Öykü

Bir Olay Öykü/ İsmail ve Ömer Ağa/ Ali Özenç Çağlar

İsmail ve Ömer Ağa’nın 1900 yıllarıdır. Osmanlı tüm dünyada güç yitirmekte ve hızla çöküşe doğru gitmektedir. Balkanlar bu tarihlerde adeta bir kazan gibi kaynamaktaydı. Avrupa, Birinci Cihan Harbi’nin taşlarını döşeme telaşı içindeydi çünkü. Yer yer ayaklanmalar vuku bulmakta, bastırma hareketleri yetersiz kalmakta, huzursuzluk tüm bölge insanını sarmaktaydı. Halklar, azınlıklar şaşkın, ekonomik gücü yetenler, yetmeyenler, varını yoğunu satarak bulundukları yerleri terk etme telaşındaydılar. Bu bölgelerde yaşamak artık bir beceri işidir. İçlerinde en huzursuz kesimi ise orada hayatlarını sürdüren Balkan Türkleridir. Osmanlının zayıf düşmesi en çok da onları perişan edecektir. Birlikte yaşadıkları komşuları, Yunanlılar içinde iyi geçinenler olduğu gibi, kendilerine diş bileyenler de vardır. Osmanlının buraları terk etmesi durumunda artık buralarda Türklerin nefes almaları olanaksız hale geliyordu. Herkes kısa vadede göç üzerine planlar yapmaktaydı. Göç kapıdaydı yani. Ömrü yeten bir gün mutlaka doğduğu bu toprakları terk etmek zorunda kalacaktı. Bunu çoğu insan şimdiden kabullenmiş gibi görünüyordu..

Orada yaşayan köklü Türk ailelerinden biri olan Fevzi Bey de işte bunlardan biridir. Ne var ki, bölgeyi saran kara bulutların aksine onların içinde yanan bir umut ışığı vardı. Bu ışık ki, tüm kötümserliğe direnecek güçte ve en önemlisi de iki kişilik aileyi en acılı anlarda bile gülümsetecek boyutta olmasıydı. Fevzi Beyin evinde gözle görünür bir telaş, mahçup bir hazırlık vardı. Çünkü eşi, Hatice Hanım hamileydi ve artık doğum günü de yaklaşmıştı. Fevzi Bey, sürekli kendi gibi güçlü, kuvvetli bir erkek evladının düşünü kurmaktaydı. O, topraklarının, bağın bahçenin başına geçecek, onları çekip çevirecek beceriye sahip olması için oğlunu kendi yetiştirecektir. Onun oğlu cesur, cesaretli, aklı başında zeki biri olmalıydı. Öyle ki, kısa zamanda yandaşlarının arasından sıyrılmalı, Ravika Köyünde ve hatta Drama’da parmakla gösterilmeliydi. Fevzi Beyin bundan hiç kuşkusu yoktu. Eğer o oğlan onun tohumundansa, tabi ki onun gibi olacaktı.

Zavallı Hatice Hanım ise korkular içindeydi. Kadıncağızın korkusu ise, “ya bebek kız doğarsa” kuşkusundan kaynaklanmaktaydı. O zaman Fevzi Beyin yüzüne nasıl bakacaktır. Ama karnı öne doğru sivridir ve komşularından Kosta’nın karısı Mariya, “Kız Hatice, more bu çocukçağız oglan olacak galiba!” demekteydi. O yüzden Hatice Hanım en çok da Mariya’nın deneyimine, öngörüsüne güvenmekteydi. Çünkü onların yedi çocukları vardır ve dördü oğlan, üçü kızdı. “Eh, bunca örnekten sonra tabi ki yanılmayacaktı kadın.” diyerek, kendini teselli ediyordu.

Ve bir gece sabaha karşı Hatice Hanımın sancıları tuttu. Fevzi Bey uzun paçalı uykuluğunun üzerine kıl pantolonunu çekerek fırladı dışarıya. Bereket Ebe pek uzakta değildi. Karşı sokakta, Andiriko’nun damın karşısında oturan Hüsrev’in karısı, Sağır Cemile idi. Kapıyı sertçe çaldı adam. Fevzi bey hemen kapının ardındaki taşlıktan ses aldı. Bu iyiydi işte:

-Geldim, geldim, patlama. Gene hanginiz doğuruyor a orospucuklar!

-Cemile Ana çabuk ol! Ben Fevzi. Bizim Hatice’nin sancıları tuttu!

Yarısı teneke, yarısı kırık dökük tahta parçalarından yapılmış kapıyı gürültüyle açtı Cemile kadın. Yüzü, yeni közlenmiş patlıcanı andırmaktaydı. Zayıf, uzun, başına sardığı örtüsünün kıyılarından uçuşan beyazlaşmış saçlarıyla, gülmeye çalışan özürlü bir yüzle konuştu:

-Ay evladım. Sen miydin? Kusuruma bakma. deli deli kapıya vurunca ben de öyle patavatsızca konuşuverdim işte.

-Ziyanı yok Cemile ana, hadi hazırsan hemen gidelim. diyerek. Yine aynı telaşla gerisin geri eve, Hatice Hanım’a yetişmeye çalıştılar.

Zavallı kadın sancıdan var gücüyle bağırmaktaydı. Sesi sokak kapısının dışına kadar taşıyordu. Fevzi Bey nedense korkuya kapıldı. Şimdi doğacak oğlunu(?) değil de, çok sevdiği karısı Hatice’yi düşünüyordu. Hatice onun her şeyiydi. Onsuz asla yapamaz, asla var olamazdı. Sırtı terlemeye başladı. İçi sıkılıyor, saç dipleri terliyordu. Cemile kadının doğuma girmesi on beş dakika olmasına karşın, adama on beş ay gibi gelmişti. İki de bir gidip oda kapısını dinliyor, sonra gelip indirmenin altında geziniyor, bahçeye çıkıyor. Ama içindeki o korkuyu bir türlü yenemiyordu. Nihayet içerden bir “ıngaaa!” sesi geldi. Adamın korkusu, heyecanı birden sevince dönüştü. Yüzünü istem dışı kapatıp, ovuşturarak önce gülmeye, daha sonra da sevinç gözyaşları dökmeye başladı. Ebe, Cemile kadın beyaz bir yastık örtüsüne sarılmış kedi yavrusu büyüklüğündeki bebeği Fevzi Beye getirdi. Fevzi Bey, ellerini uzatıyor, geri çekiyor, tekrar uzatıyor. Bir türlü çocuğu kucağına nasıl alacağını bilemiyordu.

-Artık Müjdemi isterim Fevzi Bey. Nur topu gibi bir oğlunuz oldu. Allah uzun ömürler versin!  Adam, ellerinin ucuyla gözyaşlarını silerek bebeyi kucağına aldı. Bebeğin derisi pembe ile kırmızı arası ve kırış kırıştı; yeni kesilmiş uzun göbeği yan tarafa sarkmış olan çocuk, ciyak ciyak bağırıyordu. Adam bu canlıyı yüreğine bastırdı, yüzünü hasretle kokladı. Artık huzurluydu ve tüm korkuları dağılmıştı. Hatice Hanım ise içerde ağır loğusa haliyle yorgun, çoktan derin uykuya dalmıştı.

1900 yılı hala bitmemişti. Fevzi Bey daha o gece sabaha karşı, çocuğun kulağına ismini okudu. Bu ad İsmail’di. Drama’nın Ravika Köyü’nde yeni bir canlı hayata Merhaba! demişti.

Ancak, hayat hiçbir zaman tek düze değildir. Çünkü her şanslı süreç birçok şanssızlıkların gri renkleriyle örüle gelir. İsmail için de değişmemişti bu kural. O doğduktan birkaç yıl sonra annesi Hatice Hanım öldü. Basası ikinci bir evlilik yaptı. 1910 yılında seferberlik ilan edildi ve Fevzi Bey askere çağrıldı. İsmail ile ondan sonra dünyaya gelen kız kardeşi Fatma, üvey ananın eline kaldı. Tabi en kötüsü de Fevzi Bey’in bir daha savaştan geri dönmemesiydi. Üvey ana, bu çocukları daha fazla bakamayacağını söyleyerek her iki kardeşi de sokağa attı. İki kardeşte yokluk içinde var olma mücadelesi vermeye başladılar. Hayat zordu. Bir süre akraba, eş dost yanında kaldılar. Fakat yaşamın yükü gün geçtikçe biraz daha ağırlaşır olmuştu. Bir anda koca dünyada sahipsiz kalmışlardı… Mahalledeki diğer çocuklar bunların zayıf ve kimsesiz olduklarını bildikleri için sürekli rahatsız ediyorlardı. İsmail güçlü kuvvetli bir çocuk olmuştu. Tam da babası Fevzi Bey’in düşlediği gibiydi. Ne var ki şanssızlık peşlerini bırakmıyordu.

Bir gün kardeşiyle sokaklarda gezinirlerken bir grup Yunanlı serseri genç bunların önlerini çevirdi. İsmail korkusuzca diklendi karşılarında. Ama onlar birkaç kişiydi. Berduşların amacı, İsmail’in başındaki kırmızı fesi alıp, onun yerine, Yunanlıların giydiği serpuşu geçirmekti. İsmail, önce kardeşi Fatma’nın oradan uzaklaşması için işaret verdi. Kız durumu kavramıştı. Ama abisini de orada bırakmak istemiyordu. İsmail, tekrar kaş göz hareketiyle kızı yollamayı başardı. Fatma, az uzaktan itişip kakışmaları izlemek için bir dirseğin ardına gizlendi. Eğer onlara uzak olmazsa, belki abisine yardım da edebilirdi. Saldıran çocuklar dört kişiydi. İçlerinden sadece biri onun rakibi olabilirdi. O da demirci çırağı Eugene. Ancak oğlanın bir gözü kördü. Ocaktan sıçrayan bir kor, yıllar önce çocuğun gözünü kör etmişti. Diğerleri, Georgy, Vasili, Denis, bir vuruşta yıkabileceği çocuklardı. Ama hepsi de korkusuzlardı. İsmail etrafını çevreleyenlerin ortasına düşmemek için aniden sıçrayıp sırtını yakınındaki duvara verdi. Aynı anda aklına yan cebindeki çakısı gelmişti. İsmail birden çakıyı fora edip, üzerlerine hamle yaptı. Ne olduysa işte o sıra oldu ve en önde ona vurmaya çalışanlardan Vasili’nin yüzünü savurduğu çakı boydan boya kırmızı bir şerit gibi çizi verdi. “Anam yandım!” diyen çocuğun bağrışıyla birden ortalık karıştı. Mahalleden gürültüyü duyan oraya koşmuştu. İsmail bu kargaşadan faydalanıp aradan sıyrılarak ara sokaklarda kayboldu. Hala arkadan bağrışlar geliyordu. Ardından birinin gömleğini çekiştirdiğini hissetti. Sertçe dönünce korkulu gözlerle bakan kardeşi Fatma’yı fark etti. Hemen elini tutarak hızlıca oradan uzaklaştılar.

Olaydan sonra on yedi gün çeşitli yerlerde saklanarak yaşamaya çalıştı İsmail; Fatma sürekli onun gizlendiği yere yiyecek getiriyordu. Dar zamanında Fatma onu hiç bırakmadı… Olaya kolluk kuvvetleri, Yunanlı gençlerin aileleri de karışmış, her yerde İsmail’i arıyorlardı. İsmail’in yakınları genci uyardılar: “Bunların şakası yok, seni buldukları yerde öldürecekler!” diyorlardı. Artık olay sokak kavgasından çıkmıştı. Sonunda İsmail kararını aldı. Buralarını terk edecekti. Gittiği yerde yerini sağlamlaştırdıktan sonra da Fatma’yı yanına çağıracaktı. İki kardeşin şimdiki planları buydu. Önemli olan sınırı çıkasıya kadar karşı tarafın eline geçmemekti. Bu süreçte eş dost çok yardımcı oldu İsmail’e.

Bir gün büyük bir gizlilik içinde yakınları İsmail’i Dedeağaç’a getirdi. İsmail Rum sandalcı ile 250 sarı altına anlaştı ve o hiç bilmediği topraklara yelken açtı. Enez’e vardı. Toplamda, tam 21 günlük yolculuğun ardından İstanbul’a vardı. İsmail, tren raylarını takip ederek, Yunanistan’dan göç eden çoğu Türk’ün, yerleştiği Adapazarı’na kadar gitti. İsmail burada yaşamaya başladı. Bir müddet sonra Zengin bir ailenin kızı olan Zeliha Hanım ile evlendi. Dört çocuğu oldu. Ancak çok küçük yaşlarda hepsi de öldü. Daha sonra Yıldız ve Sadiye isimli iki kızı daha oldu… Burada tütün işi yapmaya başladılar. Sonradan burayı da terk ederek Akhisar’a taşındılar. Elindeki parayla Kayalıoğlu’nun altında, eski Meteorolojinin oralarda birkaç dönüm yer alıp, kendi imkânlarıyla iki göz oda, mutfak vs. yaptı ve evin etrafını da çitle çevirdi. Bu küçük yerde yaşamaya başladılar. Yerleşmişti yerleşmesine ya, aklı hâlâ Drama’daki köyünde, orada kalan kız kardeşi Fatma’daydı. O kadar üstelemesine karşın Fatma gelmemişti Türkiye’ye. Köyde kalan hısım akrabanın yardımıyla evlendirilmişti orada. -Bu haberi de yine onların yakın köylerinden göç eden bir tanıdığından öğrenmişti- Şu an aç mıydı, tok muydu, mutlu muydu, mutsuz muydu, bilemiyordu? Bu koşullarda Drama’dan haber almak da çok zordu.

İşte böyle, bazen insanlar çaresiz kalıyorlardı. Ne kadar seversen sev, ne kadar istersen iste, onlara yardımcı olamıyordunuz…

İsmail çalışkandı biriydi. Marangozluk,  arabacılık yapıyor, zeytin, pamuk taşıyordu. Tütüncülüğü iyice geliştirdi. Öyle ki, zaman oldu, yüz dönüm tütün ekecek duruma geldi. O sıralar bu çok iyi bir başarı sayılıyordu. Ne var ki, iyi günler fazla sürmedi. Bazen rüzgâr tersine eser ve siz buna mani olamazsınız;  tütünleri maviküf hastalığına yakalandı ve İflas ettiler. Yıl 1938. Ülke karışık, kolay kolay iş bulmak şans işiydi. Genç adam, eşini ve çocuklarını bırakarak ver elini Erzurum. Ne var ki burada da kendine göre bir iş bulamaz. Oradan Adana’ya geçti. Adana’da da zorlanıyordu. İsmail çaresizdir.

Sonunda genç adam bir demircinin yanında iş buldu. Sahibi altmış yaşlarında bir ihtiyardı. Hemen adamın dükkânını derledi topladı. Gelen hiçbir işi geri çevirmemekte ve hepsinin üstesinden gelmekteydi İsmail. Yaşlı Demirci Ustası memnundu. Gün gün dükkânın müşteri sayısı artıyordu. Ustanın yüzü güler oldu. Bir gün oranın zenginlerinden sayılan bir çiftçi geldi. Ortanın üzerinde boyu ile, yapılı bir adamdı gelen. Babacan gülüşü vardır çiftçinin. O bölgede pamukçuluk yapmaktaydı. Ayrıca Ege’den de yine pamuk ve zeytin alıp, burada işlemekteydi. Usta yer gösterdi gelene, çay söyledi. Gelen, şöyle bir dükkânın içinde göz gezdirdi. Her yer düzenli, derli toplu. Pamuk çapaları, sabanlar, tırmıklar, araba tekerleri vs. Mallar dükkânın önüne kadar taşmıştı. “Hayrola Usta bu ne hal? Vallahi maşallahın var. Sen galiba işi büyütmüşsün.” dedi adam. “Evet, haklısın Ömer, Ege’den yeni bir usta aldım yanıma. Maşallah pek becerikli çıktı. İki haftada dükkanın işleri ikiye katlandı.” diye, yanıtladı çiftçiyi. İsmail de ustasının işaretini alarak kapıdan karşıdaki kahveciden iki kahve söylerdi. Sonra, onlara doğru yürüdü.

Demirci Basri Usta’nın konuğu:

-Gel hele, gel bakalım. Biraz sohbet edelim seninle. diyerk, genç adamı yanına çağırdı..

İsmail, utangaç, sokuldu; bir yandan da belindeki kirli beze ellerinin terini silmeye çalışıyordu; yanlarına:gelince, ustasının alıp uzattığı yarım tenekenin üzerine oturuverir. Dükkân yanık kömür ve ter kokuyordu.

-Merhaba. Siz de hoş geldiniz Ağam. Burada “Ağa” sözcüğünün belli bir ağırlığı vardır çünkü.

-Sen nereden geldin buralara böyle?

-Ben Akhisarlıyım. Bilmem bilir misiniz? Manisa-Akhisar yani.

-Ne, Akhisar mı? Ah, ah, çok iyi bilirim. Hiç inmedim gerçi oralara ya, neyse. Ama İzmir’e gitmişliğim vardır. Fakat Akhisar benim için bir başka anlam taşır oğul.

-Benim oralarda bir tanıdığım var.

-Yoksa bir yakınınız mıydı?

-Hayır! Yakınım değil. Ama uzağım da değildi. Benim orada bir Arabacım var evlat. Aldığım bütün pamukları, zeytinleri hep o taşır. Söylenilen yerden malları alır, ta istasyona hep o yetiştirir. Şimdiye kadar işini de hiç aksatmamıştır doğrusu. Yüzünü henüz görmedim, kendisini de tanımam. Ama benim ona kocaman bir gönül borcum var. Çünkü o adamın, bana kadar taşıdığı olumlu bir enerji olduğunu hissediyordum. Şans mı, iyimserlik mi desem, bilemiyorum. Çünkü yüklediği tüm malları şimdiye kadar hiç zorlanmadan işledim ve sattım. Senin anlayacağın o Arabacı kardeşim bana çok para kazandırdı.

İsmail gülümsedi, hafif kıpırdadı oturduğu yerden; inceler gibi adamın yüzüne baktı. Yüz tanıdık değildi aslında. Ama söyledikleri tanıdıktı.

-O arabacının adı nedir ki Ağam? dedi bir solukta.

-Canım ismini ne yapacaksın. Akhisar’da kim bilir kaç tane İsmail vardır? Ama dur, şimdi hatırlarım. diye, yanıtladı soruyu adam. Öksürerek, genç adamın omzuna dokundu:: “İsmail. Evet evet, İsmail. Orada ona Fevzi Bey’in İsmail derlermiş. Çok becerikli bir adamdı canım, çok. Hani öyle böyle değil!

Bizim genç adam yine mahçup, sıkılgan bir vaziyette:

-O İsmail benim, Ağam. dedi, karşısındakine.

Adam şaşkınlıktan öksürüğe tutulup sarsılırken fincanı filan elinden düşürdü:

-Deme yahu? Peki, senin baban kim?

-Fevzi Bey Ağam. “Dramalı Fevzi Bey”. derlerdi benim babama. Çoktan rahmetlik oldu tabi. Hemen yüreği kabardı babasını anımsayınca; gözleri yaşardı.

Dükkân sahibi yaşlı, Basri Usta şaşkınlıkla onları seyretmekteydi… Ağa, İsmail’in eline sarıldı: “Bak evladım, Ben buradayım. En küçük bir sıkıntın, bir ihtiyacın olursa, ilk arayacağın adam ben olmalıyım. İki elim kanda da olsa, sana desteğimi esirgemeyeceğim. Bunu böyle bil!”

Adana’da günleri su gibi geçip gidiyordu. Ancak İsmail’in durumunda bir değişiklik olmadı. Burada fazla para kazanamıyordu. Bir müddet sonra orasını da terk etmek zorunda kaldı ve yine yollara düştü. Bu sefer, ver elini Hatay – İskenderun. Bu kent geçmişi, antik tarihsel değerleri açısından oldukça zengin ve hareketliydi. Aslında. Kentin tarihini bilmeden bu coğrafyayı tanımak olanaklı değildir. Buraları bilmek, tanımak, kuşkusuz her insanın kültürel zenginliğine de büyük katkıda bulunabilir.

Kentin kuruluşu tarih öncesi devirlere dayanmaktaydı. Karaağaç mıntıkasında Telli Köy adını taşıyan höyükte Mc. Evan`ın bulduğu bazı çanak çömlek parçaları buranın antik çağ öncesi yerleşime açıldığını göstermekteydi. Kayıtlara bakılırsa, M.Ö: 2000`li yıllarda burada Hititler`e bağlı Kadu Beyliği`nin kurulduğu bilinmektedir. ( Kadu, Hitit`çe de körfez anlamına gelmektedir.) Yine  MÖ. 1200`lü yıllardan önce Fenikeli`ler burda “Myriaydus” adıyla bir koloni kurarlar. Sonra, burası M.0. 1200`den sonra merkezi Reyhanlı (Kurulu) olan geç devir Hattini Krallığı’na bağlanır. MÖ. 7. yüzyılda Türk asıllı bir millet olan Hurriler`in eline geçen İskenderun ve çevresi, 6. yüzyılda Perslerin eline geçmiştir. İskenderun, gerçek anlamıyla  MÖ. 333 yılında, Asya seferine çıkmış olan Büyük İskender tarafından kurulmuştur. O zamanlar asıl adı “Alexandreia” idi.

Roma ve Sonrası: Roma hakimiyeti başladıktan sonra, İranlıların istilasına uğrayan kalesi tahrip edilip, yeniden inşa edilen şehrin adı Peutinger tabularında bu bölgede cüzzam hastalığı yayılmış olduğu söylentileriyle Alexandreia Scabiasa olarak gösterilmektedir. Nihayet yine düzeltme amacıyla 4. yüzyıldan itibaren “Küçük İskenderiye” de denilmiştir. Kalesi muhtemelen Abbasi halifesi tarafından yeniden inşa ettirilir. İslam kaynaklarında ismi İskenderiye, İskenderun olarak geçen şehir Doğu Roma İslam rekabeti sırasında defalarca el değiştirmiş Büyük Selçuklu Devletine, sonra da Eyyûbiler`e geçmiş; Birinci Haçlı seferi sırasında Tancrede tarafından zapt edilmiştir (1097). Antakya Dukalığının Mısır Memlük Devleti tarafından ortadan kaldırılması üzerine 14 ve 15. yüzyılda bu bölge Memlükler`in Halep valileri ve bazen de Dulkadirliler emirliğinin nüfuz sahasında kalmıştır.

İskenderun, işte böylesine zengin bir tarihe sahipti. Birçok halk, azınlıklar bir arada yaşamayı tarih içinde öğrenmişlerdi. Bu gelenek ülkenin diğer kentlerde olmadığı kadar Hatay ve İskenderun’da sürmekteydi… İsmail, burasını kısa zamanda benimsemişti. Şansı da yardım etmiş olmalı ki, güzel bir iş buldu. Bulduğu iş, onun da sevdiği marangozculuktu.

Günler geçiyordu. Akhisar’dan o zamanlar haber almak kolay olmasa da, çocuklarının ve eşinin iyi olduğunu biliyordu. Geride bıraktığı kızları beklide kocaman olmuşlardı… Onun şimdiki amacı, evvelki yıl tütüncülükte yaşadığı yıkımı karşılayabilecek birikime sahip olup ondan sonra memlekete dönmekti. İsmail bir süre sonra çalıştığı dükkânı devraldı. Niyeti aynı Ege’de olduğu gibi tütüncülerin kullandığı o süslü, renk, renk boyalı ahşap yaylı arabalardan burada da yapmaktı. Bulunduğu yerde her şey için malzeme vardı. Üstelik tek başına bunları kotaracak güçte hissediyordu kendini. Sorun, sadece yaptığı arabalara takacağı çelik yaylardaydı. Buralarda çelik yay bulmak oldukça zordu. Adamın ilk aklına gelen Adana’dan tanıdığı o iyi niyetli Ağa oldu. Koştu postaneye; önce eski ustasını aradı, kendisine durumu anlattı ve bu söylediklerini Ömer Ağa’ya da tek tek anlatmasını istedi. Basri Usta, İsmail’in kendine aktardıklarını unutmadı, üşenmedi, Ağa’nın ilk geldiği gün kendisine söyledi. Zaten adres belliydi. “Arabacı, Marangoz İsmail- İskenderun.” dedi miydi tamamdı. Öyle de oldu zaten. Aradan üç hafta geçmeden, postaneden bildirim aldı. Marangoz İsmail’e Adana’dan bir vagon kelepir, çelik tren rayı gelmişti. İşte bu eski, onlarca yıl binlerce yolcuyu ülkenin bir ucundan bir ucuna götüren, derdi, hüznü, aşkları, sevdaları, gençleri, yaşlıları, çocukları, bebeleri, savaşlara katılan askerleri taşıyan raylar, hala yorulmamış, şimdi de İsmail’in kurtuluşu olacaktı.

Öyle de oldu zaten. İsmail, dişini tırnağına takarak, salt çocuklarına, oğullarına, kızlarına güzel yarınlar bırakmak için o çelik rayları büke kıvıra, dönüştürerek, yaptığı arabalara takıyordu. Taktığı her tekerin, kampananın bir tınısı vardı; yüreğinden süzülüp gelen zorlu yaşamın kimi zaman ağıta dönüşen, kimi türkü olan müziği vardı. Ege içtenliğini, toprağının, tütününün, zeytininin kokusunu ona kadar getiren bir tınıydı bu. İleride kızları, oğulları bu zorlu çabanın kıymetini bilirler miydi acaba? Bunu hiç, ama hiç düşünmedi İsmail. O bir babaydı çünkü, evlatlarının geleceğini kurmak bu genç adamın başat göreviydi. Yüreği oldukça rahattı. Kısa zamanda dükkânının önü, mavinin, yeşilin, turuncunun ve kırmızının hakim olduğu renk renk arabalar doldurmuştu. Şu zorlu süreç genç adamı kısa zamanda büyütmüştü sanki; daha olgun, daha akıllı, ileriyi gören, düzeyli, geleceğe yönelik değerli yatırımlar tasarlayan biri haline getirmişti. Çektiği zorluklar, hasret, onu adeta bilemişti. Ama erkendi henüz. Hele bir keseyi doldursun, borçlarını kapatsın, bakın neler yapacaktı o.

Bir müddet sonra İsmail, yanına birkaç yardımcı aldı; bir o kadar da sağa sola koşan, dükkânı temizleyen, malzemeleri taşıyan çıraklar da vardı artık. Adamın her yaptığı araba dükkânın önünde üç gün beklemeden satılıyordu.  Ne var ki, zaman geçtikçe memleketi, karısı ve çocukları gözünde tütmeye başladı. Artık buralarda daha fazla kalamayacaktı. Onu, Çukurova’dan çok, Ege’nin havası, Ege’nin o serin rüzgârları çekiyordu adeta. İsmail’e en çok dokunan da buradaki yalnızlığı idi. Evini, diktiği ağaçları, yetiştirdiği çiçekleri, kümeste beslediği tavukları, keçileri, karabaş ile yavrusu pamuk beyazı ak pak kuzusu, arabası, atı canlandı gözünde. Böyle durumlarda, gece yastığa başını koyduğunda sanki sabah olmak bilmiyordu. Sonunda dönmeye karar verdi. Çünkü istediği ve ihtiyaç duyduğu birikimi yapmıştı; daha fazla hırsa gerek yoktu.

İsmail, vakit geçirmeden dükkânı satılığa çıkardı. Kısa zamanda komşularından birine takım taklavatı ile birlikte devrederek, yeniden Ege’ye döndü. Şimdi daha huzurlu ve mutluydu. Görmeyeli kızlar da büyümüştü. İsmail’in geldiğine en çok da eşi Zeliha Hanım sevindi; artık yalnızlık bitmişti. Akşam sofrada kocası ve çok sevdiği çocuklarıyla olacaktı. Daha ne isteyebilirdi ki Allahtan.

***

Fevzi Beyin oğlu Ravikalı İsmail, gelir gelmez işe başladı. Üç gün boyunca köşe bucak bahçeyi çapaladı, ektiği ağaçlarını budadı, tavuklarının kümesini, keçilerin, kuzuların damını onardı. O çalışırken, Zeliha Hanım arada bir ona çay yapıp getiriyordu. Adamın yüzü mutluluktan dupduru, yüreği ise kuş kanadı gibi, kıpır kıpırdı. Yeniden kiralık beş on dönüm tarla tutup tütün ektiler. İsmail oradan oraya koşuyordu. Tütünleri iyiydi. Yıl içinde güzel mahsul alırsa mutlaka düzlüğe çıkacaktı. Yıllar farkında olmadan akıp gidiyordu. Bu süreçte Allah ona iki de oğlan evladı verdi. Bir Fevzi, diğeri de Mehmet. Bu durum kendisini çok sevindirmişti Karısı Zeliha’nın ona verdiği en güzel hediyesiydi oğlanlar. O yıl İsmail beklediğini buldu. İyi para aldılar tütünden. Geçen diğer yıllar da pek kötü geçmedi. Ne var ki o istediği başarıyı henüz yakaladığını düşünmüyordu. Tek dileği oğlanlarının büyümesiydi. Yılların hızla akmasına karşın, bir türlü yoksulluktan kurtulamıyorlardı. İşe gitmediği zamanlar İsmail sürekli baçesiyle uğraşırdı. Yeni meyve ağaçları diker, aşılar yapar, tavuklarını, diğer küçükbaş hayvanlarını yemler; günlerini böyle geçirirdi. Arabacılığı ise hiç bırakmazdı. Ne bulursa taşır, nereye çağırırlarsa oraya giderdi.

Bir gün bahçede yine yeni diktiği ağaçları çapalıyordu. Çocuğu gibi onların yapraklarını temizler, kuruyan dallarını incitmeden koparır, suları kalmadıysa sulardı. Çapa elinde, dikilmiş bahçesini gözlemlerken karşıdan bir ayak sesi duydu. O yana döndüğünde. Yan komşunun gelininin kendisine doğru geldiğini gördü. Bu gelen Saniye idi: “Kolay gelsin İsmail Amca!” diyerek selamladı kendisini. Adam da ona karşılık verdi. Bu sefer gelin yutkundu, önce önüne baktı, sonra cesaretini toplayarak kaldırdı başını: “İsmail Amca, benim çok küçük bir çocuğum var, biraz halsiz. Komşular yumurta yemesini önerdiler. Ama bizim tavuklarımız yok! Bana yumurta verebilir misiniz?” deyince, İsmail gülümsedi: “Tabi kızım, neden olmasın. Söyle Zeliha yengene ne kadar istersen al!.” Kadın tekrar yutkundu. Belli ki kendini iyi ifade edememişti: “İsmail Amca, ben satın almak istiyorum.” dedi tekrar. İsmail, belini tutarak çapaladığı nar ağacının dibinden doğruldu: “Hiç olur mu kızım, komşular arasında birkaç yumurtanın sözü mü edilir?”

Saniye Gelin, tekrar söze girdi:

-Tamam İsmail Amca. Ama ben her gün bir iki tane alacağım. Öyle parasını ödemeden alamam ki!

-Peki, öyle olsun. Sen şimdi kaç tane istiyorsan al, bir daha ki gelişinde düşünürüz. dedi, adam.

Ne var ki bir süre sonra Saniye gelinin dışında diğer komşular da yumurta ihtiyaçlarını İsmaillerden karşılamaya başladılar. Bu satışlar üç beş de olsa eve katkı sağlıyor, çocukların acil ihtiyaçlarını görüyordu. İsmail, o süreç sırasında tavuklara daha bir özen gösterdi, itina ile bakarak sayılarını arttırdı; fazla biriken yumurtaları bakkallara veriyor, zaman zaman da çocukları her Çarşamba günü kentin pazarına yollayıp orada sattırıyordu. Bu durum, büyük oğlu Fevzi’nin gözünden hiç kaçmıyordu. Çünkü babası çok çaba harcıyordu. O da bir kendince yeni buluşlar geliştirmeye çalıştı; babasının gözüne girmek istiyordu. Ama ne yazık ki, henüz bulabildiği bir şey yoktu. Günler, aylar böyle ağır aksak geçiyordu…

Güzün yaşandığı bir aydı. İsmail o gün heyecanla arabaya attığı bir aletle eve geldi. Ev halkının pek bir şeye benzetemedikleri bir aletlete şaşırarak baktılar. Adam altın bulmuş gibi seviniyor, gülümsüyor ve durmadan getirdiği makinenin marifetlerini uzun uzun anlatıyordu. “Bakın çocuklar, diyordu. Bu bir piliç çıkarma makinesi. Bunu gavurlar çok önceden icat etmiş ama bizim buralara yeni gelmiş. Ben bunu kullanılmış olarak bir Tavuk Çiftliğinden aldım. Ama bozuk değil.” diyordu. Tüm çocuklar, Zeliha Hanım, şaşkın ve büyük bir merakla dinliyorlardı. İsmail ekleyerek şöyle diyordu: “Şimdi bu makinenin içine yüz tane yumurta koyacaksın ve 21 günlük kuluçka süresini beklemeden kısa sürede piliçler çıkacak. Ondan sonra da gelsin yumurtalar. Bol bol, isteyene vereceğiz artık.

Küçük oğlan Mehmet, dayanamadı:

-Baba piliçler mi yumurtlayacak? dedi.

-Yok be oğlum. Tabi ki piliçler değil. Onlar büyüyecek, tavuk olunca yumurtlayacak. Çıkan horozları da biz lokantalara vs. satacağız.

-Ölme eşeğim ölme. Senin bu iş  Nasreddin Hocanın hikâyesine döndü İsmail! dedi Zeliha Hanım, gülümseyerek. Oğlanlarda kıkırdadılar bu lafın üzerine.

Ne var ki İsmail kendinden emindi. Ertesi gün adam büyük oğlunu da yanına alıp, kolları sıvayarak işe başladılar. Alet kocaman bir şeydi. İçine iki yüz, üç yüz yumurta yerleştirdiler. Orasına bastılar, burasını çevirdiler, ön kapağı arka kapağı açıp havalandırdılar fişini de prize takarak beklemeye baştılar. Artık dolması gereken süre gelmişti. Yine ev halkı hep birlikte toplandılar makinenin etrafına. Herkes soluğunu tutmuştu. Zeliha hanım işin gırgırındaydı. Çocuklar da anneleri gibi babalarına gizli gizli gülüyorlardı. Çünkü onlar olacaklara hiç mi hiç inanmıyorlardı.

Zeliha Hanım:

-İsmail, şimdi ister misin bu makineden civciv yerine tavşan çıksın! dedi gülerek. Tabi arkasından oğlanlarda makaraları koyverdiler.

Ama, İsmail ciddiyetini bozmuyordu. O biliyordu ki, bu iş böyle olurdu. Ve aletin ön kapağını açar açmaz, ufacık, sapsarı bir civciv başını uzatmış onlara bakıyordu. Diğerleri şaşkınlıklarından az kalsın küçük dillerini yutacaklardı. Öyle bir “Aaaaa’” sesi çıktı ki, İsmail bile şaşırdı. Küçük oğlan Mehmet, elinde bir kalbur, babasının yanında bekliyordu. İsmail usul usul piliçleri çıkarıp, kalbura koyuyordu, bir, iki, üç, derken, kalbur doldu. İsmail’in yüzünde ılık bir mutluluk yeli esti. Bu küçümsenmeyecek bir başarıydı onun için. Ne var ki, birkaç piliç daha çıkardıktan sonra, diğer tüm yumurtalar bozuk çıktı. Üç yüz yumurtadan sadece otuz iki piliç elde etmişlerdi. Gene de ilk deneme için önemli bir başarı, sağlıklı bir deneyimdi bu.

İsmail havalarda uçuyordu. Ancak bu başarıdan kimseye bahsetmeyeceklerdi. Adam o gece sevincinden uyku uyuyamamıştı. Eylül ayı bitmiş, artık Kasım’a girmişlerdi. Yavaş yavaş bahçelerdeki ağaçların yaprakları sararmaya başlamıştı bile. Bir gün yine arabasını alıp pamuk çekmek için istasyona gitti. Yolda kendisi gibi arabacılık yapan bir sürü tanıdığa rastladı. Karşıdan karşıya selamlaştılar… İstasyon binasının yan tarafında küçük bir kahve vardı. Üç beş adam oturmuş nargile içiyordu. Fakat bir tanesi vardı ki, İsmail’e hiç yabancı değildi. Adam, sağ elindeki küçük maşa ile nargilenin közünü karıştırırken, geriye, araba tıkırtısına doğru döndü. İsmail hemen tanımıştı nargile içeni. O, idi. Adana’da tanıdığı, iyi yürekli ve kendisine bir vagon tren rayı gönderen ve bu günlere gelmesinde büyük katkısı olan Ağaydı. Sırtında kahverengi, yakası kürklü bir paltosu vardı Daha da yaklaşınca, Adanalı misafir de onu tanımış olmalı ki, hemen ayağa kalktı. İsmail de dizginleri atın beline atarak arabadan indi ve kucaklaştılar:

-Seninle burada karşılaşacağımızı biliyordum İsmail, dedi Ağa.

-Ağam sen misin? diyerek içten bir dostlukla ikisi de birbirleriyle kucaklaştılar.

-Adam, yandaki sandalyeyi önce İsmail’in altına çekti, sonra da kahveciye bir kahve getirmesini söyleyerek sohbete başladılar. İkisi de yıllar önceki karşılaşmalarından, Adanalı yaşlı Demirci Basri Ustadan, İsmail de İskenderun’daki günlerinden bahsederek derin sohbete girdiler.

Ovalar, tütün tarlalarında son elleri kıran tütüncülerle, pamuk toplayan kızların söylediği türkülerle daha bir hoş oluyordu. Zeytinliklerde üveyikler, sığırcık kuşlar oradan oraya uçarak özgür bir yaşamın resmini çizer gibiydiler… Akhisar Tren İstasyonu’nun yanında küçük bir kahvede karşılıklı oturmuş, geçmişi yadeden İsmail ile Adanalı Ağa, sıcak anımsamalarla gülümseyerek sohbet ediyorlardı. Yaşamsa, küçücük kum tanelerini, taşları yıkaya yıkaya, sürükleyip sonsuzluğa akıyordu işte. Ömür buydu demek, canlı kanlı insan hayatı buydu.

 Adana’da karşılaşan, Akhisar Tren İstasyonu’nda sohbet eden o iki insan kim miydi?

Biri, İsmail Keskinoğlu, diğeri de Hacı Ömer Sabancı. Şimdi, ne yazık ki, ikisi de bu dünyada değiller…

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın