Edebiyat

Bir Trajedinin Anatomisi / Ali Özenç Çağlar

Kızım Öldürüldü

Ben olayı altı saat sonra öğreniyorum. Normal bir gün olsaydı durum belki farklı gelişirdi. Evet, durum değişmezdi, ama yıkım bu kadar korkunç olmazdı. Çünkü içine düştüğüm psikolojik çöküntü, aynı zamanda yuvamı, kızımı ve çok sevdiğim kadını da elimden aldı. Bu olayda ben suçlu muydum, suçluysam ne kadarı bana ait olabilirdi? Aradan yirmi yıl da geçse bir türlü çıkarsayamadım. Tam bir insanlık dramıydı, ya da benim dramım? Ne derseniz deyin, koca bir yaşamın kıyısına düşmüştüm bu olaydan sonra. Biliyorum, her şeyi kendi içimde yaşıyordum. Belki de kötü olan buydu. Kimselere açılamamak, açılmak istememek, açıklayacak fazla bir şeyimin olmaması, suçluluğun tüm bedenimi, beynimi, onurumu, gururumu sarmış olması. İnsanlar, haklı olduklarına inandıkları olaylar karşısında kendilerini daha inandırıcı savunabilirler. Bense bir türlü kendimi haklılığıma, ya da haksızlığıma inandıramıyordum. Olay sırasında benim davranışım nasıl olmalıydı, nasıl tavır almalıydım, alabilir miydim, hala bilemiyorum. Çünkü olayın bir parçasında ben yoktum, habersizdim; diğer parçası ise tamamen beni, benim davranışlarımı doğrular nitelikteydi. Tabi ki bu doğrulama sadece benim öznel, yani kendi yargımdı. Başkaları tümüyle beni suçluyordu. Onların gözünde düşüncesizce bir davranıştı benimki. Salt -iyi insan- tavrına özenme, iyi insan olma egosuyla hareket etmiş olmammış. Ve ardından ekliyorlardı: Bu noktada çevremde hak etmediğim bir saygı çemberi oluşturma duygummuş. Böylesine acımasız, hatta kıyıcı bir şekilde eleştiriyorlardı.. Korkunç bir suçlamayla karşı karşıyaydım. En kötüsü, sevdiğim kadın da aynı düşüncelerle yargılıyordu beni. Böyle çirkin bir suçlamanın insanı ne ölçüde yalnızlaştırabileceğini tahmin edilebilirsiniz sanırım. Geceler boyu uyku uyuyamadım. Kare kare haftalarca, aylarca, hatta yıllarca o süreci  gözümüm önüne getirerek sorguladım. Kendimce bir çıkış yolu, bir çeşit haklılık payı arıyordum. Aslında bu neyi değiştirirdi, onu da bilmiyordum. Çünkü her şey darmadağın olmuştu. Kızımın ölümüyle zaten üç kişilik alilemiz ikiye inmişti. Kısa zaman sonra da çocuğumun annesi, bana aşağılık bir insan muamelesi yaparak, evi terk etmişti. İçine düştüğüm koyu bir boşluktu sonuçta. Bu durumda nasıl ayağa kalkabilirdim? En önemlisi kendime olan güvenim yerle bir olmuştu. Çevrenin bana olan yargılayıcı bakışları, yakınımdakilerin uzaklaşması müthiş aşağılayıcıydı. Tutunacak hiçbir dalım kalmadı. Bir anda kendimi sokaklarda buldum. Şehrin meyhanelerinde sabahladım, ucuz kadınlarla gecelediğim oldu. Eve gidemeyip, bir süre pasajlarda yattım. Adeta insanlardan kaçar olmuştum. Yakınımdakiler de kısa zamanda çevremden uzaklaşmışlardı. Ne var ki, bu süreçte bile içinde yaşadığım o toplumsal yapıyı, sokaktaki insanların davranışlarını, onların ucuz yargılarını, mütemadiyen sorguladım. Ben bu konuda yüzde yüz haklı olduğuma inanmak istediğim halde, bir yanım daima sen suçlusun diyor, başka bir şey demiyordu. İşte kahrolduğum buydu. Yani, kendi içimde bile bir türlü kendi yargılamamı karara bağlayamamıştım.  Aklım hala beni suçluyordu. Bir şeyi gözden kaçırdığımı düşünüyordum. Ama neydi? Sorular dağlar gibi üzerime üzerime geliyordu sanki.

Bu olayda benim tek suçum, bir özel otomobilin çarpması sonucu yerde yatan yaralı on iki yaşındaki oğlan çocuğuna yardım etmek ve cankurtaran ile hastaneye kaldırılmasına yardımcı olmaktı. Ayrıca çaresizlik içinde kıvranan doktor ve hemşirelerin söylemesi sonucu ona kan vermemdi. Kim olsa yapardı bunu… Çocuk kendine geldiğinde tüm bu olanlar ve o günkü çabam, bütünüyle benim suç haneme yazılmıştı. Nereden bakarsanız bakın, olay, beklenmedik kaza sonucu yaralanan çocuk için yapılmış, insani bir davranıştan başka bir şey değildi. Ancak, sonraki gelişmeler çok farklı yönde yol almıştı. O günün sonrası ortaya çıkan olgular, yanlış yargılar, linç girişimleri, benim hayatımın kararması için yetti de arttı bile. Ertesi gün ben tam bir yıkıntıydım. Birbirini izleyen dehşet verici olaylar, çıkan yeni bilgiler, benim maruz kaldığım suçluluk duygusu, pişmanlıklar, artık beynimin, zaman zaman durmasına neden oluyordu. Hiçbir şeyi sağlıklı düşünemez olmuştum.

Çocuğun ailesi kalabalık bir grup halinde hastaneye geldiğinde zaten koğuşun karşısındaki bir bankta oturuyordum. Gelenlerin yaralı oğlanın ailesi olduğunu da bilmiyordum. Çevreyle ilgilenecek durumum da yoktu çünkü. Yorgun ve halsizdim. Bütün gün işimde çalıştıktan sonra, bir de saatlerce koridorlarda koşuşmak, polise, ona buna laf anlatmak beni iyice yıpratmıştı. Başımı iki elimin arasına almış öylece oturuyordum. Bir erkek sesiyle başımı kaldırdım. Karşımda iyi giyimli, uzun boylu, beyaz tenli, saçları hafif kırarık bir bey bir şeyler söylüyordu. Kendimi toparlayarak söylenenleri anlamaya çalıştım: “Beyefendi size çok çok teşekkür ediyorum. Çocuğumun sağlığına kavuşmasına siz yardımcı olmuşsunuz.” diyordu karşımdaki. Aralıksız devam ederken, yanındaki yine iyi giyimli zarif bir bayan da araya girerek adamın söylediklerinin benzerlerini tekrarlayıp duruyordu: “Beyefendi inanın sizi Allah göndermiş. Çok sağ olun. Eğer siz olmasaydınız bizim evladımız şu an ölmüş olabilirdi. Üstelik çarpan otomobil sahibi de kaçmış. Ancak polisler çok yakında yakalanacağını, tüm şehirde arandığını söylediler.” Kadın bitirmeden tekrar adam söze başlıyordu: “ İnanın o kanun kural tanımazlardan bunun hesabını en kısa zamanda soracağım. Oğlumun acısını böylesine şehir magandalarında bırakmayacağım ve bilhassa cezasını kendi ellerimle vereceğim. İnanın siz de buna şahit olacaksınız.!” Adam konuşurken ağzının kıyılarından sağa sola tükürükler saçılıyordu. Ben hala olduğum yerde oturmaktaydım ve hala söylenilenlerin doğrudan bana hitabettiğinin farkında değildim. Şaşkın yüzlerine bakarak anlamaya çalışıyordum. Kısa bir dalgınlıktan sonra, karşımdakilerin benimle konuştuklarına kanaat getirerek doğrulmaya çalıştım. Mahcup bir biçimde başımı kaldırıp: “Estağfurullah. Bu bir insanlık görevidir. Kim olsa yapardı. Ben de elimden geleni yapmaya çalıştım. Sizlere de çok çok geçmiş olsun. Sanırım oğlunuz şimdi biraz daha iyidir?” “Evet evet, tabi ki, dedi kadın. Siz kan verdikten sonra hemen kendine gelmiş.” Kocasına dönerek, “Bu ne tesadüf  ki, sizin kanınız da bizimkine uymuş. Öyle değil mi Horst?” Adam başını sallayarak, birini arar gibi sağına soluna bakındı. Ben o esnada adamı tanır gibi oldum. Hayır şahsen hiç tanımamıştım. Ancak aylar önce bir gazetenin baş manşetinde bunun da kocaman bir fotoğrafı vardı ve üzerinde büyük puntolarla şöyle yazıyordu: “MAFYA LİDERİ  HORST SCHWEİGER TAHLİYE OLDU!”

Adamın iki üç metre gerisinde siyah elbiseli, beyaz gömlekli, kravatlı adamları dikiliyordu ve gözlerini adamdan hiç ayırmıyorlardı. Hiç üzerinde durmadım. Benim kurtardığım ve yaşaması için yardımcı olduğum masum bir çocuktu ve yarın yine olsa öyle bir durumda aynı yardımı yapardım… Bay Horst gülümseyerek bana doğru biraz daha sokuldu, iki koluyla omuzlarımdan tutarak: “Size tekrar eşim ve benim adıma çok çok teşekkür ediyorum. Farkındayım çok yorgun ve bitkin görünüyorsunuz. Eğer arabanız yoksa bizim çocuklar sizi evinize kadar bıraksınlar!” Ben de gülümseyerek, teşekkür ettim. Ama arabamın olduğunu söyledim kendisine. Oysa hastaneye arabamla değil ambulansla gelmiştim. Kadın ve erkek benden bir iki adım uzaklaşmışken, adam dönerek kartını uzattı: “Kendinizi toparladığınızda buyurum gelin birer kahve içeriz. Ne dersiniz?” Ben de gülümseyerek: “Neden olmasın.” deyip kartı aldım. Bu sırada cebimdeki telefonum durmadan çalıyordu. Onlar uzaklaştıktan sonra telefonumu açabildim. Karşımdaki karım Helga idi ve ağlayarak o yarım Türkçesi ile konuşuyordu. “Uğur çabuk yetiş kızımız ölüyooo! Biz  x Hastanesindeyiz. Ne olur çabuk gel!” Elim ayağım titremeye başladı. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşarak merdivenlere geldim. Çıkışa ne zaman varmış, taksiye ne zaman binmiş olduğumu hatırlamıyorum bile. Arabam bıraktığım yerde kalmıştı… İki hastane birbirine çok yakındı. Genellikle hastanelerin ya içinde ya önünde taksi durakları vardır. Sanırım onlardan biriyle gelmiştim. Aceleyle merdivenleri çıktım, ilk giriş oldukça genişti. Hemen danışmaya sordum. Beni Acil’e yönlendirdi. Vardığımda, tahmin edeceği gibi, Helga ağlıyordu. Hemen boynuma sarıldı ve titrek bir sesle: “Kızımız ölüyor Uğur, ne olur bir şeyler yap!” dedi. Bedenimde az önce ortaya çıkan titreme sanki yeniden başladı. Ben de kendisine sarılarak, onu sakinleştirmeye çalıştım. Sorduğumda kızı ameliyata aldıklarını söyledi Helga. Karımı oradaki bir banka oturtup az ilerideki geniş cam kapılı ameliyathanenin önüne koştum. İçerden çıkan bir hemşireyi yakalayarak kızımı sordum. Henüz ameliyatta olduğunu, çok kan kaybettiğini, her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini söyleyerek o duygusuz yüzüyle yanımdan uzaklaştı. Sanki, kızımla ilgili işin ciddiyetine yeni yeni varıyordum. Bir anda dünyam yıkılır gibi oldu. Ben bir babaydım çünkü. Ve kızım büyük bir olay yaşıyor, ben onun yanında bulunamıyorum. Bu nasıl işti? Neden daha önce haberim olmadı. Başım iki elimin arasında ağır adımlarla eşimin yanına gittim. Bu kez hüngür hüngürağlayan bendim. Bir türlü kendime gelemiyordum. Usulca Helga’nın yanına oturdum: “Anlat bana Helga nasıl olmuş, kimler saldırmış, kim miş o saldırganlar? Karım konuşmaksızın hala kesik kesik ağlıyordu. Dudakları titriyor, yeşil gözlerinden aralıksız çenesine doğru yaşlar akıyordu: “Bilmiyorum Uğur, hiçbir şey bilmiyorum. Sadece çocuk kavgası diyorlar. Görenlerin kimi kaza diyor, kimi de çocuk bizim kızın başına bile isteye iri bir beton parçasıyla vurdu, diyorlar. Ben de bilemedim. Zaten çocuklar olaydan sonra kaşla göz arasında parktan kaçmışlar.” Neden hemen bana haber vermedin hayatım, neden bu kadar zaman bekledin?” Adam ayağa kalkarak bir takım denetimsiz hareketler yaparak sağa sola dönüyor, iri iri açılmış gözleriyle etrafa bakıyordu. İkisinin de göz çevreleri kıpkırmızı kesilmişti. “En son bildiğim, kaçanların üçü de erkek çocuk olduğu. Bunlardan en irisi de –on, on iki yaşlarında vardı- dedi uzaktan görenlerden biri.”

Helga oturduğu yerde, ellerini kıvrılan dizlerinin üzerine koymuş tir tir titriyordu. Onun başını omzuma dayayarak iyice sıktım. Helga’nın sıcak soluğu göğsümü yakıyordu. Benim de gözlerim sürekli olarak ameliyathenenin kapısındaydı. Birden içerden biri çıktı ve telaşlı adımlarla karımla benim yanıma yaklaşmaya başladı. Bir yandan da “acil kan lazım! Lütfen çabuk olun! Lütfen. 0 Rh +  olacak! Ne olur bir şeyler yapın!” Helga kendinde değildi ve hemşirenin söylediklerini anlamamıştı bile. Hemen telefonuma sarılarak, tanıdığım ve sözümün geçtiği herkese telefon ediyordum. Bir yandan da hemşirenin arkasından giderek: “Hemşire Hanım ben versem olmaz mı? diye sesleniyorum. Ama sonra düşündüm ki benim kanım (0 Rh -)ti. Yeniden telefon ettiğim kişilere odaklanmaya başladım. Bir ara gözüm Helga’yı aradı. Kendisi oturduğu bankta yoktu. Koşarak o tarafa yöneldim. Sonra baktım, elini yüzünü yıkamış aradaki lavobadan çıkıyordu. Hemen ona da seslenerek tanıdıklarına kan için çağrı yapmasını söyledim. Kadın çaresizlikle yeniden ağlamaya başladı. Ellerini sağa sola vurarak: “Yavrum benim, kızım benim, seni kurtaracağız kızım, seni kurtaracağız meleğim!” diyerek telefon tuşlarına basmaya çalışıyordu. İkimiz de kendimizden uzaklaşmış adeta başkası olmuştuk sanki. Ne ben eski ben, ne o eski Helga’ydı. İkimiz de dingin bir titreme içinde korkunç bir çaresizliğin içine yuvarlanmıştık. Hastane duvarları, hemişreler, doktorlar, arada oradan oraya gezinen hastalar hepsi birlikte üzerimize üzerimize geliyorlardı ve biz kaçamıyor, kızımız kuçaklarında karanlık bir yerlere koşarak bizden uzaklaşıyordu. Biz ise daha sonra olacaklardan habersiz, oraya buraya savruluyorduk. Bedenimdeki bütün gücümü yitirmiştim. Dizlerim titriyordu. Vücudumdaki bütün eklemleri boşalmış, hareket edemez durumdaydılar. Ne ellerime ne de ayaklarıma hükmediyordum.

Hastaneye ilk gelen benim iş yerinden sevdiğim bir arkadaşımın yirmi yaşlarında oğlu ve yanında da aynı yaşlarda iki üç gençti. Beni görünce karşıdan koşarak yanıma yaklaştılar, geçmiş olsun deyip, yanımıza gelen hemşireyle oradaki odalardan birine girdiler. Saatler geçiyor, kızımız ameliyathaneden çıkmıyordu. Bir türlü aranan kan bulunamıyordu. Kızım, salt bu yüzden ölümle karşı karşıyaydı. Nasıl bir hastaneydi burası, nasıl bir Avrupa, nasıl bir Almanya’ydı. İlerlemiş bu kadar teknolojiye karşın basit bir kan sorunu saatlerdir giderilemiyordu. Artık orada denetimimi kaybetmiş ağzıma geleni söylüyordum. Ne hastanesi, doktoru, ne yönetimleri, Ta Kohl (Helmut Kohl, dönemin Başbakanı) hükümetine kadar uzanmıştı küfürlerim. Hiç kimsenin böylesi bir çaresizliğin, yalnızlığın, güçsüzlüğün içine düşmesini istemem. Eğer Tanrı varsa, o da hiçbir zaman insanları evlatlarıyla sınamaya kalkmasın.

Bir ara hemşirelerden biri ileride beni soruyordu. Orada bulunan arkadaşımın oğlu da eliyle bizim tarafı işaret ederek bana yönlendirdi. Kadın ivedi adımlarla yanımıza geldi. Yüzüne bakıyorum kadının, bir işaret, bir umut arıyorum. Ama ne var ki seçemiyorum. Duyulur duyulmaz bir sesle: “Başka bir hastanenin kan bankasından aranan kanın bulunduğunu. Ancak kızın durumunun hala tehlike arzettiğini. Yine de en sağlıklı haberi ameliyattan sonra doktorlardan alabileceğimizi söyleyerek, yanımızdan uzaklaştı.

Karım, ben, arkadaşımın oğlu, yanındaki gençler, bizim apartmandan yakın dostlarımız, hepimizin gözü ameliyat odasının kapısındaydı. İyi haber ancak oradan gelebilirdi. Yaşamla ölüm arası bir boşlukta geziniyor gibiydik. Bir yanımız koyu karanlık bir yanımız mavi gök yüzü, yeşil baharı bekliyorduk. Bir yanımız durmadan kanayan bir acı, bir yanımız, henüz tomurcukları açmamış umut, önümüz ise derin bir uçurum. Acaba ne yana sürüklenecek, nereye düşecektik? Nasıl bir süreç, gelecek bekliyordu bizi. Kabullenmişliğe asla teslim olmak istemiyorduk. İşte tam da bu sıra insan olarak güçlü yanımızı öne çıkarmalıydık, diye düşünüyordum farkında olmadan. Beynim bana, zayıf yanlarıma direniyordu. Vicdanım direniyordu. Olacakları tahmin etmeden, edemeden direniyorduk. Zayıflık, yenilmişlik bizim kaderimiz olamazdı. O sadece sokaktaki  küçük, zayıf insanların tercihi olabilirdi. Biz, yapay bir Tanrıya değil, mucizelerin bileşkesinden ortaya çıkan evrenin, doğanın gücüne inanıyorduk çünkü. Beynimde denetleyemediğim atlamalarla düşünceler ordan oraya uçuşuyordu. Saniyeler içinde binlerce kare geçip gidiyordu gözlerimin önünden. Gençliğimiz, okul süreçleri, kardeşlerim, Helga’yla tanışmamız, hiç beklemediğimiz bir anda kızımızın doğumu, ve şimdi… şimdi ne, neydi şimdi olacak olan?.. Her şey inkarın inkarıydı. Her şeyi yatsıyor, reddediyordum. Başta acıyı, yenilgiyi, içinde kaybolduğum boşluğu reddediyordum. Her koşulda bir çıkış yolu vardır mutlaka! Yeter ki biz aramasını, görmesini bilelim; sakin, soğukkanlı olmasını bilelim. Tıbba güveniyordum. Az sonra doktor çıkacak ve … “kızınız hayati tehlikeyi atlattı, geçmiş olsun.” diyecekti. Gerçekten diyecek miydi?…

Biz, ameliyathanenin önünde hemşireyi beklerken, karşıdan üç polis yanımıza yaklaştı. İsmimi seslendi, “Benim!” dedim. Konuşan komisermiş. Sakin, telaşsız, sözcüklerin üzerine basa basa anlatıyordu: Faillerin yakalandığını söylüyordu bana. Fail dediği de, ikisi on bir, biri de on beş yaşlarında çocuklarmış. Olayın kaza olabileceği düşünülüyormuş. Ama bu son söylediği komiserin kendi fikriymiş.

Komiser yakalanan gençlerin isimlerini de tek tek sayarken, birden bir isim dikkatimi çekti. “Bir dakika bir dakika, yeniden söyler misiniz?” dedim, ani bir refleksle. “Mikail” dedi komiser: “Mikail Schweiger. Ancak bu genç şu an hastahanede. Olay yerinden kaçarken bir arabanın çarpması sonucu, ağır yaralı olarak yatıyor. Ama diğerleri elimizde ve sorgulanıyor olmalılar. Başımdan aşağı sıcak sular döküldü. Hala anlatılanlara inanamıyordum. Tekrar sordum komisere: “Şu gencin babası Horst Schweiger’ mi? Hani şu birkaç ay önce hapishaneden çıkan adam?” Bu kez karşımdaki beni bulunduğumuz yerden biraz daha geriye, kalabalığın uzağına çıkardı: “Bay Schweiger’i siz tanıyor muydunuz?” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzım, dilim kurumuş, saç diplerim yanıyordu. Yutkunarak cevap verdim: “Bay Komiser, o bahsettiğiniz kazadan sonra, gencin hastahaneye götürülmesine ben yardımcı oldum ve kendisine de ihtiyaç duyulduğu için kan vermiştim. Şimdi benim kızımı yaralayanlar onlar mı diyorsunuz siz? Hayır, böyle bir tesadüf olamaz. Korkunç bir şey bu!”  Beyefendi, şu an hiçbir şey kesin değil. Hem size dört kişiden bahsediyorum. Üstelik bu olayın kaza olma olasılığı da çok yüksek. Kocaman kocaman gençler on yaşındaki bir kızdan ne isteyebilirler ki?” Sırtımı duvara dayayarak ağır ağır oracığa çöküverdim. Neydi bu olanlar şimdi? Komiser bir adım geriye çekilip benden sakin olmamı istiyordu: “Bakın, eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız, daha sonra ifade vermek için gelebilirsiniz. Ya da biz size bir memur gönderebiliriz. diyordu. Bana bir kart uzatırken eliyle de Polis Komiserliği’nin yerini tarif ederek, üçü birden yanımdan uzaklaştılar. Koyu bir kâbusla bir başımaydım artık. Kime neyi, nasıl anlatırdım. Yaptığımın yanlış olmadığını biliyordum oysa. Ama yine de derinlerde benim canımı acıtan bir şeyler vardı. Acaba farklı bir yoldan gitseydim, kızıma daha erken mi ulaşmış olurdum? Fakat görmüştüm ve kanlar içinde yaralı bir çocuk gözlerimin önünde öylece yatıyordu. Bir insan olarak ben nasıl o masumun üzerinden atlayarak geçip gidebilirdim? Vicdanım ne işe yarıyordu o zaman benim? Beynim, iyi ile kötü, vicdan ile vicdansızlık arasında gidip geliyordu. İnsan nerede insan olur, nerede insanlıktan çıkardı; bunun bir sırrı, sınırı var mıydı acaba? Ben kimi, kimleri suçlayabilirdim bu durumda?.. Usulca ayağa kalktım. Karım az ileride, bıraktığım bankta oturuyordu. Komşularımızdan biri onu teselli etmeye çalışıyordu.

Birden ameliyathanenin kapısı açıldı. Yüzü kırmızı, alnı kırışık ve saçları dağınık halde, uzun boylu iri yapılı bir doktor dışarıya çıktı. Başındaki mavi maskesini boynuna indirmiş sıkıntılı bir şekilde yanımıza sokuldu. Ben hemen önüne dikildim adamın ve ardı ardına sorular sormaya başladım:

-Doktor Bey kızımız nasıl, durumu nedir? Ameliyat nasıl geçti, ne zaman kendine gelebilir? Ne olur doktor bey, bir kerecik görebilir miyiz, uzaktan da olsa, lütfen doktor, bize kızımızı gösterin. Doktor Bey niye susuyorsunuz, kötü bir şey mi oldu? Doktor, kızımdan bahsediyorum size, lütfen anlatın artık! Saatlerdir burada perişan olduk. Yalvarırım doktor!

Adam yüzüme baktı, sonra da başını öne eğdi, ellerini oğuşturdu, alnı tekrar kırışmıştı; karşısındakine acıyan bir ifadeyle yeniden yüzüme baktı. Birkaç kez dudaklarını ısırdı, derin soluk aldı.

Duyulur duyulmaz sesiyle:

-Üzgünüm bayım, size güzel haberler veremeyeceğim. Kızınız şu an komada. Yirmi dört saat geçmeden de bir şey söylemek mümkün değil. Maalesef, hala hayati tehlikesi sürüyor. Biz elimizden geleni yaptık. Kızınızın aldığı darbeden dolayı kafatası çatlamış, ameliyat yolunda gitse de, bekleyip görmeden bir şey söylemek kanımca doğru olmaz. Çok üzgünüm. Ama durum böyle. Hastanız şu an yoğun bakımda ve gereken her şey yapılıyor. Benim size önerim, evinize gidip yarın sabahı beklemeniz. Biliyorum sizler de çok yorgunsunuz. Biraz dinlenir ve tekrar gelirsiniz. Buralarda bulunmanıza gerek yok!

-Ama doktor bey, bir umut, ufak da olsa hiçbir umut yok mu? Söze giren Helga idi. Gözleri kançanağı ağlayarak konuşmaya çalışıyordu.

-Az önce söylediğim gibi Bayan, konuşmak için çok erken. Müsadenizle.

Hepimiz giden doktorun arkasından çaresizlikle baktık. Gelen tanıdıklar, yavaş yavaş hastaneden ayrılmaya başladılar. Helga yine banka oturmuş durmadan ağlıyordu.

Sabahleyin telefonum çaldığında saat 11.30 idi. Arayan dünkü polis komiseriydi. Bu gün saat 14.00’de sorgu için Komiserliğe gelip gelemeyeceğimi soruyordu. Ben de gelebileceğimi belirterek telefonu kapattım. Karıma fazlaca bilgi vermemeye çalışıyordum. Durumu pek iyi değildi çünkü. Şimdi bir de bu konuya sinirlenip daha fazla üzülmesini istemiyordum. Evde durgunluk hakimdi. Ne ben, ne de Helga olay üzerine konuşmamaya çalışıyorduk. İkimiz de kendi içimize dönmüştük.

Gün ağır geçiyordu. Eşim bir kucak gazeteyle salona girdi. Deliler gibi teker teker hepsini açıp açıp masaya bırakıyordu. Haber çoğu gazetede yer almamıştı. Sadece birinde iç sayfalarda kısaca şöyle bahsediliyordu: “Dün bir parkın dış duvarından üzerinde çocuklar oynarken, kopan beton parçası, oradaki on yaşında bir kız çocuğunun başına düşmüş. Kızın ağır yara aldığı ve edinilen bilgiye göre de ilkyardım aracıyla hastaneye kaldırılıp müdehale edildi.” deniyordu. Ne bizim kızın ne de diğer çocukların isimleri geçmiyordu. Ancak benim yardımına koştuğum otomobil kazası olayı gazetelerde yer almamıştı. Düşündükçe sırtım terliyordu. En çok endişelendiğim tabi ki kızımın durumuydu. Eğer kızıma bir şey olursa, kızına çok bağlı olan Helga’nın da kendini toparlaması kolay olmayacaktı. Çünkü bizi bir arada tutan, bizi aile yapan kızımızdı. Bunca zaman yaşamım kaç göçlerle geçmişti. Oradan oraya, o ülkeden o ülkeye; ne doğru dürüst aşık olabilmiş, ne de sevmeye zamanım olmuştu. Helga ile tanışmamız, kızımızın olması tesadüften başka bir şey değildi. Zaten yaşam tesadüften ibaret değil midir ki? 12 Eylül 1980 darbesinden bir hafta on gün önce örgütün aracılığı ile Yunanistan üzerinden çıktık. Bir Yunan komünistin yardımları sayesinde ayrılmıştım ülkeden. İşkencelerde iç organlarım müthiş zarar görmüştü. Sol kulağım duyma yitisini kaybetti. Sağ ayağımın iki küçük parmağını da yine işkencede kaybetmiştim. Anlaşılacağı gibi, yıllar içinde epey yara almıştım. Tabi yüreğimden yediğim bu son kurşun benim her şeyden vazgeçmeme neden oldu. Evet, kızımın durumu bana kurşundan da ağır geldi. Kendimce her şeyimi yitirmiştim artık. Sonraki gelişmelerde haksız yere uğradığım suçlamalar beni tamamen bitirdi. Çünkü insanın da bir tahammül gücü vardır ve çoğu zaman acılar galip geliyordu.

***

Saat tam 14.00’te Polis Komiserliğindeydim. Eski taş bina bir yapıydı. İkinci kata çıktığımda, karşıma ilk çıkan görevliye dün aldığım kartı gösterdim. Aradığım komiser hemen önümdeki kapıydı ve elimle hafiften tıkladım. İçeriden gir sesi alınca usulca içeriye süzüldüm. Fazla büyük olmayan bir odaydı burası karşıda dün tanıştığım komiser, sol taraftaki küçük boy bir masada da gençten bir görevli oturuyordu. Memurların ikisi de sivil kıyafetteydi. Komiser hemen ayağa kalktı, gülümseyerek bana hoşgeldiniz, deyip oturmam için yer gösterdi.

-Kızınızın durumu nasıl? dedi komiser, önündeki dosyaları karıştırırken.

-Teşekkür ederim ilginiz için. Ama henüz yeterli bilgi alamadım. Ben buraya gelirken eşim de hastaneye gitmişti. Telefonda söylediği kadarıyla, çocuğun durumu hala ciddiyetini koruyormuş. diye yanıtladım, karşımdakini.

Komiser, önce diğer ailelerle yaptığı ön sorgulamaları anlattı, bana bazı sorular sordu ve yan taraftaki başka küçük bir odaya geçerek orada parktaki kameralarca çekilmiş görüntüleri izletti. Bu sırada yanımızda, polis olduğunu sandığım bir bayan, bir de orta yaşlarda göbekli, kırmızı suratlı bir memur daha vardı. Görüntülerde yaşları birbirine yakın dört çocuk duvarın üzerinde boğuşup şakalaşıyorlardı. Burası, yüksekçe yıkık bir çevre duvarıydı. Duvarın bazı parçaları kalıplar halinde çoçuklar üzerinde tepiştikçe yerinden oynayarak oradan oraya kayıyordu. Onların içlerinde biraz daha irice olanı da onları azarlayarak durmalarını söylemeye çalışıyordu. Bu, dün benim yaralı olarak hastaneye götürdüğüm Mikeil idi. Boğuşan üç çocuk birden düşer gibi oldular ve Mikeil kollarını gererek onları tutmaya çalıştı. Ancak o sıra iki oğlan dengelerini kaybederek duvarın dış tarafına, yani sokağa yuvarlandı; bir diğeri de Mikail ile birlikte parkın iç tarafına düşerken, ayaklarının altındaki yaklaşık on dört kilo geldiği söylenen beton duvar parçası da onlarla birlikte, duvarın hemen altında oynayan benim kızın üzerine düşüyordu. Kötü olan düşen duvar parçasının kızımızın tam da başına gelmiş olması. İki plastik bebeğiyle orada oynayan kızımız bir anda kanlar içinde kalmıştı. Kendine gelen diğer iki çocuk, bizim kızın o halini görünce ne yapacaklarını bilemez halde hemen olay yerinden kaçmışlar. Tabi biri bir sokağa, bir diğeri de benim gelmekte olduğum sokağa koşmuş. Önünü arkasını görmeden yola fırlayan Mikail’i işte o sırada karşıdan gelen otomobil çarpıyor. Kötü olan, Oğlana çarpan arabanın şoförü de paniğe kapılarak hiç durmadan olay yerinden uzaklaşmış. Son görüntüler ise, benim çocuğa müdehalemi göstermekteydi. Orada bana yakın olan bir deri koltuğa yığılıp kalmıştım bu görüntülerden sonra. Bayan memur hemen bir bardak su getirdi. Yaşlı olan da önümde diz çökerek omuzlarımdan tuttu ve: “Güçlü olmak zorundasınız dostum. Lütfen kendinizi toplamaya çalışın!” deyip beni teselli etmeye çalışıyordu.

Oradan ne zaman, nasıl ayrıldım, onca yolu nasıl geldim ve hastanenin merdivenlerini nasıl çıktım hiç bilmiyorum. Önce kat merdivenlerini tırmandım, sonra da birkaç koridor geçtim; kızımın odasına yaklaşınca, karım Helga’nın çığlıklarını işittim. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü o an. Her şey bitti! demiştim o an. Ben bittim, Helga bitti, onca zamandır kucaklayarak büyüttüğümüz aile ve bizlere huzur veren o ailenin sıcaklığı bitti. Kızım ölmüştü. Ani bir titreme sardı bedenimi. Tam bir yıkıntının içine düşmüştüm artık. Yüreğimdeki acı kanıyordu durmadan. Hayat, demir ökçeleriyle üzerimden geçiyor geçiyordu. Nefes alacak gücüm kalmamıştı. Kızımın gülümseyerek: Papa, papa! diye ayaklarıma sarılışı geldi gözümün önüne, o kıvırcık, sarı saçları, mavi gözleriyle bahçemizde  kelebeklerin ardından koşuşu geldi. Hıçkırıklarımı tutamıyordum. Bir duvara tutunarak bulunduğum yere oturuverdim. Artık dizlerime de söz geçiremiyordum.

Helga da benden daha zorlu geçiriyordu günlerini. Ondan sonraları yaşanan bu süreçte sık sık: “O gün sen olsaydın kızımız ölmezdi!” diyerek, kızgınlığını, sinirlerini benim üzerime yönlendiriyordu. Beni, kızımın katiline yardım etmekle suçluyordu. Kızımın ölümünde en büyük payın bende olduğunu yüzüme haykırıyordu. Karımı ikna etmek giderek zorlaşıyordu. Onu incitmemek için elimden geleni yaptığım halde, ne yazık ki bir türlü önüne geçemiyordum. Bu durum beni oldukça yıpratmıştı.

Olumsuzluğun en kötüsü, birkaç hafta sonra çocukların toplu halde yargılanmalarıyla başlanıştı. Almanya’nın BİLD ve diğer bulvar gazeteleri, kimi küçük yerel gazeteler, başta Horst Schweiger ve benim boy boy fotoğraflarımızı yan yana basarak, geçmişimle ilgili, doğru-yanlış her şeyi ortaya dökmüşlerdi. Ne solun esrar ve eroin kaçakçılığı ile işbirliği ne de benim casusluğum kalmıştı. İşi öyle bir noktaya getirdiler ki, sokaklara çıkamaz duruma geldim. Bazıları beni, Solingen yangını katilleriyle yıllar öncesi ilişkilerim olduğunu bile yazdılar. Olayın gerçekliği artık onlar için hiç önemli değildi. Ve bir noktadan sonra da iş, Alman ve yabancıların düşmanlığına dönüştü. Biz eşimle birlikte, salt güvenliğimiz için başka bir bölgeye taşındık. Ancak bu durum hiçbir şeyi değiştirmedi. O sıralar yapa yalnız ortada kaldım. SPD, Alman Sosyal Demokrat’ın içinden kimi iyi niyetli arkadaşların ve bizim işçi örgütlerinin büyük desteğini gördüm. Ne var ki ortalık bir türlü durulmuyordu.

Her mahkeme günü Almanya’da olaylar, Alman faşistlerinin protestolarıyla karşı karşıya kalıyorduk. Mahkeme önleri ve yakın sokaklar yerli ve yabancı örgütlerin taraftarlarıyla dolup taşıyordu. Akıl almaz pankartlarla linç ediliyordum. Öte yandan Helga sürekli bana saldırıyor, benim bir katil, bir casus olduğumu bağırıyordu. Bu durum dört ay falan sürdü. Helga kendine ait özel eşyalarını alarak evden ayrıldı. Dortmund’a orada yaşayan ailesinin yanına gitmişti. Ardından da zaten boşanma davası açarak kısa zamanda karımdan ayrıldım.

Ben İstanbulda İşletme okumuştum. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Almanya’da sigortacılığa başladım. Düsseldorf’ta da bir sigortanın temsilciliğini yürütüyordum. Altı ay sonra bu iş yerini de kapatmak durumunda kaldım. Artık benim için ülkeye dönmek şart olmuştu. Fakat mahkememiz henüz bitmediğinden oradan da ayrılamıyordum. Bir akşam vakti Horst Schweiger’den bir telefon aldım ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Kendisiyle bu güne kadar hiç olumsuz bir diyaloğum olmamıştı. Kabul ettim ve Düsseldorf Aldstad’ta bir kahvede oturduk. Kendisi, benimle ilgili haberleri gazetelerden okuduğunu, zor durumda olduğumu düşünerek bana yardım etmek istediğini söyledi. Berlin’de yakın arkadaşının bir başka sigorta şirketinin olduğunu ve eğer istersem onun merkezine deneyimli bir sigortacı olarak işe başlayabileceğimi söyledi. Birer kahve içtikten sonra ayrıldık.

Konu üzerine çok düşündüm. Hatta aylarca yeniden, yeniden değerlendirdim. Ancak çok hassas bir durumdu. Kabul etmem durumunda bu kez bizim sol tarafından hiç edilmem de söz konusuydu. Üstelik haklı da olurlardı. Açık söylemek gerekirse, zaten ben de böyle bir durumu içime sindiremiyordum. Kendini yıllarca işçi hareketine vermiş, nice sorgulamalardan tutuklamalardan geçmiş biri olarak bunu yapamazdım. Birgün vakit geçirmeden Horst Schweiger’e telefon ederek düşüncelerimi, sonuç olarak da kararımı bildirdim. Bana, kararımı saygıyla karşıladığını, fakat hala kendini bana karşı borçlu hissettiğini bildirerek şunu söyledi: “Uğur bey, benim oğlum bugün sizin yardımlarınız sayesinde hayatta ve hala damarlarında sizin kanınız dolaşıyor. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Ama dediğim gibi, kararınızı da saygıyla karşılıyorum. Ben her zaman buradayım. Kapım da her daim sizlere açık.” deyip vedalaşarak telefonunu kapattık.

Artık yalnız ve tek başımaydım. Önümde zorlu bir hayat vardı. Bu ağır yükü daha ne kadar omuzlarımda taşıyabilecektim, onu da bilemiyordum. Yaklaşık 65 yıllık ilişkiler, insan olma adına verdiğim mücadele, birkaç saat içinde toplum nezdinde sıfırlanmıştı.

Yaşanan olaydan dolayı ne yazık ki, haklı olduğumu sadece ben biliyordum. Burada şunu anlamıştım, ‘gerçek’ dediğimiz şeyler bazen, başkaları tarafından aynı algılanmıyor. Yani, en katı gerçeklikler bile görece olabiliyordu…

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın