Öykü

Cevdet Günal Tüzün ve Yeni Bir Öyküsü

Yokuşu Çıkarken

Serdar, Azize Hanım’ın “evladım mutlaka görüşelim” çağrısını aldığından beri içinde merak ve endişe ile karışık duygularla dolu bir gün geçirdi. Mesai bitiminde metro ile Kadıköy’e gelip, iskelede bekleyen Eminönü-Karaköy vapuruna bindiğinde, temiz boğaz havası ile ciğerlerini doldurdu. Bu havayı oldum olası severdi. Vapurun üst kıç güvertesinde iskele tarafına oturdu. Oturum konumunu ayarlarken;Boğazın girişine hâkim bir bakış açısı ile karşıda Sarayburnu, Topkapı sarayı, Ayasofya ve Süleymaniye, Sultan Ahmet camileri ile tarihi yarımada tüm görkemi ile adeta bir şok dalgası gibi insanı sarıp sarmalayan ve İstanbul’a ilk görüşte aşık eden görünüme dikkat etmişti. Bu manzara; her görüşte Serdar’ın İstanbul’a olan tutkusunu yenilerdi.Kadıköy’den kalkan deniz işletmesine ait Eminönü-Karaköy vapuru zarif bir deniz kuşu edası ile rıhtımdan ayrılıp mendirek ile Haydarpaşa arasından ardında beyaz köpükler bırakarak geçerken, Serdar; geçmiş günlerde banliyö treni ile Haydarpaşa garına gelişini, unutulmaz film karelerinden görmeye alışık olduğu gardan iskeleye inen merdivenlerin başında bir an durup, insana yeni bir dünyanın kapısı açılıyormuş izlenimi veren boğaz manzarasını içi sızlayarak düşünden geçirdi. Serdar, dünyanın en güzel çaylarının demlendiği vapur çaylarını satmak için tempo ile tepsisine vuran çaycıdan bir çay alıp, kısa sürecek de olsa yolculuktan keyif almaya çalıştı.Vapur, Karaköy iskelesine ulaştığında; simitçilerin akşam simidi satma telaşı ile haykırışlarına, lokantaların ayakçılarının müşteri kapma sesleri ve kendi aralarında tatlı atışmaları, tam bir kakofoni oluşturuyordu. Serdar, ses cümbüşü arasında balıkçı Baba Fuat’a uğradı. Fuat, yaşını almış uzun yıllar balıkçı teknelerinde Karadeniz’in hırçın dalgaları ile boğuşmuş, Marmara’nın birden köpüren sularında ağ serip, ağ toplamış, görmüş geçirmiş bir balıkçıydı. Yaşı gereği denize çıkamayınca Karaköy’de eski reisinin sahibi olduğu balıkçı işliğinde çalışmaya başlamıştı. Serdar daha iskeledeyken Fuat baba eline aldığı bir palamut ile bir mezgit balığını temizlemeye başlamıştı bile. Serdarın Azize Hanım’a uğrayacağını bilirmiş gibi, hemen hazırlığa girişmişti. Serdar tezgâha yanaştığında yüzüne yansıyan gerginliği hisseden baba Fuat “hayırdır evlat Karadeniz’de kayığı batmış reis gibi suratsızsın bugün” diye takılmadan edemedi. Serdar kısaca Azize Hanımın kendisini acele çağırdığını söyleyip, kötü bir haber alacakmış endişesi ile dolu bir of çekerek, hasır tabureye kendini bıraktı. Fuat hemen içeriye bir sade kahve söyledikten, balıkları tezgâha bırakıp, temizlemesi için çırağına teslim ettikten sonra, bir tabure çekerek Serdar’ın yanına çöktü. “Dert ettiğin şeye bak be evlat, bende önemli bir şey var sandım” diyerek sırtını sıvazlayıp, “Azize ablamızın vardır bir bildiği, meraklanma. Hayır düşün hayır olsun” diyerek sakinleştirmeye çalıştı. Çırağın “usta balıklar hazır” demesiyle, Serdar ve Fuat baba kalktılar. Fuat baba temizlenmiş balıkları kese kağıdına koyduktan sonra,”mezgitin yumurtasını içinde bıraktım, rahmetli Asım Bey taramasını çok severdi” deyip, Serdar’ı yolcu etti. Karaköy’ün arka sokaklarından Denizciler Caddesine geçen Serdar, I. Mahmut Çeşmesine gelince karşıya geçip Tophaneden, Boğazkesen yokuşuna doğru tırmanmaya başladı.

Serdar, yetimhanede büyümüş, Azize Hanım ve Asım Bey’in himayesi ile sanat okulunda torna-tesviye bölümünü bitirmiş, daha sonra yüksek teknikerlik okuluna giderek, makine teknikeri olmuştu. Hem yetimhanede hem de okul hayatında, sarışın ve gözlerinin çakır renkli olması nedeniyle, başka Serdar’lar ile karışmasın diye “Çakır Serdar” olarak çağrılmış, kısaca “Çakır” olarak tanınmıştı. Hem zekâsı hem de spordaki başarısı ile hep takdir edilmişti. Bir an önce hayata atılıp, hayata tutunmak içinAnadolu yakasında bir tekstil fabrikasına usta olarak girmiş, çalışkanlığı ve kişiliği ile ustabaşılığa yükselmişti. Bu arada, paketleme bölümünde çalışan Ayşe’ye de gönlünü kaptırmış, sevgisine karşılık bulunca da evlenmişlerdi. Yine Azize Hanım ve Asım Bey’in yardımı ile Maltepe sırtlarında bir dönüm kadar arsa alıp, iki oda bir salon yuvalarını yapmışlardı. Azize Hanım ve Asım Bey’i kendi aileleri, ana babaları gibi bilmişler, sevgi ve saygılarını eksik etmemişlerdi.

Bunları düşünerek yokuşu tırmanan Serdar, yolun çatallaştığı yerde bulunan manavdan taze salata malzemesi almayı ihmal etmemiş, bakkaldan da Azize Hanımın çok sevdiği güllü lokumdan bir kese kâğıt dolusu aldıktan sonra, yokuşun sağ tarafından Beyoğlu’na doğru tırmanmaya devam etti.

Serdar, annesini ve babasını hiç tanımamış ve görmemişti. Daha bebekken, Arap Cami’nin kapısına bırakılmış, sabah ezan için evinden çıkan müezzin tarafından bulunarak, yetimhaneye teslim edilmişti. Kundağında; kargacık burgacık bir yazı ile annenin sağlık sorunları nedeniyle bebeğe bakamadığı ve isminin Serdar olduğu yazan bir not bulunmuştu. Nüfus kayıtlarına adı Serdar olarak yazılırken, memur; soyadını sağlıklı olsun dileği ile Demir olarak kayıtlara geçirmişti. 

Azize Hanım, ana vatanından sürgün edilen bir Çerkez aileden gelen alımlı, boylu poslu, esmer güzeli bir genç kızken, Karaköy’de bulunan bir terzihanede işe başlamış, terzinin müşterilerinden banka müdürü Asım Bey yoluna çıkmıştı Azize’nin. İlk görüşte vurulmuş Asım Azize’ye, araya görücüler girip, isteme fasıllarından sonra kısa sürede evlenmişler. Azize’nin güzelliği olduğu kadar zekasına da hayran olan Asım, onun eğitimine de el atmış, olgunlaşma enstitüsüne devamını sağlamış, steno ve daktilo eğitimi aldıktan sonra, Galata’da bulunan köklü bir bankaya memur olarak iş başı yaptırmıştı.

Asım Bey ile Azize Hanım, çocukları olmadığı için sık sık yetimhaneyi ziyaret etmişler, bir evlat edinmek yerine, yetimhanede bulunan çocuklara ana-babalık, abilik-ablalık yapmayı tercih etmişlerdi. Serdar ile de böyle ziyaretleri sırasında henüz bebekken tanışmışlar, onun büyümesini, gelişmesini takip etmişler, iş ve yuva kurmasına yardım etmişlerdi. Asım Bey’in erken ölümünden sonra, Azize Hanım, hayata tutunmak için Serdar’a sarılmış, adeta kendini ona vakfetmiş; evi, Asım Bey’den kalan dul maaşı ve kendi emekli maaşı ile geçim sıkıntısı çekmeden yaşantısına devam etmişti.

Serdar, yokuşu çıkarken hem aklında hep sorular dönmüş durmuş hem de geçmişe gidip gelmişti. Azize Hanım’ın oturduğu apartman, Galatasaray Hamamının birkaç sokak altında, Beyoğlu’ndan Tophaneye inen bir yolun, Boğazkesen Caddesi ile kesiştiği köşeye yakın altı katlı bir binaydı. Azize hanım, üst kat ile çatı katının birleşiminden oluşan dairede oturuyordu. Alt katta açık salon-mutfak, tuvalet, banyo ve iki yatak odası, çatıda ise geniş bir küçük bir mutfağa sahip oturma odası ile teras bulunuyordu. Terastan bakıldığında, Galata Port ile görünümü değiştirilmiş olan Salıpazarı rıhtımından Fındıklı’ya kadar uzanan sahil görülüyor, boğazın doyulmaz manzarasına Selimiye Kışlası, Haydarpaşa ve Kız Kulesi eşlik ediyordu. Asım Bey, burayı özel olarak döşemişti. Duvarlar kitap rafları ile kaplı ve rahat koltuklar ile tam bir rahatlama alanı olarak Asım Bey’in alışkanlık haline getirdiği akşam keyfi demlenmeleri için tasarlanmıştı.

Serdar’ın kalp atışları hem yokuş yukarı çıkmaktan hem de içinde bulunduğu sanrılar ile, hızlanmıştı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanarak kapıya geldiğinde, derin bir nefes alıp soluklandıktan sonra, kendisinde yedek anahtar olmasına rağmen kapıyı çaldı. Biraz bekledikten sonra, Azize Hanım kapıyı tüm güler yüzlülüğü ile açıp, Serdar’a “Çakırım” diyerek öz oğluna sarılır gibi sarıldığında, Serdar’a sanki annesine sarılmış gibi, ilaç gibi geldi, kalp ritmi normale döndü ve sakinleşerek Azize Hanım’ın önce ellerinden öptükten sonra, yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. “Annem” der gibi tıpkı Asım Bey’in seslenişi ile “Azizem” diyerek sarıldı yaşlı hanımefendiye.

Azize Hanım; Serdar’ın elinden paketleri alıp mutfağa geçti, yardımcısı ve can yoldaşıHatice Hanım’a teslim etti. Hatice Hanım, Asım Bey ile Azize Hanım bu eve taşındıklarından beri ev işlerinde yardımcı olan, zamanla ailenin bir parçası haline gelen dul ve kimsesiz bir kadıncağızdı. Eşini, evlendikten hemen sonra kaybetmiş, Azize Hanımın bankada çalıştığı dönemde ev işlerine yardım için işe alınmış olan Hatice Hanım, Asım Bey’in kaybından sonra daimî olarak evde kalmış ve Azize Hanımın bir bakıma ahretliği olmuştu.  Hatice Hanım mutfakta yemek hazırlıklarına başlarken, Azize Hanım da Serdar’ın meraktan daha fazla azap çekmesini önlemek ve rahatlatmak için hemen konuya girdi.

Terasta karşılıklı otururlarken, Azize Hanım yanında bulunan sehpa üzerindeki iki kutuyu Serdar’a gösterip “Çakırım, bunlar senin için biri geçmişinin belgeleri, diğeri de geleceğinin” diyerek, tekerlekli sehpayı Serdar’a doğru döndürdü. Serdar’ın kalbi yine kulaklarını sağır edercesine gürültü ile çarpmaya başlamıştı. Azize Hanım sakin ses tonu ile; “Çakırım, ilk kutu senin kimliğinle ilgili eşyalar içeriyor. İkinci kutuda ise Asım babanın sana bıraktığı mektup ve belgeler var. Hangisinden istersen başla, ben Hatice’ye yardıma gidiyorum. Kendini hazır hissettiğinde kutuları açabilirsin. Bir yardım isteyecek olursan, seslenmen yeterli” dedikten sonra, onu terasta kutular ile baş başa bırakıp, mutfağa geçti.

Ne yapacağını bilemeyen Serdar, geçmişini bilemeyen geleceğini de bilemez deyip, ilk kutuya yöneldi.

Kutu, belli ki uzun süredir açılmamış, rengi atmış, yer yer kabuklanıp soyulmuş, lekelenmiş karton bir kutuydu. Kutunun üzerinde Asım Bey’in el yazısı ile kendi adının yazdığını gören Serdar, elleri titreyerek kutuyu açtı. Kutunun içinde bir çift bebek patiği, bir bebek battaniyesi ve cami önüne bırakıldığında bulunan ismi yazılı kâğıt parçası vardı. Kutunun dibinde yine Asım Bey’in el yazısı ile Serdar’a verilmek üzere yazılı bir zarf daha vardı. Serdar, patik ve battaniyenin kendisine ait olduğunu düşünmüş, yazının da Annesi tarafından yazılan not olduğunu anlamıştı. Patik ve battaniyeye sarılıp, kokusunu içine çekerken, annesinin el yazısı bulunan kâğıdı sanki annesini öper gibi öpmüş, gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Kendini toparladıktan sonra Asım Bey’in mektubunu açma cesaretini gösterdi. Asım Bey’in yazısına başlarken kullandığı “oğlum” sözcüğü Serdar’ı ayrıca duygulandırmıştı. Asım Bey gerçekten de Serdar’ı kendi öz oğlu gibi sevmiş ve öyle yaşamıştı. Mektubun devamında, annesini bulabilme çabası, yaptığı görüşmeler ve çalışmaları anlatan Asım Bey, son kısımda annesinin izine rastladığını, doğumdan hemen sonra yaşadığı güçlüklere dayanamayıp hastalandığını, onu cami avlusunda Allaha emanet ettikten kısa bir süre sonra hayatını kaybettiğini ve Feriköy mezarlığında kimsesiz olarak defnedildiği için mezarını ve izini bulamadığını not ederek, görevi tam olarak tamamlayamadığı için ondan özür dilediğini, bu nedenle de durumu ancak böyle bir mesaj ile ona anlatabildiğini yazmıştı. Yoğun bir duygu seli içinde kaybolan Serdar, uzun süre sessizce ağladıktan sonra “yaptıkların için teşekkür ederim Asım Baba, annemi bana getiremesen de artık ne olduğunu biliyorum” diye mırıldanarak, en kısa zamanda Feriköy mezarlığında kimsesizler mezarlığına gitmek kararını aldı.

Mutfaktan gelen seslere bakılırsa, yemek hazırlıkları devam ediyordu. Mis gibi kızarmış balık ve salata kokusu terasa kadar geliyordu. Serdar merakla daha yeni görünümlü özel yapılmış evrak kutusu olan ikinci kutuyu açtığında bir yığın kâğıt ile karşılaştı. Üstte yine Asım Bey’in “Oğlum Serdar’a” notu yazılı bir zarf vardı. Altta ise, bir noter kâğıdı, bazı banka hesapları ile birkaç tapu görünüyordu. Zarfın içinden çıkan mektupta Asım Bey; bir kez daha oğlum diye söz ettiği Serdar’ın, Azize Hanım’dan sonra yasal varisi olduğunu, Azize Hanım’ın ölümüne kadar tüm kalıtlarının tek sahibi olduğunu, sonrasında ise kabul edeceğinden emin olduğu Serdar’ın parasal ve emlak varlıklarını kontrol ederek, kurulacak bir vakıf aracılığı ile özellikle kimsesiz ve zor durumda olan anne ve çocukların yaşamlarını kolaylaştıracak şekilde harcanması konusunda görevlendirildiğini bildiriyordu. Mektup karşısında Serdar ne yapacağını şaşırmış halde boşluğa bakarken, Azize Hanım yanına gelerek, “Zor görevin hayırlı olsun evladım” diyerek boynuna sarıldı.

Hatice Hanım’ın hazırladığı sofraya el ele tutuşarak geçerken, Serdar çoktan ne yapacağına karar vermişti.

Cevdet Günal Tüzün

Haziran 2023-Mersin

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın