramanlarımızın yaşadıkları da bu açıdan benzerlik taşıyor.

İlk gün
Huzurlu, ama monoton bir gün daha akşama yaklaşmıştı. Telefonuna gelen mesajı, yine bir tanıtım mesajıdır nasılsa diye önemsemedi kadın. Oysa o anın, onu başka boyuta geçirecek olan ‘an’ olduğunu nereden bilecekti? Gururlu, sevinçli, mutlu, ama en çok da şaşkındı. Eşine ve çocuklarına okudu mesajı sonra. Yıllardır beklediği  bir teklif olabilir miydi bu? Yoksa, camiadaki herkesin olması için can attığı şey, onun ayaklarına kendiliğinden mi gelmişti? Her neyse, monotonluktan çıkıp olmak istediği yere gidiş bileti elindeydi işte. Her ne kadar artık orta yaş sınıfında yer alsa da, 18 yaşının heyecanı sardı ruhunu. 

Son yıllarının en uç noktalarını dahi, belli bir kontrol içinde geçirmişti. Şimdiyse, güvenlik alanından çıkması ve evinden uzak kalması gerekecekti. Ayrıca, kendisine bağımlılık derecesinde düşkün olan çocukları ne olacaktı? Bir dolu düşünce ve duyguyla doluyken bile, kontrollü planlar yapmaya çalışıyordu, yarı bilinçlice. Karmakarışıklığına ilk müdahale eşinden geldi. Sinan İnci’nin gözlerine öyle bir baktı ki, söylenmemiş tüm sözcükler yüreğine aktı İnci’nin. İnci’nin en büyük hayali olan oyunculuk üzerine az sohbet etmemişlerdi ne de olsa. Biri 14, diğeri 10 yaşındaki iki çocuğuysa, sevgide olması gereken özgürlüğe dair bir vahiy inmişçesine davranıyorlardı. Anne bağımlılığı, tek dokunuşluk bir tedavi süreciyle, tam bağımsızlığa geçmişti sanki. Yoksa eşi ve çocukları da, bu oyunun içindeki oyunculardan mıydı? Bir dizi teklifini içeren bu mesaj, oyunun start düğmesi olabilir miydi?

1-) Yola çıkış

Kişisel bakımlar hızlıca halledildi. Küçük çaplı bir alışveriş seremonosi, koşuşturarak tamamlandı. Bilet işi de tamam. Bir tek çocuklar vardı aklında ki, bayramın gelmiş olmasıyla o da sorun olmaktan çıktı. Çocuklar bayram ziyareti sonrası çok sevdikleri teyzelerinde kalmak isteyince, iyice ferahladı İnci. Şaşırtıcı bir durumdu bu aslında. Hem beklenmedik bir şeydi, hem planlıymışcasına düzenli ilerliyordu her şey. Hayatın karşısına çıkarabileceği işaretleri keşfetmeyi seven biri için, bu ilk kez karşılaştığı durum içinde neler saklıyor bilmese de, keşfetmeye değer diye düşündü. 

Yolculuk başlıyordu artık. O ilk mesajdan bu yana, içinden bir başka İnci daha çıkmıştı sanki. Birbirini tanımayan, heyecanlı, meraklı, ama bir o kadar yalnız iki kadının birbirlerini tanıyıp anlama süreciydi tüm bu yaşadıkları. Yalnızlığının ortağıyla tanışır gibiydi kadın. Ailesiyle mutlu, hayatla barışık bir kadın için bu yalnızlık hissi de neyin nesiydi? Böylesi neşeli ve heyecan verici bir sürecin içindeyken üstelik…  Sevdiklerinden uzak kalacağından dolayıydı belki de. Karamsarlıkla yeni olanın cazibesi arasında gidip geliyordu ruh hali. Yeni tanıştığı içindeki kadınla kendisi tartışıyordu sanki. Ve kendisi vurdu son noktayı; “Amaan en kötü ne olabilir. Yeni insanlar, yeni yerler, yeni bir deneyim işte.”

2-) Heyecanlı bekleyiş


Şener, yolculuğunun başlamasına vesile olan çok eski bir arkadaşıydı. Yıllardır görüşmemişlerdi. Hoş, arkadaşlıkları da öyle kuvvetli bağlar oluşturacak bir süreci kapsamamıştı zaten. Yine de tanıyorlardı birbirlerini. Sabahın erken saatleri, mis gibi bir yaz günü. Simitli çaylı otogar sohbeti, kendilerini alacak olan servis aracı gelinceye değin kahveyle daha bir tatlandı. Meraklı küçük kızla, “Buralara geldim düzenimi çocuklarımı bırakıp. Değecek mi acaba?” diye sorgulayan endişeli yetişkin, yarışırcasına sorular soruyordu. Arkadaşının kendinden emin ve projeye inandığını hissettiren cevaplarıyla kendini daha fazla hırpalamamaya karar vermişti ki, telefon geldi. 

Turistik şehrin, daha önce adını bile duymadığı köyüne gidiyorlardı artık. Market alışverişi için yolda kısa bir mola verildi. Ekibin aşçısı bayram tatilinden ertesi gün döneceği için kolay yapılabilir yemeklik bir şeyler aldı Şener. Güneşli, bol yeşillikli uzunca bir yoldan sonra nihayet köye vardılar. Dizi ekibiyle ve oyunculardan sorumlu kişiyle karşılaşacağını zannederek çaktırmadan makyajını kontrol etti İnci. Bir köy evinin önünde durduklarında Şener; “Bayanların kaldığı ev burası. Hadi hoşça kal bugünlük.” deyinceye kadar yolun tadını çıkarmaya çalışıyordu. “Nasıl yani, evde kimse var mı başka, ben tek başıma mı kalacağım ertesi güne kadar, ya yemek işi ne olacak?.. Ben birlikte yeriz sanmıştım.” sözleri havada kaldı İnci’nin. Yol boyu onlara eşlik eden, ama şehre geri dönecek olan, adını bile bilmediği kıza, o gün yaşayacaklarını hissetmişcesine  öyle bir; “Gitmee…” dedi ki… Yavru kedi gibi sokağa terk edilmiş hissi sardı tüm benliğini.

İki katlı köy evinin sahibesi iyi ama biraz titiz birine benziyordu. Ne de olsa rahmetli Nejat Uygur’un “Halıya basma!” repliğinin dejavusunu yaşayacaktı eve her girişinde. Kısa bir tanışmadan sonra, ayakkabıyla basmaması tembihlenen taş merdivenlerden, üst kattaki kalacağı eve çıktı. Yaşlıca ama dinç ev sahibi Gülseren teyze tahta kapının anahtarını çevirdi ve ilk adımını attı eve İnci. 

Açılan kapının tam karşısındaki oda teyzeninmiş. Bir tembih daha geldi o sırada. Burası kendi eşyalarıyla dolu olduğu için kullanılmaması gerekiyormuş. Şöyle, hızlıca göz gezdirdi etrafa İnci. Kullanılmayan halılar, ıvır zıvır fazlalıklar ve üst üste istiflenmiş kıtır yufkalar vardı. Kadın bir şeye ihtiyacın olursa alt kattayım deyip indiğinde, yola çıkmadan önce hissettiği ama anlam veremediği yalnızlık hissi, tüm görkemiyle yerini bulmuştu işte… 

İki odayla, bir mutfak, banyo tuvalet daha vardı evde. Odanın birinde bir buçuk kişilik bir yatak ve eski bir masa sandalye bulunuyordu. ‘Kitabıma başlamak için bir fırsat odası olabilir’ derken, yalnız kalınacak bir ev için kasvetli buldu orayı. Diğer oda balkonlu ve ışığı olabildiğince gören bir yerdi. Valizini oraya bırakmaya karar verdi. Mutfakta 4 adet su bardağı ve bir küçük tüp, banyodaysa küçülmüş bir sabun vardı yalnızca. Tekrar valizinin yanına gitti. Odada üç tane ranza, ve kullanılmış olduğu belli olan çarşafların örtülü olduğu sünger yataklar bulunuyordu. Kendini, 7 Cüceler’in evine sığınmış Pamuk Prenses kadar çaresiz hissetti. Bu yataklardan hangisi Öfkeli’ye aitti acaba?.. Kapıya en yakın olanını seçti. Kaçması kolay olsun diye girişe yerleşirken, çok da kolay gidemeyeceğini bilmiyordu tabii. Yanaklarını aldı ellerinin arasına; “Aman Tanrım ben ne yaptım!” diyerek, külçe gibi bıraktı kendini yatağa. Boş evde, bakımsız boş duvarlara bakakaldı bir süre. Yemek de yok su da, hiçbir şeysiz kaldı bir anda. Evinden kilometrelerce uzaklara geldiği yolculuk, karşılaştıkları kadar yormamıştı İnci’yi. Bir ağlama nöbetinden sonra, uykuya daldı. Büyük heyecanla çıktığı yolun sonu olmalıydı bu. 

Uyandığında yiyecek bir şeyler almak için aşağıya iniyordu ki, ev sahibi Gülseren teyzeyle karşılaştı. Durumu anlatınca yemeğe davet etti İnci’yi. Kıtır yufka eşliğinde yediği taze fasulyenin, ömür boyu aklında kalacak bir menü olacağını nereden bilecekti buralara gelmeseydi? Ev sahibi ve misafir olan komşu teyze ile sohbete başladı bu arada. Şaşkınlığını paylaştı onlarla. Bu arada, öğrendikleriyle ise iyice gerildi. Daha önce evde kalan oyuncu kadınlar olmuş. Fakat birkaç günlüğüne evlerine gittiklerini söyleseler de, geri dönmemişler. Köyün kendi gençleri bile köyü terk etmiş. Turistik bir şehrin köyü olmasına rağmen iki bakkal, bir kahveden başka dükkan yokmuş burada. Ve en garibi de köyden çıkış yokmuş! Günde bir kez geçen -ama orada kaldığı sürece hiç görmeyeceği- dolmuşu saymazsak tabii…

3-)

Küçük kedi yavrusunu sahiplendi sanki mahalleli. Ama bizim kedi pek öyle sırnaşık falan değil. Dikti başını, bin teşekkürle ve karnı doymuş olarak bakkalın yolunu tuttu. Akşam acıkınca yemek için ıvır zıvır, su falan alıp boş eve geri döndü İnci. Gece boyu vızıltılarıyla ona eşlik edecek olan sivrisineklerin varlığından habersizce. Biraz kitap okurum, belki bir şeyler yazarım diye düşündü. Ne de olsa yoklukta bile bir şeyleri var edebileceğine olan inancı, en kötü anlarında hep destek olmuştu. Tıpkı, şimdiki gibi. Bir şeyler atıştırdı önce. Hayallerine sığındı yine. Televizyon gürültüsü yok, internet yok(ara sıra ‘Cee-ee’ demelerini saymazsak internetin), konuşacak kimse yok. O zaman okumaya ve yazmaya fırsat zamanı diye düşünerek avuttu kendini. Her zamanki gibi içindeki Polyanna’yla irtibatını sıkı tutmaya kararlıydı. 

Hava kararınca gelen davetsiz misafirler, önce birer ikişer, sonra toplu halde saldırıya geçince, kaşınmaktan fırsat bulup okuyamadığı kitabı attı elinden. O arada telefonu çaldı. Şener’di arayan. Biraz sitemkar açtı telefonu. Ama duydukları karşısında bir kez daha afalladı. Şener; “Köyde olduğumuz için yanlış anlamaya mahal vermemek adına kadınlar ve erkeklerin evlerde bir araya gelmesini istemiyorlar. Ama biz yönetmenimizle kahvede oturacağız. İstersen gel biraz kafan dağılır.” demesin mi? “Haremlik selamlık da neymiş, Tanrım ben nereye düştüm böyle?” diye söylenirken, bir yandan da tekrar üstünü değiştirmeye koyuldu İnci. Sürekli değişen duygu durumlarına kendi bile şaşırmaya başlamıştı. Kimin galip geleceği belli olmayan bu oyunda, çaresiz kedi yavrusuyla, umudunu yitirmeyen bir oyuncu kapışıyordu devamlı.

İnci buluşma yerine yürürken, uykum gelene kadar vakit geçirir, hem de yönetmenle tanışır ve içinde bulunduğum durumu daha iyi anlarım diye düşünüyordu. Kahvenin girişinde bahçe gibi çevrilmiş yere konan masada 4 kişi oturuyordu. Yönetmen olduğunu tahmin ettiği iri yarı göbekli bir adamın yanındaki kadın eşi olmalıydı. Şener otogarda konuştuklarında bahsetmişti eşinin de yanında olduğunu. Diğeri ise, 20’li yaşlarda genç bir erkekti. O da oyunculardan biriydi herhalde. Selam verip tokalaşırken kendini tanıttı İnci. Hoşbeşin ardından beklediği soru da geldiğine göre, artık içini dökmeye hazırdı. 

Yönetmenin: “Nasıl gidiyor, eve yerleştiniz mi? demesiyle, kilitli tuttuğu kelime odasının kapılarını açmış gibi başladı anlatmaya kadın. Yönetmenin eşinin de onu kollayan yorumu gecikmedi. Sanki biraz ağır olmuştu lafları ama, bir o kadar da doğruydu aslında. Belli ki yönetmen de pişman olmuştu sorduğuna soracağına ki, İnci’ye söyleyemediklerini yanında oturan eşini azarlayarak belli etti: “Hayvan bağlar gibi eve koymak da nasıl söz öyle. Evden memnun musun? diye sordum sadece. Sen karışma!” deyince, İnci de havayı yumuşatmak adına, az önce yanında olduğunu hissettiren Ceyda’yla, kadın dayanışması içerisinde, havadan sudan bir sohbete girişti. Belli ki sorunlar bu akşam çözüme ulaşamayacaktı. Kendini destekleyen birinin varlığını bilmek bile iyi gelmişti yine de. Her duruma uyum sağlamaya meyilli tarafı, savunmacı yanını dizginlemişti yine. 

Ceyda’nın ‘hayvan bağlar gibi eve koymak‘ lafı, zihninin bir köşesinde yankılanırken, yönetmenin Şener’e anlattıklarını dinler gibi yapıyordu. İnci için arkadaşlık kavramı değişmişti zaten bir süredir. Kişisel gelişim anlamında kendini geliştirdikçe, farklı bir bilinç haline geçmişti ve eski arkadaşlıkları aynı tadı vermez olmuştu. Her ne kadar bu durum onu yalnızlaştırsa da, kendiyle vakit geçirmeyi hep sevmişti. O yüzden, bu yavan sohbete katlanmaktansa, gidip uyumak daha cazip diye düşünüyordu ki yönetmen: “Çınaraltı’na yürüyelim hep birlikte. Set de orada kurulacak. Hem biraz yürümek iyi gelir, hem de set yerimizi görmüş olursunuz” deyince, İnci tekrardan ilk günkü heyecanına döndü. 

Bunca belirsizlik arasında, gece karanlığında gördüğü çınar ağacı bile daha net geldi gözüne İnci’nin. ‘Yarın herkesle tanışmış olacağım. Hem belki şartların düzelmesi için de bir şeyler yaparlar. Şu geceyi bir atlatayım önce. Sabah ola hayır ola’ diye geçirdi içinden. Ama, ışıksız yollardan geçerek gidilen çınaraltı sohbetinden sonra, yolun bir kısmını tek başına döneceğinden habersizdi. Geceleri karşılaşılan domuzların anlatıldığı ağdalı boş sohbetlerin ardından, karşılaşırsa neler olur hayaline dalamayacak kadar kısa sürede koştu ay ışıklı köy yolunu kadın. Hayatında hiç, bir domuzla burun buruna kalmamıştı ki… Nasıl korkmasındı… Gündüz, kimsesiz hissettiği ev, kalesiydi şimdi. Koruyucusu olmayan kalesinde güvendeydi. Hem seslense gelirdi Gülseren teyze. Domuz ihtimalinden sonra sivrisinekler bile şirin geldi gözüne. Burada geçen her an, bir öncekini aratır oluyordu. Yarın herkesi görüp merakını giderdikten sonra, evine, yuvasına dönmeye karar verip uykuya bıraktı kendini.

4-)

Sabah erkenden kahvaltı vardı. İlk ve son kahvaltı yani. Şener’le buluştular kahvaltı edecekleri yere gitmek için. Yolda “Aman şimdi de kızlı erkekli yürüyoruz diye bir şeyler demesinler sana?” diyerek laf soktu İnci Şener’e. Ardından da ekledi; “Aga, ben durmam burada bu şartlarda. İnsanları da bir görüp tanıyıp merakımı gidereyim, diziye ve şu mağduriyet evine dair konuşalım. Oldu, oldu! Olmadı, ben kaçar.” Aslında, şakayla karışık gayet net ifade etmişti kendini İnci. Şener ise, hala, buradaki arkadaşlıkların güzelliğini, köyün doğallığını, bu projenin önlerinde açacağı kapıları anlatıyordu. ‘Gözlerine perde mi inmiş bu adamın’ diye Şener’i sorgularken, ‘ben mi alışmadığımdan abartıyorum’ diye kendisinden şüpheye bile düştü bir an kadın. Aslında Sinan’ın konuşmalarından çıkan en gerçek sonucun, ‘amatör iki oyuncu olarak bunlara katlanalım ki yolumuz açılsın’ düşüncesinden kaynaklandığı belliydi. Bir yerlerden başlayıp bir şeylere katlanmadan, hiçbir şey elde edilmiyordu ne de olsa. Çocukluğumuzdan beri, ekmeğin aslanın ağzında olduğu öğretilmedi mi bize? Niye hayat bolluk demekken, biz hep tırmalayarak hak etmek zorundaydık? Nazım Hikmet’in:  Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi, … yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim. dizelrini anımsayarak, zaten her şey, herkese yetecek kadar çok değil miydi? diye düşündü.

İnci bu güne kadar hiç kimseden destek almadan, sahip olduğu her şeyi kendi inşa etmişti. Tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu hayatında, geride bıraktıklarına rağmen mutluydu. Tek eksiği vardı şimdi. Zaten o yüzden buradaydı. Üretken bir insan olarak, sevdiği işte çalışmak… Yoksa, hiçbir zaman ünlü olmak gibi bir hayali olmamıştı. Ama, yıllar boyu para kazanmak odaklı çalıştığı için artık kendini yaşamayı da hak etmişti. Ki; kendini yaşamayı, her halükarda, zaten herkes hak ederdi.

Bir yandan Şener’i dinlerken, iç konuşmalarını da sürdürdü. Köyün en güzel yanı da, evden, ekibin toplanma alanına giden bu yemyeşil yoldu. Meyve ağaçları, rengarenk çiçekler, gezi bloglarının hikayelerini süsleyecek güzellikteki köy evleri… Demek ki böyle yerler günlük gezilerde harika, miss… Ama iş yaşamaya gelince hiç bana göre değilmiş diye düşündü içinden. Ve, hayalindeki bahçeli evi, şehire en yakın yere taşıdı, henüz gerçekleşmeden.


5-Son’un Öncesi

Nihayet beklenen tanışmaların gerçekleşeceği yere yaklaşıyordu. Henüz varmamıştı ama, setin kurulacağı büyük çınarı karşıdan da görüyordu işte. Yürüdüğü yol oldukça dardı. Bir çocuk, bisikletiyle hızla geçti yanından. Neredeyse çapacaktı kendisine. Kızgın bir şekilde bir şeyler söylemek için tam başını kaldırmıştı ki, çocuk gülümseyen o sevimli yüzünü İnci’ye doğru çevirerek: “Özrü abla!” diye seslenip uzaklaştı. On, on iki yaşlarında kısa, mavi pantolonlu bir oğlan çocuğuydu bu. İnci’nin sinirleri birden sıfırlanıverdi nedense. “Amaan, lüzumsuz şeylerle günümü berbat etmemeliyim!” diyerek, daha da sakinleştirdi kendini. Yürüdüğü daracık bir köy yoluydu ama, her iki tarafı da o güzel yeşilliklerle doluydu. Sarılı beyazlı papatyalar, mavi mavi açmış pelin otları, aralardan başını uzatan kızıl gelincikler. Genç kadın, düşler içinde, adımlarını hızlandırarak, yürümesine devam etti; başının üzerinde uçan turunculu, kahverengili bir kelebek de ona yol gösterir gibi İnci’yle birlikte ilerliyor gibiydi.

İşte, önündeki bu küçük tepeyi aşınca, henüz uç dalları görünen o iri çınar ağacının altını ve kurulan seti, tüm oyuncularla birlikte görebilecekti. Saç dipleri, boyunları farkında olmadan terlemişti İnci’nin. “Allah bilir yüzüm de al al olmuştur.” diyerek, gülümsedi birden. Çok heyecanlıydı nedense. Çınar ağacı yukarıdan aşağıya doğru göz bebeklerinde büyüyordu.

Az sonra koca alan bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. İyi ama kimse yoktu ki orada. Bir at arabasıyla, iki köylü, bir yaşlı kadın ve kucağında bir şeyker taşıyan on yaşlarında küçük bir kız vardı. Bir de, yıkılmış eski bir tiyatro sahnesini andıran, renkli birkaç afiş, yan yatmış direkler, iki mavi su bidonu, bir de yaşlı bir köpeğin, haylaz haylaz gezinişi. Sanki dün arkadaşı Şener’le uğradıkları yere de benzemiyordu burası. Aslında deminden beri karşıdan gördüğü de çınar değil, aslında iri bir meşe ağacıydı.

İnci yutkundu, elleriyle yüzünü ovuşturdu, günün yorgunluğundan sıyrılıp kendini  toparlamaya çalışıyordu. Bilinç altında yarattığımız durumlar, dünyevi düzlemdeki hayat planımızda, kişiler ve olayların harekete geçmesiyle birlikte, aslında hiç kopamadığı ve (misafir değil) gerçek oyuncusu olduğu senaryodaki yerini almak için makyajını silmenin zamanı artık gelmiş geçiyordu bile. Çünkü, mutfaktaki akşamdan kalma bulaşıklar, çocukların kirlileri, kocasının, kilotları, gömlekler onu bekliyordu. Üstelik yığılıp kaldığı koltuğun bir metre ötesindeki elektrikli süpürge de onu bekliyordu. Akşam olmadan bu evin tüm odalarını, salonun süpürülmesi, ön balkonun da camlarının silinmesi gerekiyordu. Çünkü kocası akşam işten gelince, “nasılsın” demeden, bu “akşam ne yiyeceğiz İnci?” diye, ona soracaktı kendisine…

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın