Öykü

Çok çok değişik bir öyküyle Efe Nazım Arslançelik

KEDER TEŞVİK SİGARASI

Onu gördüğüm ilk gün beş param yoktu. Hiç olmadı da, ben cebimde kalbimi ellerimde yüreğimi taşıdım. Sonra biri geldi beş para etmeyecek biriydi. Çıkardı masaya on para koydu. Üçüncü sınıf meyhanenin birinde ispirto dönerken aklıma sen geldin, ellerimi hiç tutmadın taksim tünelde ben senin ellerini çizdim duvara da öyle tuttum. Gözlerime hiç bakmadın, salonun orta yerinde duran hiç tanımadığım birinin gözlerinden baktım sana, üçüncü ispirto şişesini dönerken senin yeryüzündeki en güzel şey olduğun aklıma geldi de kendi yüzümden utandım. Belki kaliteli bir şarap içsem utanmazdım. Söze giren Rasim abi’nin kafasında güller ağzından tütünü hiç eksik olmazdı. ”Anlamadılar kaptan, arpa limanında buğday bekledik. Anlamadılar” güzelim Rasim Abiyi üzdüler yinede anlamadılar güzelim insanları, deli Bekir vardı. Meyhanenin sol tarafında yere koyduğu kartonların üzerinde yatan, dertlendi mi çakmak gazı çeken, eksik dişleri ile hepimizden gerçek gülen biriydi. Dişlerin neden eksik Bekir abi dedim bir gün ”Hangimiz tamız ki ” dedi. O zaman anladım bir daha hiç tamamlanmayacağımı, ”Bir gün biri gelir seni alır götürür başka diyarlara” derdi. Fikret abi, bilmezdi benim içimin benden çıkıp gitmesi gerektiğini, hepimizin hikayesi farklıydı bu üçüncü sınıf meyhanede, tek ortak noktamız döndüğümüz ispirto şişesine değen dudaklarımızdı. Sevdiğimiz kadınları belki hiç öpemedik. Ama o meyhanede birbirimizin dertlerini kanayan dudaklarımızla öptük. Herkesin birbirine utanmadan güldüğü gerçeğin ise masanın tam ortasına atıldığı meşe ağacından yapılmış bu masadan kimler gelip geçti diye sorsam İsmet abi’nin çenesinin yayları masaya düşerdi. Sormadım. Biz sormasak da İsmet abi gecenin sonunda ispirtodan kör olan gözlerimize rağmen anlatırdı. ”Gözler mühim değil kulaklarınız beni duysun yeter derdi.” Her zaman ki hikayenin en can alıcı yerinde keyiflenen İsmet abi ispirto şişelerini tazelerken gözlerinden düşen yaşlarla bizi boğduğunun farkında bile değildi. Bizde hiç bir şeyin farkında değildik. Dünyanın acısının karşısında bizim acılarımız mühim değildi. Sanki her şey bir planın parçasıydı. Birileri sevinecek birileri üzülecek bazıları ne olursa olsun mutlu olacaktı. Bu bir düzendi düzenin içindeki bizler ise düzensizlik olarak anılıyorduk. Bizler daha kelimesini daha çok sevmek olarak kullanıyorken onlar daha fazla olarak kullanıyordu. Küçük hayallerimizin soytarısı olmuştuk sadece ve bu bizim kısa pantolonlu çocukların anlayabileceği şeyler değildi. Deli Bekir yıllarca ne bulduysa giydi üzerine, onun pantolonu hep kısaydı. O genç çocuklar Deli Bekir’e yıllarca güldüler, sonra yine birileri çıktı kısa pantolonlu çocukları doğurdu. Terzi Ferit abinin dediği gibi ” Bol paçalı çocuklarken, kısa pantolonlu piçlere dönüştük.” Saat sabaha karşı beş suları, her birimiz masanın ayaklarına kapanmış şekilde sızmışız. Tuhaf olan şu ki her sızdığımız da masanın ayaklarına kapanıyorduk. Birine sarılma ihtiyacından olsa gerek masanın ayaklarını sarılamadığımız kadınların yerine koyuyorduk. Yarım saat sonra işkembeci Necibin yeri açılacaktı. Masada kalan son sigarayı kimse uyanmadan yaktım böyle gecelerin sabahında o son sigara namus gibidir. Öyle keyif verir ki ilk kez bir kadının bacak arasında dolaşmanın hazzına ulaştırır. İlk uyanan Rasim abi oldu. Gözlerini açmakta güçlük çekiyordu. Sol elinin baş parmağı ve işaret parmağını göz kapaklarını ayırmak için kullanırken hafif aralanan sağ gözü ilk önce masadaki son kalan sigaraya baktı. O kadar acılar unutuldu. Kadınlardan geçildi. Ama o son sigara unutulmadı. Her iki gözünü de açtıktan sonra hesap soran bir ses tonu ile bana seslendi. ” O son sigarayı içmeyecektin” önce uyanan yanar ve yakar Rasim abi bunu sen benden daha iyi bilirsin. Rasim abi meyhanede ne kadar ceket, çekmece, dolap varsa üşenmeden kurcalamaya başladı. Sanki o bir dal sigarayı bulsa her şeyin rayına oturacağını hissediyordu. Sonunda tezgahın ayağı ile duvarın arasına sıkışmış bir sigara buldu. Kocaman ağzı ile gülerek bana sigarayı gösterdi. Öyle sevinmişti ki zorlasa ateş olup sigarayı yakacaktı. Ayağa kalkıp sandalyeyi duvara yasladı. Sırtını duvara dayayıp sandalyeye oturdu. Kafasını yukarı doğru kaldırdı. Sigarayı dudaklarına iliştirdi. Kibriti çaktı ve ilk duman tüm hücrelerine tecavüz ederken yüzündeki gergin ifade yerini devlet memuru tebessümüne bıraktı. Böyle tebessümler hep Sevimi hatırlatıyordu. Hiç ödeyemediği faturaların son günü geldiğinde en güzel kıyafetlerini dolabın dibinden çıkarıp, faturalar gibi kendi son kullanma tarihinin peşine düşüyordu. Rasim abi’nin ömrü elektrik idaresinde çalışan Sevimi sevmek ile geçti. Herkesin bir hikayesi vardı, bu tuhaf meyhanede. Hikayesi olmayan insanlardan olmadığımız için mutluyduk. Herkes birer birer uyanırken aklımızda tek bir soru vardı. İşkembeci Necip abiye gidip birer işkembe içecek olmanın verdiği tarifsiz neşenin etrafında toplanmak bizi korkutuyordu. İşkembeciler neşeli yerler değildi. Gecenin sonunun geldiği yer, sabahın ilk ışıklarını içtiğimiz yerdi. Herkes masanın etrafında toplandı. Rasim abi ” Beyler cepleri yoklayın işkembe parasını toplayalım.” dedi. Cebinde parası olmayanın sesi hiç çıkmazdı. Meyhane sahibi ceketini giydiğinde söze İsmet abi girdi. ”Bu seferde ben vermem işkembe paralarını, her seferinde aynı muhabbet ispirtoların parasını da yine bana kilitlediniz.” İsmet abi doğru söylüyordu. Bizim burada dokuzuncu köy olmadığından kovamadık. Belki de hepimiz dokuzuncu köyden kovulan insanlardık. Rasim abi cebinden yirmi lira çıkardı. İsmet abi dayanamayıp ”Rasim sende yirmi lira ne arıyor lan, meyhanenin sahibi benim bende bile o kadar para yok.” Rasim abi cevap vermedi. Gülümserken masadan kalktı. Kapının solunda yatan Deli Bekir’e bakındı. Çoktan uyanmıştı. Yada hiç uyumamıştı. ”Kalk lan deli işkembeciye gidiyoruz.” Rasim abi deli Bekir’e iki tekme salladı. Kendine gelmesi için iki tekme yemesi gerekiyordu. Deli Bekir ayağa kalktı, kartonları meyhanenin içine bıraktı. Hadi gidelim der gibi baktı bize, ceketlerimizi giydik. İsmet abi sobayı kontrol etti. Çoktan sönmüştü. ”Biz neden üşümüyoruz.” dedi. Rasim abi’nin cevabı gecikmedi. ”Bizim gibiler üşümez İsmet” İsmet abi Rasim abi’nin ne demek istediğini anlamasa da muhabbeti uzatmadı. Kapının önüne çıktık, İsmet abi kapıyı sıkıca kilitledi. Deli Bekir en önden gidiyordu. Hemen onun arkasında İsmet abi vardı. İsmet abinin solunda Rasim abi vardı. En arkada ben vardım. Bu düzen saygıdan değildi. En büyük kederden en küçük kedere doğru sıralanmıştık. Sokakları geçerken kederimiz binaların yüzeyine yansıyordu. Biz binalara, insanlara ve camlara bakmayı sevmeyen insanlardık. Kendimizi görmekten hoşlanmıyorduk. Yüzümüzü ne kadar az görsek o kadar mutluyduk. İşkembeci Necip abi dükkanı açmış, işkembenin kokusu iki sokak öteden geliyordu. İçeri girdiğimizde bana eski günleri hatırlatan fayansın üzerindeki talaş yüzümde kocaman bir gülümseme inşa etti. Her zamanki masamıza oturduk. Rasim abi özlü sözünü söyleyerek bir hatırlatma yapmak istedi. ”işkembesi büyük adam bir avuç suya doymaz.” az işkembeleri söyledikten sonra ekmeğin bedava olduğunu bildiğimiz için ekmeğe yüklendik. Öyle ekmek yiyorduk ki Necip abi dünden kalma bayat ekmekleri bile bize veriyordu. Bunu yaparken oldukça mutluydu. Deli Bekir çorbanın sonuna geldiğinde ekmek miktarını arttırdı. Muhtemelen bugün yiyeceği son yemek olacaktı. İsmet abi ise meyhane sahibi ceketinin verdiği öz güvenle daha kibar içiyordu. Ben ise her şeyi hemen yapmayı sevdiğimden ilk önce bitiren oldum. Necip ” çayları içerimi dışarı mı alıyorsunuz.” dedi. Hep bir ağızdan dışarı dedik. Sinemada film bittiğinde herkes aynı anda ayağa kalkıyordu. Ayağa aynı anda kalkışımız salon kalkışı olmuştu. Dışarı çıkıp taburelere oturduk. Sigaramız yoktu. Deli Bekir’i sigara bulması için yolladık. Böyle zamanlarda deliliği işe yarıyordu. Dünyanın en vicdanlı adamından korkan insanlar sigaraları üçer beşer veriyordu. Deli Bekir geldiğinde hepimize birer sigara uzattı, kalan sigaraları iç cebine koydu. Rasim abi sigaranın üç ayrı içimi vardır diyerek anlatmaya başladı. ” Kardeşlerim şimdi size sigaranın felsefesini anlatacağım dikkatli dinleyin. Birinci içim; seviştikten sonra yakılan keyif sigarası. İkinci içim; alkol ile içilen keder teşvik sigarası. Üçüncü ve son olanı ise ; Ne olursa olsun sonunda yanan sigara içimi.” Rasim abi’nin kendince uydurduğu bu felsefeye katılıyormuş gibi yaparak aynı anda kafalarımızı salladık. Eğer aksini söylersek Rasim abi konuyu sabaha kadar konuşur ve sonunda haklı çıkana kadar diretirdi. Bu durumu bildiğimiz için kafalarımızı salladık. Sigaralar bitti, çaylar fon diplendi. Sıra hesap ödemeye gelmişti. Necip abi’nin karşısına ip gibi dizildik, en masum bakışlarımızı takındık. Deli Bekir’i en öne attık. Necip abi gülerek bize baktı. ”Deli senden para almıyorum, bendensin. Rasim sende her zaman para vardır. İsmet sen meyhane sahibi adamsın ceketine güvendiğin kadar cebine de güven. Aziz oğlum sende okumuş adamsın hesabı kitabı bilirsin.” Necip abi hesap ile birlikte seceremizi de döktü önümüze. Deli Bekir ayrıldı aramızdan, kartonuna gidip bir güzel uyku çekecekti. Rasim abi yirmi lirasını verdi. Üzerini alırım diye hesap etmişti. Ne yazık ki alamadı. İsmet abi ceketini Necip abiye verdi. Ben Aziz gençliğimi meyhanelerin, işkembecilerin kapılarına astım. Borcum yoktu. Hepimiz ayrı ayrı hesaplaştık. Ve ayrı ayrı yerlere dağıldık.

Efe Nazım Arslançelik
İletişim: efearslancelik@gmail.com

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın