Felsefe Sinema

Belgesel Film Analiz / Aytül Örcün

“Bilinçli farkındalık çoğaldıkça, küçük eylemler büyük hareketlere dönüşür, ve dünya iyileşir. Ekonomiyi rekabetçi bir spor dalı olmaktan çıkarıp insanların refahı için nasıl işletiriz? Doğadaki hiç bir şey ihtiyacı olandan fazlasını almaz. Aldığı zamansa ölür. Vücuttan hakkından fazlasını alan şey kanserdir. Ve ben kanserin değil, tedavinin parçası olmak istiyorum.” (Filmden)

Yaşamak için size ayrılan ömrün sonuna yaklaştığınızı hissetseydiniz, yine de hayallerinizin peşinden gitmeye cesaret eder miydiniz? Biliyorum, son yıllarda çok fazla benzer cümle duyar olduk. Kurumsal hayatı bırakıp karavanla dünyayı gezenleri duyduğumuzda eskisi gibi şaşırmıyoruz. Ya da evrene pozitif enerji vermenin önemi çoluk çocuk, hepimizin dilinde artık. Kimi zaman kulaktan dolma duyduklarımızla, kimi zaman bilinçli farkındalıkla günlük konuşmalarımızda yer alıyor bu tür söylemler. Her şeyin enerjiden ibaret olduğu gerçeğiyle tanışana kadarsa, birçok kişi için ‘kişisel gelişim saçmalıkları’ diye dalga konusu bile ediliyor. Bu yazımda size bir ruhsal yolculuktan bahsedeceğim. Fakat aklınızda kulaktan dolma bildiklerinizle okuyorsanız, şüpheli bakışlarınızı bir süreliğine kapatmanızı isteyeceğim. Çünkü, gözlerinizi tekrar açtığınızda gerçeğe bakıyor olacaksınız. Gerçek bir hikayeye…

Her şeyimiz tamam olmasa da terk etmekten, değiştirmekten korktuğumuz konfor alanlarımız vardır hani… Daha iyisini yapabileceğimize inanmadığımız ya da korku ve kaygılarımızın ele geçirilmişliğinde kıramadığımız kabuklarımızın içinde sürer ömür. Çatlama cesaretini gösteremeyen tohumlar olarak geçip gider hayat. Ve bazen de, tam tersi olur. Bir anda alt üst olmuş bir yıkıntıya dönüverir her şey. Sen değiştirmek istemesen de yıkılanın yerine yenisini inşa etmek zorunda kalırsın. Böyle zamanlarda ise ilk yapman gereken hayatta kalmak olur. Tıpkı yazıma konu olan “Ben” belgesel filminin ortaya çıkışında olduğu gibi.

Tom Shadyac, çoğunlukla komedi filmi çeken bir yönetmen. Aman Tanrım, Çatlak Profesör veya Hayvan Dedektifi filmlerinden birini izlemişsinizdir büyük ihtimal. Jim Carrey, Eddie Murphy, Robin Williams’a yönetmenlik yapmış, dünya çapında tanınan, ünlü ve zengin bir adam olan Shadyac’ın komediden, belgeselin ciddi dünyasına geçiş filmi olan “I AM” yani “Ben” Belgesel filminden bahsetmek istiyorum. ‘Hep komedi nereye kadar biraz da değişiklik olsun’ diyerek, ya da başına bir elma düşünce karar vermemiş belgesel çekmeye. Ölümle yüz yüze gelişi hayata bambaşka bir çerçeveden bakmasına sebep olunca, asıl yapmak istediği şeyin ardından gitmeye karar vermiş bir yönetmen Shadyac.

Geçirdiği bir kaza sonrası sarsıntıdan kaynaklanan Eses hastalığına yakalanıyor. Çoğu kez depresyon ve ardından ölümle sonuçlanma olasılığı yüksek bir hastalık ve kırık bir elle günden güne ölüme yaklaşmanın acısını yaşıyor. Işığa ve sese aşırı duyarlılık, hızlı ruh hali değişimleri, kafasının içinde hiç dinmeyen çınlama eşlik ediyor yaşantısına. Geleneksel tedaviler işe yaramayınca, alternatif tedavileri deniyor. Fakat sonuç fiyasko. Bir kaç ay sonraysa ölmek üzere olduğunu hissederek ‘gerçekten ölüyorsam ne söylemek isterdim’ diye düşünüyor. Kendi ölümüyle yüzleşmek netlik ve amaç kazandırıyor ve sarsıntı sonrası belirtileri gerilemeye başlıyor. Seyahat edebilecek kadar iyileşince 4 kişilik bir film ekibi ve bir kamerayla hayatını sorgulamayı sağlayan kişileri bulmak ve iki soruyla konuşmalar yapmak için yola düşüyor. Günümüzün önemli düşünür, yazar, gazeteci ve dini liderleriyle görüşmelerine yer veriyor filmde. Onlara; “Dünyamızın sorunu ne ve biz bu konuda ne yapabiliriz?” diye soruyor.

“İstediğiniz şeylerden şüphe edin.” Mevlana (Filmden)

Belgesel deyince aklımıza öncelikle hayvanların yaşamlarını anlatan filmler gelse de, otobiyografi tadında bazen gözyaşları, bazense gülümsemeyle izlediğimiz çok kaliteli yapımlar da mevcut, bu filmde olduğu gibi. Filmde dikkatimi çeken ayrıntılardan biriyse sık sık Mevlana’ya yer veriliyor oluşu. Konuşmacılardan biri; ‘Rumi’nin tüm şiirleri kalbi açmak içindi. Sadece vücuda gelip hissedebiliyor olmanın mest olmaya yettiğini söyler Rumi. Gül varlığını dökülerek kutlar. Bulutlar da ağlayarak’ derken, Mevlana’nın sözleriyle devam ediyor: “Güle söylenip açılmasını sağlayan şey, bana da söylendi; bağrımın içinde.”

Tüm sorunların temelinde, onlara neden olan başka bir sorun olmalı sorgulaması çerçevesinde devam eden belgesel, ‘insanın gerçek doğası neydi?’ sorusuna da cevap arıyor. İş birliğinde bulunmak mı, yoksa egemen olmak mı? Demokrasiye sahip olmak mı, yoksa bir krallığa mı? Günümüz dünyasında eğitim sistemimiz rekabete dayanıyor. Başkalarını feda ederek önemli olma ihtiyacı üzerine kurduğumuz bir dünya yarattık. Yalıtılmış hayatlarımızı aşırı tüketici olarak yaşıyoruz. Oysa biz insanlar, başka insanların hissettiklerini hissetmek üzere dizayn edilmişiz. Yani bağ kurmak üzere. Eşitlikçi ve birbirimizin koruyucusu, bağ kurabilen toplum olmak için doğmuşuz. Hayvanlarla yapılan incelemelerde, işbirliği ve demokrasi temelinde hareket edişleri görüntüler eşliğinde açıklanıyor. Kuşların her bir kanat çırpışlarında, aslında ortak hareket etmek adına oy verdiklerine ve aralarında biz insanlardaki gibi bir hiyerarşi olmadığına tanıklık ediyorsunuz. Kuşların aynı anda aynı yöne uçması gibi tüm hayvan türlerinde, kanat çırpışa benzer bir oylama sistemi var. Yani, demokrasiyle yaşıyorlar liderin kararlarıyla değil. Toplulukları için karar verecek bir lidere ihtiyaçları yok.

En ilgi çeken bölümlerden biri Shadyac’la yapılan yoğurt deneyiydi. Duygusal durumun yoğurttaki bakterileri etkileyeceğini gösteren bir deney yapıyorlar. Yoğurda 2 elektrot konuyor ve olumlu ya da olumsuz düşünceler düzenekteki ibreyi farklı yönlere götürüyor. Yani, duygularımız bir enerji alanı yayıyor. Diğer yaşayan sistemler de bu enerji alanına uyumlular. Kitlesel zihnin yoğun olarak odaklanması durumunda fiziksel çevrede de değişiklikler görülüyor. Bireysel seviyede yaptıklarımız küresel çevreyi etkiliyor. Bilinçli farkındalığımızla yaptıklarımız, içinde yaşadığımız dünyayı değiştiriyor. Bu durum bilimle, parçacık fiziğiyle de örtüşüyor. Bilinç bir şekilde parçacık dünyasıyla bağlantılıyız. Kelebek etkisi yani.

Tom Shadyac da filmin sonunda kendi değişimini yaşıyor. Metrekarelerce alana yayılan kocaman evini satıyor, bir karavan parkında yaşamaya başlıyor. İşe özel uçak yerine bisikletle gidiyor. Maddesel dünyasındaki bu değişimi yaratan onun için bir hastalık olsa da, bizler illa ölümle karşılaşmayı beklemek zorunda değiliz. Asıl yöneticinin beyin değil kalp olduğunu, ve evrensel düzeyde birbirimize bağlı olduğumuzu fark etmek için hayatlarımızın alt üst olmasını beklemek zorunda da değiliz. Bu film bildiğimizi sandığımız şeyleri bilimsel açıklamalarla anlatırken hiç de belgesel ciddiyetle sunmuyor izleyiciye. Merhamet ve empatinin evrensel doğasına, insan kalbinin gizem ve sihrine yaklaştırıyor. ‘Ben bu hayatta niye varım?’ diyerek, bendeki benle konuşmalarınız başladıysa, içinizdeki Rumi’yle tanışmışsınızdır demektir. Ve kendinize giden yolda bir rehber arıyorsanız bu belgeseli izleyin derim. Ütopik, gerçek dışı, aynı zamanda bilimsel olan, hayvanlarda, bitkilerde, tüm evrendeki ortak DNA kaydının, yani sevginin gerçekliğine dokunabilmek için…
Varoluşa AŞKLA…

I Am (Ben) Belgesel Filmi

Yayın tarihi: Şubat 2011 (ABD)
Yönetmen: Tom Shadyac
Yapımcı: Dagan Handy
Senaryo: Tom Shadyyac

Aytül Örcün Laçin

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın