Öykü

Cevdet Günday Tüzün ve Bir Öykü

SERÇE

Mahmut ya da bizim ona taktığımız isimle “Serçe” ile tanışmamız, ortaokul dönemimin sonlarına rastlar. Babamın zorunlu emekliliği sonrası Ankara’ya taşındığımızda ortaokul son sınıftaydım. Bir tanıdığımızın yardımı ile evimize yakın olan ortaokula değil de biraz uzak olan ama ortaokul ve lisenin bir arada olduğu bir başka okula kaydım yapıldı. Ortaokul binası lise binasından ayrı olsa da öğrenciler dinlenme aralarında aynı bahçeyi kullanıyordu.Lise binası bahçeyi neredeyse kucaklayacak gibi “L” şeklinde beş katlı bir yapıydı. Kısa kenarın arka kısmında da kapalı spor salonu vardı. Ortaokul binası, bahçenin birkaç basamak yukarısında yapılmış, iki katlı uzun bir binaydı. Okulun çevresindeki duvarın iç kısmında; at kestanesi ve kavak ağaçları sıralanmıştı. Bahçe içinde bizim daha çok futbol kalesi olarak kullandığımız basket potaları vardı. Spor salonu hem basketbol ve voleybol oynanabilecek hem de jimnastik sporları yapılabilecek şekilde hazırlanmıştı. Salonu daha çok lise öğrencileri kullanırken, ortaokul öğrencileri bahçede koşu ve kültür-fizik hareketleri dediğimiz temel kas kuvvetlendirici hareketleri yapardı.

Yarıyıl arasında okula katıldığım için yeni eğitim düzenine uyum sağlamam biraz zor oldu. Anadolu’nun küçük sayılabilecek bir şehrinde olan eski okulumda notlarım yüksek olsa da burada eğitim farkı ile sınıf arkadaşlarımın benden daha ileri olduklarını gördüm. İlk birkaç gün bocalasam da ders öğretmenlerimin takip ve desteği ile kısa zamanda onları yakaladım. Kolay uyum sağlayan bir öğrenci olduğum için, arkadaşlık kurmakta hiç zorluk çekmedim. Benim için en zoru sınıfın oturum düzeniydi. Geldiğim okulda kız ve erkek öğrenciler ayrı sıralarda otururlarken, burada sıralarda ayrım gözetmeksizin oturuluyordu. İlk günlerde biraz sıkılsam da özellikle Türkçe öğretmeninin yakın ilgisi ve arkadaşlarımın desteği ile çekingenliğimi yendim ve farkına vardım ki öğrenci; kız veya erkek fark etmez, öğrenciydi. Her sırada üç öğrenci oturuyorduk. Ben biraz ufak tefek olduğum için sınıfın sağ yan önden ikinci sırasındaydım. Sıranın sağında koridor kısmında ben, ortada sınıfın çalışkanlarından Ayşe ve solda duvar kenarında Mahmut oturuyordu. Mahmut derslerde biraz geri kaldığı için, sınıf sorumlu öğretmenimiz, onun da başarısını yukarıya taşımak amacı ile, derslerde daha başarılı olan bizim yanımıza oturtmuştu. Zaman içinde Ayşe ile kıran kırana bir başarı yarışına girerken, Mahmut’ta ister istemez notlarını yükseltmişti.

Ayşe; mühendis bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olmanın verdiği rahatlık içindeydi. Amacının ileride başarılı bir doktor olmak olduğunu her fırsatta söylerdi. Daima temiz giyinir, saçlarını çift örgü yapıp mutlaka renkli kurdeleler ile süslerdi. Hırsının kurbanı oldu maalesef ve üniversite sınavında heyecandan bayıldığı için bir sene beklemek zorunda kaldı. İkinci girişinde ise tıbbiyeyi kazanamasa da iyi bir üniversitenin biyoloji bölümünde okuyarak aranan bir akademisyen olmayı başardı.

Ben ise, işçi babanın çocuğuydum ve hedefim iyi bir mühendis olmaktı, oldum da.

Erkek öğrencilerde ceket, pantolon ve kravat zorunluydu. Kız öğrenciler ise ceket- etek takımı ve beyaz gömlek giyerlerdi. Ben de babamın eskilerinin küçültülerek bana uydurulmuş elbiseler giyerdim.

Mahmut ise baba mesleği olan ticarete meraklıydı. Hep zengin bir tüccar olacağını, en kısa zamanda iş hayatına atılacağını söylerdi. Babasının Çıkrıkçılar Yokuşu’ndaki kumaş mağazasının reklamını yapmaktan geri durmazdı. Mahmut, amacına ulaşmakla ve sadece babasının işini geliştirmekle kalmayıp, tekstil firması kurarak başarılı bir iş insanı oldu.

Laf aramızda, artık babamın eskileri uymamaya başladığında ilk takım elbisemin kumaşını, ders çalıştırma karşılığında Mahmutların mağazasından almıştım. Takım elbisemi de aynı yokuşun sonunda bulunan bir terzi, Mahmut’un torpili ile uygun fiyata dikmişti.

Mahmut; çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonrası sağ ayağı sol ayağına göre biraz kısa kalması nedeni ile hafif sekerek yürürdü. Bu nedenle ona “Serçe” lakabı takılmıştı. Ders dışında hep onu serçe diyerek çağırırdık.O da buna alışmış, “Mahmut” dendiğinde “Ne Mahmut’u oğlum serçeyim ben serçe” diyecek kadar benimsemişti ismini.

Evlerimiz aynı sokakta olmasa da yakındı. Okula giderken birlikte yürürdük. Sabahları mahalle bakkalından aldığımız; ağzı kırmızı renkli alüminyum kapaklı birer cam şişe içinde Atatürk Orman Çiftliği ürünü günlük pastörize sütü içmeden yola çıkmazdık. Okulumuz tepelik bir yerde olduğu için gidip gelirken yokuş tırmanmak ve inmek durumundaydık. Mahmut, ayağı aksadığı için zorlansa da yürürken bana ayak uydururdu. Kış aylarında kar ve buz olursa, dolmuşa binerdik. O dönem arka tekerlekleri içe dönük Skoda marka dolmuşlar, bulunduğumuz semti dolaşarak Ulus’a sefer yaparlardı. Mahmut, dolmuşa bindiğimizde, “oğlum bak bu dolmuşta benim gibi yamuk ama iş görüyor” diye kendisi ile dalga geçerdi. Bu dolmuşlar biraz hızlı dönemece girerlerse hemen yan yatmaları ile ünlüydüler. Mahmut’a takılmak için “oğlum bak koşarken dikkat et dönerken sen de yan yatma” dediğimizde bizden önce kahkahayı basardı.

Ders aralarında kızlı erkekli bahçede yapılan mini futbol sahası olarak kullandığımız potalar arası maçlar çok çekişmeli ve eğlenceli geçerdi. Bir gün beşe beş yapılan maçta bir arkadaşımızın eksikliğini doldurmak için saha kenarından coşku ile bizi destekleyen Mahmut’u oyuna almak istedik.

“Bu ayakla mı?” der gibi bize bakınca, alkışlarla onu sahaya aldık. O gün bence Mahmut’un hayatında bir dönüm noktasıydı. Ayağındaki aksama nedeniyle beden eğitimi derslerinden muaf olan Mahmut, bizim koşturmalarımızı hep coşku ile desteklese de bir burukluğu yüreğinde taşıdığını hissederdik.

Mahmut oyuna girdikten sonra çok heyecanlanmış, bir sağa bir sola koşturmuş, kan ter içinde kalmıştı. Ne kadar zorlansa da zevk aldığı o kadar belliydi ki sanki hep kahkaha ile gülüyormuş gibi yüzünde çiçekler açıyordu. Hem koşturuyor hem de bizleri coşturuyordu, öyle ki maçın kaç kaç olduğunu unutmuş, Mahmut’un coşkusuna katılarak adeta festival havası ile oynamaya başlamıştık. Oyunun sonlarına doğru sahanın orta yerinde ayağına top gelen Mahmut topa öyle bir vurdu ki top bir mermi gibi gidip, pota direğine çarparak patladı. Top dediğime bakmayın, çifteli dediğimiz topumuz futbol topu değil, iç içe geçmiş iki plastik toptan yapılmıştı. Kantinci; havası inmiş olanları yarı fiyatına satardı. Havası inen top kaynak yerinden kesilerek kısmen açılır, sert sağlam top içine yerleştirilerek daha sağlam bir yapıya kavuşturulurdu. En sağlamı çok çok iki-üç maç dayanırdı. Patlayan top yeniydi ve o ana kadar oldukça sertti.

Tabii ki maç böylece bitmiş, aramızda en çok üzülen de Mahmut olmuştu. Topun patlamasına değil, bu günlük kısa bir sürede daha da olsa,futbol oynayamayacak olmasına üzülmüştü. Bu olaydan sonra bizim “Serçe” her maça gönüllü katılmaya ve kendi hazırladığı çifteli toplara patlatırcasına vurmaya devam etti.

Cevdet Günal Tüzün

Mersin, eylül, 2023

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın