Edebiyat

Bir Antrenör’ün Anıları / Ümit Metin Yıldız

Terzi Fikri ve Ordu Spor – Deneme

Antrenörlük garip bir meslek. Garip kelimesi tam uygun mu bilmiyorum ama içimden onu kullanmak geldi. Bilinçaltımda boynumuzun sürekli birilerine karşı bükük olduğu yatıyor da o yüzden mi kullandım gerçekten bilmiyorum. İşsiz kalmışsın. Akşam yatağa giriyorsun. Bir sürü kaygıyla çift kale maça başlıyorsun. Öyle hızlı hücum ediyorlar ki savunma yapacak gücün kalmamış. Golleri peş peşe yiyince sabaha karşı uykuya dalıyorsun. Sabah ayrı bir dert. Zamanı nasıl geçireceksin. Ne güzel, kendine zaman ayır, geliştir, oku sinemaya git diyerek iyi tarafından bakılabilir ama gerçekte öyle değil. Ekonomik kaygılar, benim gibi evli ve çocukların da varsa, onların gelecekleri, hanım falan derken yavaş yavaş kendine ve çevrene karşı yabancılaşmaya başlıyorsun. Değersizlik duygusu hücrelerini esir almaya başlıyor. Sürekli aynı yere gidemiyorsun. Bakışlar bir süre sonra değişmeye başlar, başlamasa dahi sen öyle hissetmeye başlarsın: Yine mi geldi bu aylak. Evde otursan o başka bir sıkıntı, kafamın içi hercümerç olmuş.

     Aynen böyle bir durum içindeyken, sabahsı Ordu spor ile anlaştık. Lig başlayalı on hafta olmuş, Ordu Spor yönetimi antrenörüyle yollarını ayırmış-kovmuşun kibarcası- ve bizi takımın başına getirmiş. Profesyonel fahişe gibiyiz, bir telefon iki görüşme, vizitemiz belli. Hayda kaygılarla dolu yatağımızdan kalkıp, ertesi gün futbolun yatağına girmişiz. Oyuncuyu tanımazsın oyuncu seni tanımaz, üç gün sonra maça çıkacaksın. Gitme kardeşim o zaman denilir de aç kalacaksın. Futbolun dili birdir diyor yönetici büyüklerimiz, seks gibidir futbol. Bundan önceki hocayla beceremediler futbolcular, biz de onlara daha iyisini getirdik. Hemen sağlıklı çocuklar isteriz ama diye ekliyorlar, dokuz ay bekleyecek zamanımız yok. O zaman çocuk ölü doğar, sakat olur diyemeden koşa koşa giriyoruz gerdeğe.

     Bu duygularla evdekilerle vedalaştım. Kızlarım hiç beklenmedik bir anda babalarının çekip gitmesine alışmaya başladılar. Büyüğü mantıklı düşünmek zorunda olduğunun farkında ona göre davranmasını öğrendi. Ya küçüğü, o bakışları yok mu “beni neden bırakıp gidiyorsun” diye soran bakışları içimi parçalıyor. Ekmek parası diyerek geçiştireyim ama zor, gerçekten zor.

    Uçak Samsun’a Çarşamba havaalanına inecek, oradan karayoluyla Ordu’ya gideceğiz. Boğazın üzerinden geçiyoruz deniz sakin hafif bir kıpırtı var suyun üzerinde. Aynı kıpırtı benim yüreğimde de var. Daha önce hiç yaşamadığım bir heyecan içindeyim. Uçak yükseldikçe İstanbul’un görüntüsü kayboldukça, içimdeki kıpırtıya sebep olan anılarım iyice su yüzüne çıkmaya başlıyor. Yeni bir işe başlamanın heyecanı değil bu. Düşünürken dahi kanıma karışan, tüm vücudumu sarıp kalbimin atışlarını hızlandıran, umut dolu bir heyecan. Sebebini çok iyi biliyorum, yavaş yavaş, telaşlanmadan bir şeyi atlamadan, kalbimden damıta damıta, her şeyi tekrar anılarımda yaşamaya başlıyorum. Uçak bulutların üzerine çıktı aşağıda anılarım kadar taze bir beyazlık yukarıda sonsuz bir gökyüzü ve güneşin ışıkları sanki anılarımın ortaya çıkmasını kolaylaştırmak istercesine içimdeki karanlığa fener tutuyorlar.

     15 yaşımdayım. Futbola yeni başlamışım. Darbenin ayak seslerini duyacak kadar büyümüşüm. Erken büyüyordu o zamanlar çocuklar. Daha güzel bir ülke, daha güzel bir dünya hayalleri büyütüyordu bizi belki de erkenden. Demokrat diye bir gazete çıkmıştı onu okumaya başlamıştım. Gazeteyi alır, Demokrat yazısı gözükecek şekilde kıvırır, koltuğumun altına sıkıştırır kasıla kasıla gururla yürürdüm. Faşistlerden korkmadığımın bir kanıtıydı bu. Biri çıkıp ne lan bu dese altıma yapacağım o ayrı konu. Emil Galip Sandalcı’yı okuyorum,en net hatırladığım yazar o. Herkesin birbirini boğazladığı günler,şartlar oluşmuş,sokaklar kan gölü. Babalar hazır bekliyorlar ülkeyi kurtarmak için. Demokrat gazetesi sayesinde bir ilçeden haberim oluyor. Yazı dizisi başlamış: Fatsa Gerçeği diye. Festival düzenlenmiş, yazar müzisyen her kesimden sanatçılar katılmışlar festivale. Can Yücel’in görüşlerini okuyorum, tüm ülkeye örnek olsun Fatsa diyor. Adamın biri belediye başkanı seçilmiş. Sağcısı solcusu, şeriatçısı laiki hep birlikte kardeş gibi yaşamaya başlamışlar. Olmaz denileni olur yapmışlar. Çamur deryaları çiçeğe, hayaller gerçeğe dönüşür olmuş. Bir resim görüyorum gazetede, belediye başkanının resmi: Fikri Sönmez, namı diğer terzi fikri. Bu kadar mı güzel bakar bir insan? Bu kadar mı sıcak olur? Bir insanın iç güzelliği suratına bu kadar mı yansır? O günden sonra Ordu şehri Fatsa ilçesi ve terzi fikri benim belleğimden gitmiyor. Orduyla yatıyor Fatsa’yla kalkıyorum. Terzinin cemali gözlerimin önünden gitmiyor. Düşlerimde belediye başkanı oluyor ilçemde Fatsa’yı yaratıyorum.

     Daha güzel bir dünya hayalinin gerçekleştiği, somut bir hale büründüğünün kanıtı oluyor Fatsa benim için. Bir sevgiliye tutulmuş gibi sarılıyorum bu gerçeğe. Ve ölesiye merak ediyorum Fatsa’yı ve oradaki yaşamı.

    Ortalık kan gölüne dönmüşken, Fatsa da ki bu güzellik batıyor muktedirlere. Fatsa’ya orduyu yığıyorlar. Fatsa direnemiyor ve düşüyor. Sonrası o zor ve meşum günler. Terzi Fikri tutuklanıyor, günlerce işkence görüyor ve insan sevgisiyle dolu yüreği bir gün cezaevinde duruyor. Darbe tüm ülkeyi açık cezaevine çeviriyor. Teslim alıyor herkesi. Ben acılarla daha çabuk büyümeye devam ediyorum. O kara günlerde, en umutsuz anımda dahi, içimdeki terzi fikri bütün söküklerimi dikiyor güzel elleriyle. İnsanların cehennem ateşinde yandığı o günlerde Fatsa benim küçük dünyamın cenneti oluyor. Kara eylül tüm kentleri karanlığa mahkûm etse de Ordu ve Fatsa benim hayalimde hep ışıklar içinde parlıyor.

     Ben şimdi üzerinden yıllar geçtikten sonra hayalimde hep yaşattığım bu cennete gidiyorum,içimde yaşayan naifçe bir umudu hala taşıyarak. Zaman ne kadar geçerse geçsin, ben o günlerden bir iz bir anı bulacağımdan o kadar emin olarak. Bir arkeolog sabrıyla çalışır, tırnaklarımla kazıya kazıya o günlere ulaşacağımdan emin olarak.

   ‘Koltuklarınızı dik, masanızı kapalı duruma getirin’ anonsuyla kendime geliyorum. Samsun Çarşamba havaalanına iniyor uçağımız. Kulüpten gelen bir görevlinin kullandığı taksiye binerek Ordu’ya hareket ediyoruz. Arabanın içinde sağır edici bir sessizlik var, kimse tek kelime konuşmuyor. Benim heyecanım git gide artıyor. Sessizlikten kalbimin atışlarını duyacaklar diye korkuyorum. Mola yerine kadar böyle devam ediyor. Garson Samsun pidesini överek açık mı istersiniz kapalı mı diye soruyor. Benim beyin eski günlerin anılarından kendini kurtaramamış, açık faşizm kapalı faşizm tartışmalarını anıyor. “Açığı da kapalısı da anamızı ağlatmışlar” diyorum garsona, salak gibi suratıma bakıyor. Çaylarımızı içip yola devam ediyoruz. Fatsa’ya ne kadar kaldı diyorum şoföre sesimin titremesini engelleyerek. 12 km kaldı hocam diyor.”12 Eylüle yaklaşır gibi yaklaşıyoruz desene” diyorum. “Anlayamadım.” diye sorunca, boş ver diyorum saçmalıyorum. Fatsa tabelasını görünce heyecanım dizginlerinden kurtulmuş at gibi kontrolümden çıkıyor. Fatsa’dan geçiyoruz Allahım! İnsanlara bakıyorum sanki tanıdık biri çıkacakmış gibi. Belediye binasını soruyorum sanki terzi fikri içindeymiş gibi. Geçmiş bugün birbirinin içine girmiş toparlayamıyorum. Terzi Fikri’yi sökükleri dikerken düşlüyorum. Başkanlık masasında otururken kapıdan giren garibe, gözlüğünü burnuna doğru düşürüp bakışı gözümün önüne geliyor. Oysa gözlük takıp takmadığını bile bilmiyorum. Burada kavga yok kardeşlik var diyen halkın üzerine toplarla tüfeklerle polisle askerle savaş uçaklarıyla saldıranları düşünüyorum. Ne oldu? Bitirdiniz, yok ettiniz, dünyayı cehenneme çevirdiniz de ne oldu. Size mi kaldı dünya?..

Terzi Fikriyi soruyorum şoföre içimde küçük de olsa bir umut tanır mısın diye. Bu saatte açık terzi bulamayız hocam diyor ben yarın hallederim Ordu’da. Kalbimdeki bütün dikişler patlarcasına sökülüyor. Yok, sağ ol diyorum, bendeki söküğü dikecek terzi kalmadı maalesef.

    Araba tesislerin önüne yanaşıyor yavaşça. Bavullarımı alıp kapıdan içeriye girmek üzereyken mıhlanmış gibi kalıyorum.  Ordu Spor Kemal Yazıcıoğlu tesisleri. Kıpırtısız durmuş DAL mışım. Derin Araştırmalar Labaratuarının başındaki adamın ismini vermişler tesislere. Ben terzi fikri den bir anı bir iz bulabilir miyim diye hayal kurarken DAL gurubunun başıyla karşılaşıyorum. Hemen telefona sarılıp dayımı arıyorum. Terzi Fikri’nin arkadaşı olan dayımı. Dal grubunun işkencelerinden geçmiş onca acıdan sağ çıkmış olan dayımı. Anlatıyorum her şeyi ne yapayım diye soruyorum. DAL içeri yeğenim diyor siktir et. Dal değildir önemli olan köktür gövdedir. Onu söküp atamadıktan sonra dalın ne kıymeti vardır.

     Yıllardır içimde yaşattığım tüm hayallerimi bir çırpıda öldürerek kapıdan içeriye giriyorum. Ordu Spor da ömrümün çok uzun olmayacağını bilerek

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın