Deneme

Bedriye Korkankorkmaz ve Bir Araştırma Yazısı

Türk Halk Şiiri ile Direnişin Evliyası: Pir Sultan Abdal

İhanetin darağacına Pir Sultan Abdal’ın şu şiirini okuyarak gidiyorum:  “Şu kanlı zâlimin ettiği işler/ Garip bülbül gibi zâr eyler beni/Yağmur gibi yağar başıma taşlar/ Dostun bir fiskesi paralar beni/Dar günümde dost düşmanım bell oldu/ On derdim var ise şimdi ell oldu/ Ecel fermanı boynuma takıldı/ Gerek asa gerek vuralar beni/ Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz/ Halktan emr olmazsa irahmet yağmaz/ Şu illerin taşı hiç bana değmez/ İlle dostun gülü yaralar beni.”

“Sevgili Bedriye, katlanılmaz olan yaşadıklarımızı sevdiklerimizin de yaşamasını görmektir.  Tarih değil acımasız olan tarihi yazan bizleriz. Dostuna verdiğin bir değerin karşılığında dostunun seni beş yüz misli üzeceğini yaşadıklarından öğreniyor insan.  Sen bana asılmak için darağacına giderken taş atanların yanında yer aldığı halde bana taş atmaya kıyamadığı için gül atan musahibim Ali Baba’yı anımsatıyorsun.  Onun attığı gülle yüreğim içimde lime lime olmuştu. Lime lime olan yüreğimi senin okuduğun şiirle sarıyordum.  İnsanın canını, canı gibi sevdikleri dışında kim yakabilir?  Ölümsüz ruhların yeraltında ya da yer üstünde bir gün mutlaka buluşacaklarını biliyorum; tıpkı dünyaya yaşamak/ yaşatmak için geldiğimizi bildiğim gibi. Bu darağacını utanca boğmaman için yanına koştum. Bizim asılacağımız darağacı içimizdeki sevgi dergâhının önündeki duyarlılık çınarıdır. Sana elimi verip gönlünü almaya, acıların pişirdiği, ihanetin köpeklik etmediği yüreğindeki gülleri çoğaltmaya, kuşlar gibi dünyayı kanatları altına alarak enginlere açıl demeye, güvenirlilikte toprak olduğun gibi, çile çekmekte de yeri sırtında taşı ve bir selama kırk yıl hizmet et ama bir yalana kırk yıl sırtını dönmeye devam et demeye, sevdiklerinin gönlündeki yer kadardır içine gireceğin mezar gerçeğini sana anımsatmaya, devranın saltanatına aldanıp hak yolundan şaşmayarak,  sevgiye ihtiyacı olana sevgiyi, saygıya layık olana saygıyı adil bir biçimde dağıt demekle Tanrı’nın imzasının ruhumuz olduğunu söylemeye geldim…”

“Abdal Pir Sultan’ım, soylu ruhun sıradan ruhumun derinliklerindeki yerini alalı yıllar oldu. Senin kendi inanç ve öğretilerinden yola çıkarak verdiğin mücadeleyi seviyorum. Ben de kendimi sık sık sistemin sistemli biçimde saf dışı ettiği felsefe yapıtlarına benzetiyorum. Bu yüzden kendimi insanlardan uzak bir yaşama götürecek olan gemiye biniyorum.”

“Birlikte binelim aynı gemiye. Dostların onların takdirini kazandığın ve kişiliklerinde etki bıraktığın için ihanet ettiler sana. Niçin kendini dürüstlüğün değil de, ihanetin darağacında asıyorsun? Senin yaşamına insan sevgisi ile ilkelerin, onlarınkine ise çıkarları yön veriyor. İnsanların sana karşı cephe almasına sevinmeyi öğrenmediğin sürece kendinle barışmayı da öğrenemeyeceksin. Çıkarları uğruna seni satmanın en parlak örneklerini elbirliği yaparak veren dostların gerçekte senin dostların mıydı yoksa sen mi onların dostlarıydın? İlişkiler tek taraflı olunca fatura da tek kişiye kesiliyor. Kötülük; sonradan görme zenginlik gibi insanı alçaltan alışkanlıklar kazandırıyor insana. Unutma: Kimi ihanetler darağacında asılmayı hak edecek değin babayiğittir; kimileri ise insanı senin gibi kendi elleriyle ihanetin darağacında asacak duruma getirecek kadar kahpedir. Neden ruhunu şiire teslim etmiyorsun benim gibi?

“Abdal Pir Sultan’ım sözü şiire getirmene, beynimdeki ihanet bulutlarını dağıtmana seviniyorum.  Yanılmıyorsan sen dönemin halk şairlerinin aksine şiirlerinde tasavvufun derinliğiyle değil de mizacından kaynaklanan duygusal bir coşkuyla dile getiriyorsun duygularını. Halk kavramını halk ozanlığıyla görselleştiriyorsun Yunus Emre gibi. Senin kişiliğinin en belirgin özelliği inancının gereklerini hayata geçirmendeki cesaretindir. Bu yüzden Hallac-ı Mansur ile Nesimi’yle benzer bir yazgıyı paylaşıyorsun.

“Bedriye, ben, inandığım gibi yaşamanın ve düşündüğüm gibi konuşup şiirlerimi söylememin bedelini ödediğimi düşünüyorum, adaletsizlik/ haksızlığın beslediği Osmanlı’nın obur sisteminde.  Hümanist değerlerin egemen olduğu, insanların birbirinin Azrail’i olmadan ille de birbirinin boğazındaki ekmeğe saldırmadan yaşamalarını onlardan istediğim için asıldım.”

“Pirim, halkın, direnişin/ inancın kahramanısın ama Alevi Bektaşi menakıpnamelerinde sana yer verilmediğini öğreniyorum saygın halkbilimcilerinin araştırmalarından. Halkbilimciler senin gerçeğini şifahi kaynaklara dayanarak ulaşmaya çalışmışlar ben de doğumundan öldürülmene değin yaşamının tüm kesitlerine hayat vermiş olan şiirlerinin aracılığıyla ulaşmaya çalışıyorum senin gerçeğine.  Senin sözlü hayatta iki hayatın var: biri: kendi asıl hayatın, ikincisi: sana mal edilen hayat. Bu zorluğu aşmak kolay değil. Şiirlerini  “hece ölçeğinin 11’li, 8’likalıplarıyla[ yalnız bir tanesini 6’lı bir tanesini de 7’li kalıpla] söyleyen ve –tasavvuf edebiyatı geleneğinin dışına çıkarak –aruz ölçeğini hiç kullanmayan Pir Sultan Abdal;  nazım biçimi ve ayak konularında da Halk edebiyatı geleneğine sıkı sıkıya bağlılık göstermiş çoğu zaman yarım uyak kullanmış, şiirlerinin hepsini “dörtlük”lerle “ koşma ve sema” biçimleriyle söylemiştir; “gazel” biçimiyle, fakat yine hece ölçeğiyle söylenmiş bir tek şiiri vardır”. [C.K.s.269] 

Günümüzden yüzyıllarca önce yaşamış bir bilge olduğun kadar Halk edebiyatı lirik şirinin de tüm sırlarına vakıf olduğunu biliyorum.”

“Şiirlerimin hangi özelliği seni etkiliyor?”

“Şiirinde manevi dünyanı lirizmin coşkusuyla birleştirmenden,  şiirindeki çağrışım yetkinliği ile mısraların birbirine kaymak gibi kolayca geçiş yapmalarından, mısralarının bütünlüğü ile konular arası yaptığın hızlı geçişten etkileniyorum.   Etkileniyorum bazen sarı tamburanla, bazen turnalarla, bazen Ali’yle, bazen On İki İmam’la bazen bülbülle… bazen yakınır gibi bazen de onların karşısında yanında olmalarını isterkenki kararlığında sözcük atının Üsküdar’ı geçmesinden. Ruh halinin yaşadıklarına yansıyan iniş ve çıkışlarının nabzını tutuyorum bir yandan diğer yandan da şiirlerindeki yaşanabilir  ‘yaşam’ gerçeğinin dünü ile bugünü arasındaki “sırat” köprüsünden de geçiyorum.  En güzeli de senin gibi bir gen yansıması olarak dünyaya geldiğim için kendimi şanslı hissediyorum.  İkimiz de sistemin köşe başlarını eline geçirmiş riyakârlara öfke kusuyor, birlikte önümüzde başka arkamızda başka olanlardan tiksiniyoruz.

“Bedriye, bana ait şiirlerin tasnifinin nasıl yapıldığı ile şiirlerimde dikkatini çeken diğer ayrıntıları da merak ediyorum.”   

“ Gönüllerin bilgesi, sen de takdir edesin ki sözlü edebiyatın geleneğinde şiirlerin ilk haliyle okuyucusuyla buluşmasına olanak olmuyor; çünkü şiirler eklenerek, çıkartılarak ve değiştirilerek ağızdan ağıza geçiyor. Genel kanı ise yüzlerce şair, el birliği ederek senin şiir geleneğini yaratmışlar.  Saygın halkbilimcileri senin kişiliğine, düşüncene, şiirde vezin, uyak, biçim, dil, söyleyiş ve yaşama biçimini dikkate alarak şiirlerinin tasnifini yapmışlar.   Sen hem güçlü kişiliğinle hem de coşkun lirik şiirlerinle Anadolu Türk halk şiirinde farklı bir çığır açmakla Türk halk edebiyatının Fuzuli’si oluyorsun.  Şiirinin sadece tekke şiirinden ibaret olmadığı nasıl bir gerçekse âşıkane ve özgünlüğüyle tamı tamına senine güncel yaşamını yansıttığı da bir o kadar gerçektir. Sözcüklerinde ruhunun nabzını tutuyorum. Direnişin ve onurlu yaşamanın anıtıdır şiirlerinin her bir dizesi. Şiirlerindeki kavganın, direncin salt Alevi / Sünni inancı arasındaki ayrışmadan değil, sistemin adalet mekanizmasındaki ayrışmadan kaynaklandığı da bir gerçektir. Hükmettiğini aşağılayan sistem, asıldığın darağacının önündeki bükük boynunu günümüze değin düzeltemedi/ düzeltemeyecek de. Sistemin yarattığı sahte kahramanlardan biri olmadığın için asıldıktan sonra halkın kahramanı olmakla kalmadın; Anadolu, Rumeli ve Azerbaycan’da da kişiliğin ve şiirlerinle nam saldın. Alevi tekkelerinde okunan şiirlerin gençliğin kişiliği üzerinde bıraktığı muazzam etki senden sonraki halk şairlerinin şiirlerinde de kendini gösterdi/ gösteriyor.  Şiirlerinde aşk, doğa, yaşama sevinci, azim, kararlılık, coşku, Hz. Ali ve çocuklarına bağlılık,  ayn-i cem, aslan sütü,  On İki İmam, Şah-ı Merdan, Musahib gibi kişiliğini biçimlendiren tüm güzellikler hak ettiği yeri hakkıyla alıyorlar. Şiirlerine bitkiler, koyunlar, öküzler ve atlar da can veriyor. “Öküzün damını alçacık yapın/ Yaş koman altına kuruluk sepin/ Koşumdan koşuma gözlerin öpün/ İreçberler hoşça görün öküzü.” Öt benim sarı tamburam/ Senin aslın ağaçtandır/ “Ağaç” dersem gönüllenme/ Kırmızı gül ağaçtandır.” Şiirlerinde konuşma dili hâkim. Kullandığın dilde günümüz diliyle örtüşen sözcük ekonomisi ile örtüşmeyen sözcük ekonomisi birbirinin eşiti olduğu kadar  (ağu, dolu,  don, …)  köy halkının benimsediği söyleyiş biçimini de hâkim (bakman mı,  sen bilmen, yaş koman.) Tüm bunlara ek olarak Yunus Emre, Kaygusuz Abdal ve Hatayî’nin şiirlerinin besleyici kaynağı olduğu konusunda yalnız olmadığımı biliyorum. Pirim seninle bir antlaşma yapmak istiyorum.  Sen tarihi kayıtlarla halkbilimcilerin araştırmalarına yansıyan hayatını benimle paylaş ben de halkın söylencelerindeki hayatını seninle paylaşayım, ne dersin?”

“Tarihi kayıtların soğuk diliyle konuşmayı başarır mıyım bilmiyorum sevgili Bedriye. Ben; aslında Hacı Bektaş’a değil;  bir Alevi olarak İran Safevî Şahlarına bağlıyım.  Alevî – Kızılbaşların yedi büyük şairi içinde yer alan Hatâyî, Kul Himmet, Yemînî ve Viranî’ gibi tam bir batınîyim.16. yüzyılda Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı olan Banaz’da dünyaya geliyorum. Soyum Yemen’den geliyor asıl adım Haydar’dır. Şiirlerimi de Pir Sultan Abdal takma adıyla söylüyorum. Alevilik tarikatının önde gelen Pir’lerindenim. Abdal sözü de tasavvufi bir terimidir. Ortaçağda ülkemizde İran’da Abdallar adıyla anılan derviş topluluklarının varlığından söz ediliyor. Dervişlikte Sofiler ve derviş şairlerin aldığı en büyük san Abdal sanıdır.  Abdal Musa, Kaygusuz Abdal gibi. Abdal’lık bir tür bilgeliğe tekabül ediyor. Okuma yazma bilen uzun boylu birisiymişim. Kendimi mensubu olduğum tarikatın kuralları ile peygamberlerin/evliya ve emdiyaların öğretileri konusunda iyi yetiştirmişim. Sivas Ayaklanması’nı hangi Hızır Paşa’nın bastırdığına dair halkbilimciler de kesin bir veriye ulaşmamakla birlikte   “Cahit Öztelli, Köprülü’nün görüşüne uyarak “Birinci Sultan Ahmet zamanında görev yapmış olan Hızır Paşa’nın (ölm. 1607/1608)  bu işi yaptığını söylüyor. [S. 13.] Öztelli, “ Pir Sultan Abdal’ın idamı sırasında Sivas’ta sözü edilmeğe değer hiçbir ayaklanma olayı olmadığını; Pir Sultan’ın böyle bir olaya karıştığı için de değil, “ Sünnî köylülerin, Alevî düşmanlığı yüzünden yaptıkları şikâyet ve ihbarın etkili olduğu” için öldürüldüğünü söyler”.[s.13.] Buna karşı asılmamı XVI. yüzyıldaki Alevi ayaklandırmalarıyla ilişkilendiren kayıtlar da vardır. “Üç yüz altmış altı dalı servinin” ( vücutta 336 damar olduğu inancı)  dizelerle “Hurufilik”  inançlarına da yakınlık göstermiş; bunlar dışında bütün tasavvuf şiirlerinde ortaklaşa kullanılan “ yensiz yakasız gömlek ( kefen)  giymek, “ Hakka (Tanrıya) ulaşmak”, Enek Hak (ben Tanrıyım) demek”,  “ birliğe inanmak” “ benliği istememek”, “ mescit ile meyhane arasında fark görmemek,  dünya malına değer vermemek” , vb. görüş ve söyleyişleri de yinelemiştir. [ S. 27]”

“İlhan Başgöz’e göre de “Şah Tahmasb’ın ölümünden[1576]  sonra yeniden başlatılan İran savaşları sırasında 1577 yılında Suriye’de Şam tarafındaki Şam Diyade Türkmen’leri arasından çıkıp Şah Tahmasb’ın oğlu olduğunu ileri süren Yalancı Şah İsmail’in 1578’de Kırşehir’e kadar geldiğini,  Yozgat’a halife( vekil) gönderilip oradaki Alevileri ayaklanmaya çağırdığını tarih belgelerine dayanarak belirtir.            Pir Sultan’ın bu ayaklanma girişimiyle ilgisi yüzünden asılmış olabileceğini ileri sürer.[s14-15]  

Benim dönemimde ekonomik darlık faiz olgusunu dayatmış. Resmi faiz lobisinin temsilcileri olan vilayet memurları ile vergi memurları halktan fazladan para ve mal istiyorlarmış.  Halk kendisinden talep edilen para ve faizi bire bir karşılayamayınca da kıtlık ve açlık baş göstermiş.  Umarsızlık içinde çırpınan halk devlet zulmünden kurtulmanın çaresini dağa çıkmakta bulmuş. Bu süre gelen adaletsiz yönetim biçimi Anadolu Alevilerini adil yönetim arayışına itmiş. Sivas yöresindeki Alevi Topluluğu’nun piri olarak ben de erki elinde tutan Yezit’lerin zulüm ve işkencesinden kurtulmaları için halkın örgütlenmesine önderlik etmişim. Benim yargılanmamı gösteren o yıla ait mühimme defterinden anlaşıldığı üzre yanlı bir yargılanmanın yapıldığı açıkça görülüyor.”

 Sevgili Bedriye, yazılı bazı kaynaklarda Anadolu Alevileri 16. yüzyıl başlarında Şii mezhebine bağlı Bâtıni Erdebil tekkesinin Safeviye Tarikat’ına bağlandığını yazıyor.[İsnâaşeriyye, On iki İmam inancının piri sayıldıkları için Erdebil Sofî^leri”Aleviler Şii değildir. Hz. Ali’yle Ali soyundan gelenler On İki İmam ile Hz. Muhammet’e gönülden bağlıdırlar.  Kırklar Meclisi’nin başkanı Hz Ali’dir. İnancımın gereği olarak Osmanlı’nın resmi devlet anlayışına karşı halkı ayaklandırmışım; çünkü Aleviler Osmanlıya karşı Şah İsmail’i destekliyorlardı. Kayıtlar bir yana o dönemde azınlık Alevileri,  inançlarını özgürce ifade etmedikleri gibi Sünni çoğunluk tarafından zulüm görüyordu. Bende şu dizelerimle onların haklılığını kanıtlıyorum: “ Sizde şah diyeni öldürürlerse / Ben de bu yayladan şaha giderim.”Musahiptik Alevilikte saygın bir yere sahipti [kurumdur] .  Alevi delikanlısının gittiği ilk cemde kendisine yardımcı olan arkadaşına musahip denir. Yol arkadaşın olan musahibin aynı zamanda kadim dostundur da. Bu kadim yol dostluğunda verilenin de alınanın da defterde bir kaydı yoktur; ama yürekte Ali sevgisi vardır. 

“Abdal Pir Sultan’ım sıra bende. Ben efsaneleşen hayatının seni ölümsüz kıldığını düşünüyorum. Peygamberin öz torunuyum. Soyağacın Ali torunlarından İmam Zeynel Abidin soyundan geldiği varsayılıyor. Yedi yaşındayken koyunlarını Yıldız Dağı’na otlatmaya götürmüşsün. Dağda uykuya daldığın bir günde rüyanda aksakallı bir ihtiyar görmüşsün. İhtiyarın bir elinde “dolu”( içki) diğer elinde elma varmış.  Önce “ doluyu” içmişsin sonra da elmayı almışsın. Aksakallı dedenin avucunun içinde balkıyıp ( parıldayıp)  duran yeşil bir ben varmış.  Gördüğün evliya Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin ta kendisiymiş sen de ona sarılıp ellerinden öpmüşsün. Hacı Bektaş da sana “ Pir Sultan Abdal” adını vermiş, ününün dört bir yana yayılmasını,  sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz olmamasını  “al ü evlad’ın (Muhammed soyundan gelenlerin)  hakkını alman için mücadele etmeni senden istemiş gözden kaybolmadan önce. Yedi yıl Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergâhında hizmet ediyorsun. Gönül gözün açılıyor. Sazın ve sözünle insanları etkiliyorsun ve taliplerin ocağına yüz sürmek için sıraya giriyor.  Üç oğlun bir de Sanem adında bir kızın oluyor.  Oğlunun biri Banaz’ın üstündeki çam korusunda, diğeri Tokat’ın Daduk köyünde bir diğeri de Dersim’de gömülüyor. Söylencelere göre iki köpeğine de Sivas’ta haram yiyen, kul hakkı alan Kara Kadı ile Sarı Kadı’nın adını koyuyorsun.  Horasan’dan asanın ucuna takarak getirdiğin büyük taşın hâlâ Banaz’daki evinin önündeki kocaman bir söğüt ağacının altında da senin altında durduğu söyleniliyor.  Heykelin sadece Türkiye’nin düşünce tarihine değil, halk tarafından Banaz’ın yamacındaki tepeye sazını başına kaldırmış bir şekilde dikiliyor.  Bilgeliğin hem kişiliğinde hem de şu dizelerde açıkça görülüyor: “Çok keramet var insanda/ İnsanı hor görme hem mucizâtın/ Cümlesin insanda buldum erenler.” Sana göre hak aramak için yola çıkanların korkmak gibi bir lüksleri yoktur. Devletin bozuk düzenini örgütlenen halk düzeltebilir. Düşüncenin değil; bedenin ölesi olduğunu halka darağacında asılan bedeninle haykırıyorsun. Resmi kayıtların dışındaki Hızır Paşa ile ilişkine dair rivayette göre de Hızır, Kain Sofular köyünü Alevilik inancından dönmesi yüzünden terk ediyor.  Kimi rivayetlere göre de anasını öldüren ve kadınını dağa kaldıran Osmanlı eşkıyasının zulmünden kurtulmak için Banaz’a gelip senin dergâhına sığınıyor ve yedi yıl dergâhında çile dolduruyor. Bir gün senden İstanbul’a gidip Osmanlı’da önemli bir makama geçmek için himmetini istiyor.  Sen de: “Sana verdiğim himmet seni paşa yapar sonra da Sivas’a vali olarak atar ve sen de beni asarsın,” diyorsun. İstanbul’a giden Hızır kapağı saraya atıyor. Yıllar sonra Sivas’a vali olarak atanıyor. Atanır atanmaz da ayağına çağırdığı Pir’i zengin sofrasında birlikte yemek yemeye davet ediyor. Sen de “Banaz’daki itlerimin yemediği haram yemeği ben nasıl yerim!”diyorsun. Hızır da haram yediğini kanıtlamanı istiyor senden. Hızır’ın huzurunda üfleyerek Banaz’dan üfleyerek çağırdığın köpeklerin Hızır ve adamlarının büyük bir iştahla yediği haram yemekleri ağızlarına sürmüyor.  Sen de Hızır’a şöyle sesleniyorsun: “Hata yaptın Hızır! Ananı öldüren, kadınını dağa kaldıranların yanında yer aldın, haram yedin, halka zülüm ediyorsun.” Otoritesi sarsılan Hızır’ın emriyle zindana kapatılıyor ve işkence görüyorsun. Yeniden Hızır’ın huzuruna çıkarıldığında Hızır Paşa senden içinde  “şah” sözü geçmeyen üç şiir okuman karşılığında yolundan düşkün sayılacağını düşündüğü için canını bağışlayacağını söylüyor.  O’nun huzurunda okuduğun üç şiirin son dörtlüğü şöyle:

   1.inci şiirin son dörtlüğü:“Pir Sultan’ım eydür mürvetli Şah’ım/Yaram baş verdi sızlar cigergâhım/Arşa direk direk olmuştu ahım/Açılın kapılar Şah’a gidelim.”

2.inci şiirin son dörtlüğü: “Pir Sultan’ım ey Hızır Paşa/Gör ki neler gelir sağ olan başa/Hasret koydu bizi kavim kardaşa/Kâtip ahvalimi Şah’a böyle yaz.”

 3.üncü şiirin son dörtlüğü:  “Pir Sultan’ım dünya durulmaz/Gitti giden ömür geri dönülmez/Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz/ Ben de bu yayladan Şah’ a giderim.” Keçi Bulan adını taşını taşıyan darağacına da şu dizelerinle gidiyorsun:

“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler/ Bizi de kem kişi bellemesinler/ Paşa hademine tembih eylesin/ Kolum çekip elim bağlamasınlar/ Hüseyin Gazi Sultan binsin atına/ Dayanılmaz çarh-ı felek zatına/ Bizden selam söylen ev külfetine/ Çıkıp ele karşı ağlamasınlar/ Ala gözlüm zülfün kelep eylesin/ Döksün mah yüzüne nikap eylesin/ Ali Baba hak’tan dilek dilesin/ Bizi dâr dibinde eylemesinler/ Ali Baba eğer sözü uyarsa/ Emir Hüda’nındır beyler kıyarsa/ Ala gözlü yavrularım duyarsa/ Alın çözüp kara bağlamasınlar/ Surum işlemedi kaddim büküldü/ Beyaz vücudum bendi söküldü/ Önüm sıra kırklar Pir’ler çekildi/ Daha beyler bizi dinlemesinler/ Pir Sultan Abdal’ım coşkun akarım/ Akar akar dost yoluna bakarım/ Pir’im aldım seyrangâha çıkarım/ Daha yıldız dağın yaylamasınlar.”

 Asılmanın akabinde kimi rivayetlere göre “Ali Baba hak’tan dilek dilesin/ Bizi dâr dibinde eylemesinler” dizelerinde dile getirdiğin gibi Ali Baba seni dar dibinde bırakmıyor cesedini atının terkisine alıp Deliktaş’a götürüyor. Diğer rivayetler de şöyle: Asıldığın yerdedir. Bektaşi geleneklerine göre Merzifon’da gömülüdür. Senin yerine köpeğin asılıyor. Asıldığın an hava kararıyor ve hava açıldığında darağacının boş olduğu görülüyor.  Asıldığın darağacından inip Erdebil’e giderek orada gömüyorsun kendini. Halk seninle farklı farklı mekânlarda karşılaştıklarını söylüyor vs.vs.

   Abdal Pir Sultan’ım resmi/ gayri resmi kayıtlarda senin gerçeğini aramaktan şu an itibarıyla vaz geçiyorum. Senin varlığınla bana anımsattıklarını şöyle özetleyebilirim sana: Kendine ermeyen insanın Tanrı’ya da eremeyeceğini, kendi yapacaklarının farkında olmayan insanın Tanrı’nın hikmetlerinin de farkında olamayacağını, önce irfan’a sonra ilim’e ermek gerektiğini,  sevmesini bilmeyenden sevgi beklemekle yüreğindeki sevgi pınarının kuruyacağını, kendi irfanına eren bir insanın ruhunun ölümsüz, kendisinin de yaşayan ölülerden olmayacağını, korku, cesaret, hüznün ve sevincin içimizdeki Tanrı olduğunu, genişi dardan, darı da genişten öğrenmem gerektiğini, yolumdan şaşmazsam Hızır’ın yoldaşım Hak’kın da yardımcım olduğunu, mazluma zalimlik etmemem gerektiğini, dünya divanında kendime ancak benim nasip vereceğimi, insanlığın duygu ve düşünce kardeşlerinden biri olmak için mücadele etmek gerektiği gerçeğini anımsatarak beni de Pir Sultan’dan geriye ne kaldı sorusunun altında eziyorsun. Senin gerçeğinde insanın kendisini hangi vasıflarla yaşamaya layık gördüğü ile hislerimizden çok ne yaptığımızın önemli olduğunu anlıyorum. İnsanlar da mevsimler gibi değişkendir. Erdemin insan hayatındaki karşılığı insan olmakta direnmektir. Yalancının ruhu kör, duyguları ise satılıktır.  Benzersiz olan insan değil; insanın iradesiyle katlanmayı göze aldıklarıdır. Senin büyüklüğünde küçük insanın siluetini görüyorum. Anlıyorum ki, “insanı” yüceltmenin karşılığında canının değeri olamazdı, senin. İnsanlığa âşıktın.  Darağacında asılabilirdin ama insanlığı dar dibinde görmeye katlanmazdın. Duygu bilgiden üstündür. Yeryüzünü iyilerin cenneti, kötülerinse cehennemi yapmayı başaramadın ama karşılaştığın her zorluğun üstesinden ruhunu yücelterek gelmeyi başardın. Ruhu küçülten dünya nimetleri bu yüzden mideni bulandırıyordu, senin.  Yaşamının amacı hem bu dünyada hem de ahrette Tanrı’ya yakın olmaktı.  Ölümünle gökyüzünde Tanrı’ya yeryüzünde ise Tanrı’nın kullarına yakın oldun. Uğruna canını verdiğin güzelliklerin oluşturduğu  -sevgi çemberinin etrafında nöbet tutanların sayıları her geçen gün arttı/ artıyor. Varlığınla insanlara kendini sevmekle hırsı sevmek arasındaki farkı gösterdin. Hırsı sevenler kendilerini günah işleyerek bir varlık olarak algılıyorlardı. İnsanın ‘insanlığı’ duygularıyla hatırladığını eylemleriyle de insanlığa dâhil olduğunun canlı kanıtıydın sen. Asalet de insanın Azrail’i gibidir nerde ve ne zaman canına kast edeceğini kestiremiyor insan. Asil ölümünle sevenlerinin kalbinde ölümsüzlüğe eriştin. Ölümüne üzülmemeliydik. Ölüm bizim gibi ezilmişleri, yoksulları ve ezikleri bağrına basan en önemlisi de adil insanları kendini savunmak zorunda bırakmayan müşfik bir annemizdi.  Hiçbirimiz sevdiklerimizi öldükten sonra toprak ana kadar sevemez; onların ruhlarını okşayamaz; onlara baharı armağan edemezdik. Mezarlıkların bile yaşayanlara kendi gerçeklerini anlatamadığı bir dünya da varlığınla insanı yücelten değerleri bizlere hatırlatarak var olmanın olmazsa olmazının inandığımız şeyleri gerçeğe dönüştürmek olduğunu öğretmeyi sürdürüyorsun hâlâ. Şefkatin bütün zulümlerden daha güçlü olduğunu bilmeyen insanlara şefkatli davranmamızı bizden isteyerek bizden de kendin gibi bir evliya yaratmayı umut ediyorsun. Hırsın/ kötülüğün ve sevgisizliğin cehenneme çevirdiği dünyayı sevginin cennete çevireceğini düşünmekle insanın kendi gücünü fark etmesini istiyorsun. Sen; sana öğretilenlerin ötelerini keşfetmiştin ve biz de bize öğretilenlerin ötelerini keşfetmeliydik.  Elimize belimize dilimize sahip olmanın erdemini kutsadığımız gibi, korkunun korkusuzluğu, sevgisizliğin sevgiyi, savaşın barışı dayatacağını yaşayan bir gerçek olarak kanıksamalıydık. Dünyaya gelen her çocuğun evrensel insanlığa açılan bir pencere olduğunu, insanı insandan olanakları değil, insanı koyduğu yerin ayırdığı, bir insanın yaptığı bir iyilik bazen dünyanın bütün kötülüklerini aklayacak kadar güçlü olduğunu en önemlisi de senin varlığında ruhumun eksikliğini tamamladığını unutmuyorum/ unutmayacağım da.

 Pirim; senin insan ve sanatçı duruşuna dair düşüncelerim de şöyle: Yazgısını özgürce yaşayan, arkasında yaşayan bir geçmiş bırakan, ağzınızdan çıkan her sözcüğün, boğazından geçen her lokmanın ille de verdiği her selamın sorumluluğunu yüreğinde hisseden, düşünceleriyle girdiği her kalpte insanlık cenneti yaratan, tek kazancın gönül,  tek kaybınsa gönül kaybı olduğunu bilen,  adalet dağıtırken din dil ırk… aramayan, Tanrı ile arasına şersever/paraseverleri koymayan, Tanrı’ya insani kâmil olanlarla yaklaşabileceğini bilen, sabırla: darlığı, acıları ve yoksulluğu yenen, malını paylaşan, Hakka yürümekte sabretmeyen, kalbinde insanlığın aynasını parlatan, içi dışı sözü sazı bir olan cesaretin /düşüncenin evliyası olmakla şerefli/ dürüst ve onurlu insanların kişiliğine model olansın. Senin gibi bilgelerin bize bıraktığı insanlık kalıtları üzerinde düşünce üreterek biz de zihnimize biçim veriyoruz. Senin şahsında sözün/ sazın ve yazının erdemi yüceltilmesindeki katkısını daha iyi algılıyorum. Sen duruşunla sadece kendi kişiliğini değil; halkla birlikte insanlığın onur ve şerefini de tıpkı kuşlar gibi kanatları altına alarak şunu gerçeği halka anımsatıyordun: Erdemi onuru ve şerefi canımız pahasına bizler yüceltemezsek kim yüceltebilir? Hem vicdan hem şeref hem onur hem de ilkeleri bakımında senin gibi otorite sahibiyse bir insan ancak -yaşadım diyebilir.”

Sevgili Bedriye, onursuzluğun tanımı güçlülerin -insan onurunun- tekelinde olduğunu düşünmesidir. Yaşadıklarımızı tanımlayabilmemiz için, yazgımızı bilmemiz gerekiyor. Tüm değerlerin çıkara gebe olduğu sistem(ler)de doğruluğun, eşitliğin özlemini duyumsamak bile benim gibi asılmayı göze almayı gerektiriyor. Seni öldüren zehrin ne tür bir zehir olduğunun önemi var mı? İnsan gibi her şeyin de bir başlangıcı bir de sonu olduğunu kavra. Hayatta her zaman birinciler, ikinciler, üçüncüler… olacaktır ve birincilerin etrafında ikinciler, ikincilerin etrafında da üçüncüler çıkarları için semah dönecektir. Aslolan satılmayan- ruhuyla insanın kendi etrafında semah dönmesidir. Sözün özü:  senin en büyük şansın seni sadece senin tanıman ve taşımandır.  Bu şansının kıymetini bil.

Bedriya Korkankorkmaz

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın