Öykü

Bir Kısa Öykü/ Ali Özenç Çağlar

Kuduz Aşısı

Bu gün çarşamba Akhisar’ın pazarı. Sağnak halinde yağmur yağıyor. Köylüler arabaları, eşeklerinin sırtındaki yükleriyle ağır ağır istasyon caddesinden şadırvana doğru ilerliyorlar. Doktor Cevdet Bey’in muayenehanesinin önünde birkaç yaşlı birikmiş doktorun gelmesini bekliyor. Mecidiyeli ‘Mustafendi’ Oğlu Sebahattin (Uysal) ‘ın elinden tutmuş yeni devir aldıkları Birlik Eczanesi’ne gidiyordu.

Dün akşam dükkandan ayrılırkenKöfteci Ramiz, Ahmet Zogo’ya:

-Ahmet Çocuklara dikkat et kuduz varmış. demişti.

-Ne kuduzu bre?

-Ben de bu gün dükkandaki köylülerden duydum.

-Sağ olasın. deyip evin yolunu tutmuştu Zogo.

Vedat, Erdinç’in önünden koşarak gidiyordu. Nalıncı Halit’in dükkanın önünde iki uyuz köpek birbiriyle dalaşırken Zogo bağırdı.

-Çocuklar koşmayın beni bekleyin!

-Niye baba? diye, küçük olanı soruyordu.

-Oğlum kuduz köpek varmış dikkatli olalım.

Oğlanlar tedirgin oldu ve Vedat hemen kardeşinin elinden çekti. Ahmet Zogo omuzlarında haftanın yorgunluğu ile çocukların yanlarında yürüyordu.

Küçüğün elinde, evde annesinin yaptığı bezden bir torba, Vedat’ta ise tahtadan bir okul çantası vardı. Telaşlıydılar. “Kuduz” kavramı onların içine korku salmıştı. Okul bahçesine girdiklerinde diğer çocuklar da yine aynı konuyu konuşuyordu.

Şişko Salim şöyle diyordu:

-Vallahi annem görmüş bir köpek bir çocuğu kolundan yemiş.

-Oğlum birkere ona “yemiş” demezler, “ısırmış” derler.

-Neyse işte canım.

-Ama sen de sabah sabah çok atıyorsun yav. Kim, nerde görmüş köpeği?

Kuvruk Recep konuşurken kızaran yüzüyle:

-Sahi ben de duydum hatta üç kişiyi ısırmış. diyerek destekliyordu ötekini.

-Çocuklar haydi sınıfa, zil çaldı duymadınız mı? Seslenense öğretmendi.

Çocuklar aralarındaki hararetli tartışmadan dolayı zilin sesini duymamışlardı.

Öğretmen kara tahtaya büyük harflerle kocaman bir ‘KUDUZ’ yazdı. Sınıftakilerin hepsi dikkat kesildi. Vedat ile Erdinç birbirlerine baktılar. Demek Köfteci Ramiz’in babasına söyledikleri doğruymuş.

-Çocuklar, kuduz aşısı çıktığından beri artık kuduz hastalığı bizler için tehlikeli olmaktan çıktı. dedi öğretmen.

-Peki öğretmenim bu hastalık öldürücü mü? Konuşan İbrahim’di; Bulacanların İbrahim; o, sınıfın en büyüğü idi.

-Hem de çok tehlikelidir, dedi öğretmen: Eğer aşı vurulmazsak hasta kırk gün içinde öldürürmüş, haberiniz olsun..

Burası üç sınıflı bir kasaba okuluydu. Ancak Kuduz dersi münasebetiyle bu gün tüm çocuklar bir sınıfta ders görüyordu.

Dışarda yağmur dinmiş, güneş açmıştı. Sınıftaki çocuklar kuduz korkusundan zil çaldığı halde bahçeye çıkmıyordu.

Öğretmen:

-Çocuklar, ikinci derste sizlere kuduz aşısını anlatacağım haberiniz olsun. Teneffüs biter bitmez sınıfta olun.

Çocuklar merakla:

-Olur öğretmenim!-

-Tamam öğretmenim!

-Abi benim çişim var. Son konuşan Vedat’ın kardeşi Erdinç’ti.

Büyük bir gürültüyle çocukların hepsi bahçeye akın etti. Onlar şimdi bahçedeki kırmızı gelinciklerin, papatyaların, uçuşan kelebeklerin arasında yuvarlanıp oynuyorlardı. Oysa ıslak çimler hala kurumamıştı bile. Fakat kimin umrunda.

Zil sesiyle sınıfa ilk gelen Bulacanların İsmail ile Vedat oldu. Erdinç, gömleğinin ön kısmı ve pantolonun paçaları ıslanmış vaziyette geldi. Suçlu suçlu duruyor fakat abisinin yüzüne bakmıyordu.

Öğretmen bu kez “KUDUZ” un yanına “KUDUZ AŞISI” diye yazdı ve öğrencilere dönerek:

-Çocuklar Kuduz Aşısı’nı kim buldu biliyor musunuz? diye sordu. Kimseden ses çıkmıyordu.

En köşeden Nalbant Ali’nin torunu Cemil parmağını kaldırdı. Öğretmen de çocuklar da şaşırmıştı. Çünkü Cemil, sınısın en tembeliydi ve öyle kolay kolay parmak kaldırmazdı.

-Söyle bakalım Cemil, Kuduz Aşısı’nı kim buldu? dedi öğretmen.

-Annem öğretmenim. demez mi.

Çocuklar da öğretmen de gülmeye başladılar.

-Peki oğlum nasıl oldu bu iş?

Cemil yutkundu, kafasını kaşıdı; muzip muzip de gülüyordu.

-Öğretmenim, ekmek aşını annem buldu ve çok da güzel yapıyor; çok da güzel yapıyor. Ben dedim ki, belki “Kuduz Aşısı”nı da annem bulmuştur.

-Şuna bak dangalak. dedi, sınıftan biri.

Bir diğeri ise:

-Öğretmenim bu çocuk doğru söylemiyor.

-Vallahi yalan. Onun annesi ekmek aşı bile yapamaz.

-Susun çocuklar gürültü istemiyorum.

Çocukların sesi yeniden kesildi ve öğretmen konuyu anlatmaya başladı:

-Çocuklar, Kuduz Aşısını 1822 yılında bulan Lui Pastör adında bir Fransız bilim adamıdır.

-Öğretmenim nasıl bulmuş?

-Öğretmenim nerde bulmuş?

-Öğretmenim, arasak biz de bulabili miyiz? demeye başladı çocuklar.

Öğretmen tekrar sesini yükselterek bağırdı:

-Çocuklar lütfen. Eğer susmazsanız anlatmayacağım.

-Tamam öğretmenim.

Sınıf tekrar sessizleşti ve öğretmen anlaşılır bir dille konuşmaya başladı:

-Çocuklar, bir gün mesleği kimyager olan Lui Pastör’e kuduz bir köpek tarafından 14 yerinden ısırılmış bir çocuk getirmişler. Patör, bulduğu aşıyı daha önce hiç insanlar üzerinde denememiş. O yüzden önce tereddüt etmiş. Fakat yanındaki doktor arkadaşları: “Bu çocuk sen aşıyı vurmassan ölecek ama vurursan çocukla birlikte bundan böyle bütün kuduz hastası olan çocuklar yaşayacak.” demişler ve Pastör çocuğa aşıyı yapmış. Aşı, çok etkili olmuş. Dünyadaki buluşlar içinde Lui Pastör’ün aşısı bilim alanında bir devrim olarak kabul edilmiş. O yıldan sonra, bu ölümcül hastalığın da böylece önü alınmış olmuş. Yani, hem o çocuk, hem de ondan sonraki bütün kuduz hastalar kurtulmuş. diyerek, bitirmiş sözü öğretmen.

Sınıftaki tüm çocukların yüzlerinde onları rahatlatan bir sevinç,  gülümseme belirmiş. O sıra zilin de çalmasıyla, çocukların hepsi koşarak bahçeye çıkmışlar. Dışarıda, onları gelincikler, papatyalar ve kelebekler, bekliyormuş. Mevsimlerden de baharmış zaten. Bütün sınıf, neşe içinde dağılmışlar okul bahçesini…

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın