Edebiyat

Aziz Kemal Hızıroğlu/ Deneme

ŞİİRİN YAŞAMDAKİ YERİ:

(*) İnsana ölümü bile anlayışla karşılamasını, ölümden korkmamasını ve ‘yaşamı boyunca’ sevgiye sığınırsa ölümsüzlükle ve özgürlükle tanışacağını hissettiren ilk sanat disiplini şiirdir. Çünkü erk ve kapitalizm karşısında bugüne dek boyun eğdirilememiş, ele avuca sığdırılamamış, özgürlüğü gözetim ve kontrol altına alınamamış biricik sanat dalıdır şiir…

(*) Şiir, insanın ulaşabileceği en kolay yerdedir… Bir kitapta, dergide, kâğıt parçasında, sokakta, duvarda, arkadaşının ezberinde buluşmanız mümkündür onunla… Diğer sanat dalları için özel zamana, mekana, malzemeye ve bazen de ekonomik güce ihtiyacınız vardır.

(*) Sevgilinizin, eşinizin, dostunuzun, kardeşinizin, arkadaşınızın sizi bir şiirle selamladığını düşünün… Ölümsüzlükle ve yoğun sevgiyle karşılaşmışsınız / karşılanmışsınız demektir… Yani öyle sanırsınız, bu sanı sizi büyük sevinçlere götürür… Varoluşunuz anlam kazanmıştır.

(*) Her insan şiire yakın ve yatkındır… Çünkü herkesin bir ‘şiirleyen aklı’ vardır. Ama başta işçiler olmak üzere pek çok insanın yaşam koşulları yüzünden aklın bu kısmını harekete geçirecek vakti yoktur… Bu işlevi kendini şiire adamış insanlar, yani şairler yerine getirir ve şiire belirli bir mesafeden bakan bu insanlarla paylaşır… Yannis Ritsos, sürgünde yaşadığı bir adada, bir kahvede dinleyicilere şiir okumaktadır. Şiiri bitirdiğinde biri seslenir: “ Hocam, yazdıklarınızın hepsini ben de düşündüm, düşünüyorum, ama sizin gibi dile getiremiyorum”. Ritsos: “ Benim zaten sizden farkım yok” der, “ sadece yazabiliyorum, tek farkım bu.” Burada Ritsos, incelikli bir kışkırtma yapmaktadır. Şairi şiir yazmaya çağıranların diğer şairler ve okurlar olduğunu ve ‘olumsuzladığınız her şiirin karşısında yeni bir şey bulun ve siz de yazın’ demek istemektedir sanki…

(*) İlkokul dönemim İstanbul’un en yoksul semtlerinden biri olan Kasımpaşa-Hacıhüsrev’de geçmiştir… Mahalledeki herkes yoksuldu… 50’li yılların sonu, 60’lı yılların başı… Sururi İlkokulu… Tepebaşı’nda oturan, bizden daha zengin bir ailenin çocuğu olan Orhan… Ağabeyinin -bana göre- dünyanın en büyük kitaplığına sahip olduğunu görmem… Haftada bir iki kitap getirirdi Orhan. Ağabeyinden izin almıştık… Öykü, şiir, roman… Kaplayarak okurdum. Aralarına ayraç koyar, sayfa kenarlarını kırmazdım… İlk kez 9 yaşındayken

anneme şiir yazdım. Ve sonra annemin hayatı boyunca, anneler gününde sadece yazdığım şiirleri hediye ettim… Annem bir dosya açmış ve bunları ömrünce saklamıştı… Arada bir çıkarır okur, düşler kurarmış… 2002’de vefat etti annem. Ben cezaevindeyken bile anneler gününde şiir yazıp sakladım ve çıkınca ona verdim. Yani 42 şiirim vardı dosyasında. (‘Tek Odalı Beş Çocuklu Kasımpaşa Evinde Bir Salı Akşamı Pazarlığı’ adlı şiirin nüvesi 1959 yılında tuttuğum bir hatıra defterinde oluşmuştur… Günlük ya da günce değil, hatıra defteri derdik biz o zamanlar…) Annem şiirlerimle beni özdeşleştiriyor, hasret gideriyor ve yanında olmadığım zamanlar bana şiirler üzerinden dokunuyordu… Şiirin yaşamdaki yeri nedir sorusuna en güzel yanıtlardan biri bu değil midir?

(*) Hangi sınıfsal statükoda olursa olsun, her insanın içinde sevdaya ve dokunmaya yol veren bir ışık bulunur… Bu ışığı harekete geçirecek üç kıvılcım vardır: Aşk, müzik ve şiir… Bu üç kıvılcımı fark etmeden yaşayan insanlar, hayata geçmeden yaşamışlardır… Oysa doğadaki tüm canlılar bunun farkındadır… Kedilere ve köpeklere şiir okumuşumdur, pantolonumun paçasına yanaşıp, gözlerini kapatarak dinlemişlerdir… Annem, menekşelerin başına oturur ve benim şiirlerimden okurmuş… ‘Menekşe boynunu kaldırır, bana bakardı’ demişti… Bir ağacın dibinde oturup kaval çalan bir çobanın, ağacın çiçeklerini güzelleştirdiğine inandım hep… İnsan ve bütün canlı varlıklar sanatı sever… İnsan, dinlediği bir şiirle bile yüceldiğini düşünür ve ona göre tavır alır. Hayvan ve bitkiler de yücelir, ama nedenini bilmezler… Belki de biliyorlardır, ama dile getiremedikleri için biz bilmediklerini sanıyoruz…

(*) Aşk, müzik ve şiir demişken… Aşık, besteci ve şair birbirine benzer… Üçü de lirizm ve musiki içinde dolanır. Üçü de acemidir… Aşık dokunurken, besteci ses ve nota ararken, şair anlam, ses ve imge peşindeyken acemidir… Aslında bu acemilikler erdemli ustalığın habercileridir… İlişkisini sevgiye dönüştürebilmiş aşıktan, bestecinin bestesini icra eden piyanistten, şairin şiirini teatral düzeyde okuyarak yorumlayan insandan virtüöz olabilir… Ama aşka yeni düşen kişiden, besteciden ve şairden virtüöz olmaz. Görkemli acemidirler ve bu acemilik daha önce hiç tanık olunmamış yeni güzelliklere gebedir…

(*) Şiirin yaşamımızdaki yeri muhteşemdir. Ama yaşamın şiirdeki yeri vazgeçilmezdir… Yaşamın gerçeklerinden, yaratmamıza vesile olduğu düşlerden ve yaşamdaki nesnelerin bilincinden yola çıkar şiir… Şaire imgelerle yeniden tasarımlar yaptırarak…

(*) Genelde sanatçıların, özelde şairlerin hepsi dişidir ve annedir… Kadın ya da erkek olmaları önemli değildir. Diğer sanat dallarını şiir kadar bilmediğimden, şiir üzerinden söylememde yarar var… Bir şair şiirini oluştururken yalnızdır ve müthiş sancılar çeker… Şiirini yaratmadan ve doğurmadan önce bir tek sözcük ya da ses yüzünden bile, yeniden yeniden sancı çekmek zorunda kalabilir. Bu sancı süresi günler, aylar ya da yılları alabilir… Ama şiirin tamamlandığına inandığı gün doğumunu yapar… Şair-annenin yalnızlığı kaçınılmazdır… Çünkü şiirin babası yaşam, sokak, gözlem, bilinç, birikim, şiir geleneği, kültür ve nesnelerin harmanıdır. Yani şiir, babası hemen adlandırılamayan ve annesi bilinen bir evlattır… Ancak bu evlat, şair-anne için hayırlı bir evlat değildir. Doğar doğmaz annesini terk eder, okurlarla arkadaş olmaya gider… Gün gelir şair-anne ölür… Şiir-evlat ise annesini unutarak kendi ölümsüzlüğünü arar… Ve bulursa, unutacağı ilk kişi müthiş sancılarla kendisini doğuran annesidir… Bu bir handikaptır, ama aynı zamanda anne-şairin de ölümsüzlüğüdür…

(*) Sanırım Stendhal söylemişti: “Bir yazar elinde aynayla dolaşan kişidir. Aynada ne görünürse onu yazar. Çamurlu yollar, karanlık ve aydınlık görüntüler, dayanışma ya da ihanet,vb…” Ama bir şair, elinde aynayla dolaşmaz. Çünkü kendisi aynadır… Dolanır durur, aynanın dolanması zor olduğundan sıkça parçalanır… Kendini onarır, yeniden dolanır… Gördüğünü anlatmaz şair, katılır, gösterir ve imgeleriyle yeniden tasarlar… Bu nedenle olsa gerek bütün şairler yaralıdır…’Ben’ini şair kadar hırpalayan başka bir sanatçı yoktur.

(*) Emperyal güçlerin yarattığı sıkıntılar, acılar, yoksunluklar ve yabancılaşma bireye dolaylı şekilde ulaşır. Bireyin bu olumsuzluklara karşı beslediği umut da ancak yürekte saklanabilir… İşte şiir bu yüreğe umut ve düş pompalar… Bireyi olağanüstü güçlü kılar… Direnme gücünü arttırır…

(*) Yazımı Özdemir İnce’den bir alıntıyla bitireyim: “İçinde bulunduğumuz koşullarda başta basın, medya ve reklam meslekleri olmak üzere, bütün meslekler yozlaşmaya yargılı görünüyor. Çünkü bu meslekler düzeni reddedemezler, düzen nereye giderse onu izlerler. Düzeni reddetme olanağına sahip tek meslek ise yazarın ve şairin mesleği, daha doğrusu mesleksizliği… Şair ve yazar bu son şansı iyi kullanmalı, elinden kaçırmamalı… Çünkü iletişim çağının koşullarına karşın şairin ve yazarın ilkel toplumdaki görev ve yükümlülükleri değişmemiştir: Hekim, din adamı, tarihçi ve bilici…”

Aziz Kemal Hızıroğlu

Ekim 2003- Kartal / İst.

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın