Öykü

Benim Kahramanım Annem/ Efe Nazım Arslançelik

O gün karar vermiştim. Benim kahramanımın Annem olduğuna; bazı kararlar aniden verilir. Bu da o ani kararlardan biriydi. Tıpkı ön sırada oturan Esra’ya aşık olmam gibi. Elindeki silgiyi öyle güzel kullanıyor öyle güzel siliyordu ki defterinde bir tek leke kalmıyordu. Benim silecek hiçbir şeyim olmasa bile, düzenli olarak Esra’dan silgi istiyordum. Çünkü bana silgiyi uzatırken öyle güzel gülüyordu ki, insanda aşık olmaktan başka bir çare bırakmıyordu. Sınıftaki bütün erkekler Esra’ya aşıktı. Ben hem Esra’nın gülüşüne aşıktım hem de Tuğçe’nin gözlerine. Zaman zamanda yan sınıfta ki Ezgiye aşık oluyordum. Çocukken insan parçalara bölünerek sever, hayatı parça parça tanır. Tüm parçalar birleştiğinde büyür. Ekleyecek parça kalmadığında yaşlanır.
Zilin çalmasına beş dakika vardı ve ben çoktan hazır olda bekliyordum. Eğer okuldan en önce ben çıkmazsam, okulun dışında bekleyen babamdan yiyeceğim hakaretlerin dozu artacaktı. Ve zil çaldı hemen dışarıya fırladım. Öyle hızlı koştum ki kimse beni görmedi. Bir ara görünmez mi oldum acaba diye düşündüm. Sonra dedim ki ‘’ulan Rıfat soyadı Yenilmez olan biri görünmez olur mu lan dedim. Olsa olsa süper kahraman olur.’’ İnsan hayal kurarken kendini ezmemeli. Adı üstünde hayal bu bugün de ben süper kahraman olayım ne olacak belki babamı döverim. Annemle gökyüzünde uçar dururuz. Hem, hayal kurup, hem koşmak, dünyanın en zor işi.Neyse ki yine okuldan en önce ben çıktım. Saate baktım bir önceki kendime ait olan rekoru kırmışım. Tam iki buçuk dakikada kapının önünde olmayı başardım. Bu babamın pek umurunda değildi. Aslında hiç kimsenin umurunda değildi. Sadece babamdan hakaret yememek için hızlı koşmak zorunda bırakılmış bir çocuğun kara komedisiydi, hepsi bu.
Babam kapının önünde her zaman ki yerinde Beyaz minibüsü ile bekliyordu. Yerdeki izmaritlere bakılırsa, herif yine erken gelmiş ve benim geç kaldığımı söyleyerek hakaretleri suratıma boşaltacaktı. Gözlerine bakmadan ‘’Merhaba baba’’ dedim. Konuşmadı. Sigarayı köklemeye devam ederken dikiz aynasından yüzüme baktı. Bana baktığının her zaman farkında olsam da kafamı sol taraftaki cama dayar ve yol boyu hiç kıpırdamazdım. Bu duruma öyle alışmıştım ki normal bir insana göre boynumu daha esnek kullanabiliyordum. Annemde pek farklı sayılmazdı. Varisleri ağrıdığından sürekli bacaklarını ovuyordu. ‘’Anne varis ilacını almadın mı?’’ dedim. Annem yüzünü yere eğdi. Bir şey demedi. Bir şey diyemediği zamanlarda çok utanıyordu. Babam olacak herif ilaç almak yerine iki bira daha fazla içmeyi tercih etmişti. Babam için biz birer tercih bile değildik. Tercih olmak bile gurur verirdi. Babamın soytarıları olarak tarihe geçmek istemiyordum. Annemi de kurtarmalıydım. Hızlıca kapıyı açıp aşağı atmayı düşündüm. Sonra bunun dünyanın en salak fikri olduğuna karar verdim. Onu aşağıya atarsam minibüsü kim sürecekti. Hemen bu düşünceden uzaklaşarak başka bir yol bulmaya çalıştım. Çocukken çok fazla bir yolu olmaz insanın ya tek başına sokaklara düşer ya da susup itaat eder. Ben bu iki yolunda yolcusu olmak istemiyordum. Üstelik tek başıma kurtulmak da istemiyordum. Annem olmadan asla dedim kendi kendime, sonra döndüm anneme baktım, gülüyordu ama acı çekiyordu. Acı çekerek gülmek nedir annemden öğrendim.
Başarılı bir öğrenci değildim. Bir ara matematiği öğrenir gibi oldum sonra bıraktım matematikten daha güzel olan Esra’yı sevmeye devam ettim. En sevdiğim ders beden eğitimiydi. Öğretmenin elindeki futbol topu öyle sıradan bir top değildi. O top birçoğumuz için umuttu. Bataklığa batmamak için tutunacak bir daldı. En başarılı olduğum tek şeydi. Babamdan total 90 ayakkabılarından istemiştim. Yine her zaman olduğu gibi birkaç bira daha fazla içmeyi tercih ettiğinden almadı. Sınıfın zengin çocuklarından Orhan bana seslenirken yeni aldığı total 90’larını gözüme sokmayı ihmal etmedi. ‘’Rıfat gelsene buraya’’
‘’Ne var lan Orhan ne oldu.’’
‘’Bizim takımda olursan sana eksi total 90’larımı vereceğim.’’
Pis pis sırıtıyordu. Gülmek ile gülümsemek arasında ince bir çizgi gibiydi suratı. Normal şartlarda kendi sınıfımız içinde ikiye ayrılıp maç yaptığımız zaman ben Asla Orhan’ın zenginler takımında olmazdım. Bizim yoksullar takımının kaptanlığı benim için çok kutsaldı. Orhanları sürekli yenerdik onlarda yediremez bize saldırırdı. Ama yine dayağı onlar yerdi. Çünkü eğer zenginsen hiç dayak yememişsindir ve hiç birini dövmek zorunda kalmamışsındır. Orhan süslü çocuktu her kavgada yüzüme vurma diye bağırıyordu. Bende inadına daha çok yüzüne vuruyordum. Büyüdüğünde tam bir orospu çocuğu olacağından hiç şüphem yoktu.
Bugünkü maç diğer sınıfa karşı ve diğer sınıf Orhanları madara edecek futbol kabiliyetine sahip, fakat Orhan da zengin ahlakından öğrendiği yenilmek istemiyorsan hile yap felsefesini kullanarak bana bu total 90 ayakkabısını vermeyi böyle teklif etti. Bana ihtiyaçları vardı. Bende bunun farkında olduğumdan yoksulluğun ahlakı çakal felsefesini kullanarak teklifi arttırmak istedim. Fakat bu bildiğiniz çakallıklardan değildi. Orhan’a şu teklifi yaptım. ‘’Eğer maçı kazanırsak bütün takım total 90’larını bizim çocuklara verecek kabul edersen sizin takımda oynarım.’’ Orhan hiç düşünmeden kabul etti. Diğer çocuklara sormadı bile. Maçı izleyenler arasında aşık olduğum üç kızda vardı. Esra, Tuğçe ve Ezgi şimdi daha çok iştahlanmıştım. Beni motive eden tüm parçalar bir aradaydı. Maçın başlamasına bir dakika kala bizim çocuklar yanıma gelerek ‘’Kaptan sana güveniyoruz çık ve kazan şu maçı’’ Dediler. Ayakkabılar için heyecandan ölecek altı çocuğun gücünü arkama alarak sahaya çıktım. Santra yapıldı ve maç başladı. Kendimi tsubasa gibi hissediyordum. Aldığım her topu herkesi çalımlayarak kaleye gitmek için kullanıyordum. Bir ara gerçekten tsubasa olduğuma ikna oldum. Benzer yönlerimiz oldukça fazlaydı. Oda sırtladığı küçük japon takımını dünya şampiyonu yapmış gen bir çocuktu. Ayrıca saçlarımızda benziyordu. Bu kadar benzerlikten sonra bu maçı almaktan başka çarem yoktu. Golleri sıralayıp, çalımları attıkça izleyenler arasındaki aşık olduğum kızlara koşuyordum. Ve son düdük çaldığında skor 11’e 3’tü kazanmıştık ve tam on gol atmıştım. Kalan tek gölü de Orhan piçine attırmıştım. Çükü gol atmak istediğini söyleyip beni ayakkabıları vermemek ile tehdit etti. ‘’son gölü ben atacağım pas ver.’’ dedi. Vermek istemesem de o pası Orhan’a verdim. Son gölün havasını Orhan alırken, bende ayakkabıların peşine düştüm. Son gölün büyüsü diye bir şey vardı. On golde atsam o sonuncu gol her zaman akıllarda kalacaktı. Hayatta böyleydi. İnsanların aklında her zaman son anlar kalıyordu. Biz hep Ronaldinho’yu konuşuruz, hatırlarız ama ona o milimetrik pasları veren adamları kimse hatırlamaz hatırlasa da Ronaldinho kadar konuşmaz. Kahramanlar vardır ama bir de görünmez kahramanlar vardır ve asıl kahramanlar o görünmeyenlerdir. Annemde benim görünmez kahramanımdı. Onu çok özlüyorum. Tsubasıyı, Ronaldinho’yu hatta Orhan’ı bile çok özlüyorum. Annem varis ağrılarına ve hayata daha fazla katlanamayıp falezlerden aşağı attı kendini, babam hala birkaç bira fazla içmenin muhasebesinde. Ben Rıfat, artık soyadım kadar yenilmez değilim.

-Hoşça kal kahramanım olan ANNEM!..

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın