Öykü

Değişik bir Öykü/ Ali Bay

KIRIK TESTİLER

Kızılırmak’ın, kızıl milli toprağını çuvallara doldurup, sırtladı Ahmet Usta. Birini bir gözüne koydu heybenin birini de öteki gözüne. “Yürü” dedi, “boz eşşeğim yürü”. Sürdü Avanos’un içine.

Toprakları gece boyu hamur gibi yoğurdu. Ala şafakta kalkıp geldi “işlik başına[1]”. Önlüğü dizlerine serip çarkı ayaklarıyla vura vura döndürdü de döndürdü. Boncuk boncuk terleyen alnını kolunun tersiyle sildi. Yoğrulmuş çamurlar çarkın başında şekilden şekle girdi. Eğildi yamuldu düzeldi. Testi oldu, cereler[2] oldu, çanaklar çömlek oldu bardak oldu.Yaptığı testileri beşiğe bebek yatırır gibi duvar dibine diziyordu. Bu işe daha yedi yaşında başlamıştı. Beşikte başladı deseler yalan olmaz. Kundakta bebeyken anası getirirdi sırtında. Çarkın sesi ninni gibi gelirdi kulaklarına. Yaşı altmış oldu hala işlik başında. Yıllar Kızılırmak gibi akıp geçti.

***

     Fırına, asker gibi yan yana kol kola dizili testiler, küncü[3] atılmış çörek gibi ımıl ımıl pişti. Fırının karşısına geçip, cigarasını yakıp saatlerce oturuyordu. Evinin barkının geçimi buna bağlıydı. Ateşin, testiler arasındaki dansını her izleyişinde, sanki ilk defa izliyormuş gibi haz alıyordu. Pişen testileri alırken yanan eli umurunda bile olmuyordu. Kuytuya dizdiği testileri zaman zaman gelip kontrol ediyor, kırığı çatlağı olanı bir köşeye ayırıyordu.

     İkindi güneşi Aksaray tarafından batarken oğlunu çağırdı yanına.

-İyice kurudular mı oğul?

-Hazır baba, hepsi hazır.

     -Boyaları?

     -Dediğin gibi, allı mavili….

-Erkenden yatalım oğul, eşeklerin yemini de bolca koy, yesin mallar, zabah irken yol alalım..

   Ala şafak. Bir katır, dört eşek.Testiler heybelere pür dikkat dizilmiş. Hayvanlarına “çooo” derken, vedalara alışık olan karısına döndü “avrat bizi marah etme, üç güne geliriz”. “Uğurlar ola herif uğurlar ola” dedi karısı.

En önde, katırın yularından çeke çeke kaybolup gitti gözlerden.

***

Kapadokya’nın derin vadilerini dolana dolana geldiler Nevşehir’e kadar. Güvercinlik’i çıkarlarken Nevşehir geride kalıyordu. Yamaçlara kurulmuş, sağlı sollu Rum köylerini  arasından gelip geçtiler. Mazı, Derinkuyu, Ağcaşar, Yeşil Gölcük ve nihayet Höyük’e ulaştılar.

     Hanın kalın duvarları uzaktan hayal meyal göründü.Torosların karı daha alacalı bulacalı. Demirkazık heybetli. Gün geceye kalıyor. Malları avluya bağlanırken hancı sordu:

-Yolun nere gider, emmi?

-Dündarlı ellerine.

-Heybende yem var mı? Yoğsam burdan ben vereyim mi?

Ahmet Usta düşündü,

-Yolda belde ilazım olur, sen koy.

-Tamam emmi, sen çık uyu, biz oğlanla indirriz testileri.

Han odasında hasır yastığa başını koyduğunda, yayan yapıldak yürümenin yorgunluğuyla uyuyup kaldı. Kayseri yolundan Adana’ya doğru, kör lambalı bir kaç araba gelip geçti.

Oğlu, hancıyı tembihleyip durdu.

“zabah irken yola düşecik aman unutma! Gün ağarman uyandır bizi…“ “Tamam” dedi hancı “tamam, heç tasalanma gurbanım, aslanım tamam…”

***

Gün ağardı. Dağlar sis içinde sıra sıra görünüyor. Taşlı, tozlu, uzun, yılan gibi kıvırıla kıvrıla yollar onları bekliyordu.

Aşlama[4] çatında “çüüüş” dedi mallara.“Oğul” dedi, “gurbet bu, daklaşma köylerde, usulunca ver gitsin, parası olandan para, zahrası[5] olandan zahra al. Yarın ikindi okunmaya yakın burda kavuşuruk.” Oğul, eşeğin yularını çekip sağa doğru Aytamas’a sürdü.

Ahmet Usta, Dikili Yokuşu’nu ağır ağır inerken, Heybelere yüklü cereler, bir birine küt küt vurdukça içi gidiyor “aman kırılmayın onca yol geldik” diye mırıldanıyordu.

     Dörtsaat sürdü Dündarlı’nın yolu. Köylü işinde gücünde. Kimi duvar dibinde kimi söğüt altında. Vakit öğlen geçkini, ikindi yakını. Goca Çay yine deryalar gibi akıyor.

İlk baş yer aradı. Sonra “eski yere alıyım bari malları” diye geçirdi içinden.Hayvanları, kavak gölgesi altında kalan demirci dükkânının kenarına bağlayıp, kapıdan eğildiğinde Şaban Usta’yı, kızgın demiri döverken gördü. Yüksek sesle bağırdı,

     -Kolay gelsin Şaban ustam

     -Ooo Ahmet gardaşım hoş geldin, gel hele gel otur şöyle, az bi iş kaldı.

Çekici vur Allah vur… Olmadı, deyip gene, vur Allah vur. “Tamam”, dedi az bir zaman sora “oldu bu”. Elinde evirdi çevirdi, son kez suya batırıp, duvara astı.

Ahmet Usta’nın yorgunluğu her halinden belli. Bir an evvel satıp savsam diyor cereleri, koyulsam yoluma, varsam evime tüneğime…

***

Köy bekçisi elinde davul tellal verdi. Evvela muhtar geldi testilerin başına. Duvar dibine dizilmiş testilerden, cerelerden gözüne kestirdiklerini koltuğunun altına aldı.

Ahmet Usta, muhtarın koltuk altından cereleri  çekip aldı. Muhtar şaşkınlığını saklamaya çalışsada yüzü al al olmuştu.  Testileri evirdi çevirdi elinde, sağına soluna vurdu, çatlak yok. “Muhdar! Eyi peynir basılır buna, bi ömür götürür seni”, dedi. Muhtar, bu laf üzerine kosalarak etrafına bakındı. Yirmi kuruş vereceğine yirmi beş kuruş verdi.“Nâmım yürüsün” dedi içinden, “goleylinen mi muhdar olduk canımmm…”

Şaban Usta da beğendiği bir testiyi dükkânının baş köşesine koydu. İşlemeli kulplu mulplu.

     Namazdan çıkanlarda usul usul geliyorlardı. Paşahoca’da hısımı İzoz Salif’le barebar. Sanki kol kola girmişler. Köylü, anlarmış gibi cerelerin sağını solunu yokluyordu.

Ahmet Usta,aldığı cereleri Goca Çay’dan ağzına kadar dolduruyor, getirirp duvar dibine yeniden diziyordu. “Kırık testi su almaz ağalar” diyordu bir yandan da. Su dolu testiler duvar dibinde güneşlenen köylü gibi olmuştu.

Köylüler, testilerin su akıtıp akıtmayacağını merakla bekliyordu. Yarım saat geçti testi sapa sağlam “tamam” dediler. Kimisi boyalı bir testi aldı, kimisi de peynirlik cere. Para olan para verdi, olmayansa buğday.

    Çarık, Goca İzet, Paşahoca da ötekiler gibi birer testi aldı. Yola düştüler ağır ağır. Paşahoca’nın aklına karısının dedikleri geldi. Geri döndü Ahmet Usta’ya;

-Turşu küpü yapan mı acep?

-Yaparım hocam sen ölçü ver, önümüzdeki sene ölmezsem getirrim

      Paşahoca düşündü taşındı, “hoca boğazlı, hacı garınlı olsun” dedi. Güldü Ahmet Usta. Anladı ölçüyü. Bele kadar, genişçe bir küp.

***

Güneş, İsmail Dağı’nın eteklerinden kaçıp giderken bir tasa sardı Ahmet Usta’yı. Nerde yatarım, malları nere bağlarım, bi hal gelmese başıma, diye düşünürken birinci aza geldi.

-Kalacak yerin var mı Ahmet Emmi?

-Bir garip yolcuyum gardaşım ne yeri ne yurdu?

-Gel beniminen, malları[6] da çöz.

 Tek gözlü misafirhaneye doğru yürüdüler. “Aha” dedi bu geceki yerin.

     -Var mı malların yiyintisi?

     -Habem dolu sağol gardaşlık sağol.

Malların palanını çözüp, pencerenin demirine bağladı.

Çarık, durunca Goca İzet de durdu ardı sıra. “Barime elmiz dolu gitsin, bir daha kim inecek Goca Çaya” dedi Paşahoca. Testilere su doldurup ağır ağır yürüdüler. Evli evine köylü köyüne…

Paşahoca, çatma kapıdan girerken karısı seslendi;

-Küp var mıymış hoca?

-Seneye baharın inşallah avrat

-Ne yoran kendini, iki elin dolu?

-Olsun avrat olsun inip çıkma sen, Goca Çaya .

Testiyi pencerenin önüne koydu Emetullah kadın. Bardağını da kapattı ağzına. Kırmızılı, mavili renklere boyalı testi, yeşilli mavili terekle gardaş gibi oldu. Çıranın dalgalı bir maviye vurdu bir kırmızıya.

***

Yıllar geçti aradan. Belki yarım asır. Amma sağlam çıktı Ahmet ustanın cereleri, testileri.

Safi, taze gelinler eve girmeden evvel yere çaldı da anca o vakit kırıldı. Sonra sağa sola atıldı kırık testiler.

Goca avrat oldu, eski gelinler. Ahmet Usta da gocadı, gelemedi gayrı bu diyarlara…Kim bilir belkide toprağın kara bağrına gireli çok oldu…


[1] İşlik Başı: Çanak çömlek yapılan yer

[2] Cere: Peynir basılan geniş ağızlı küp

[3] Küncü: Susam

[4] Aşlama: Niğde’nin köyü.

[5] Zahra: zahire/Buğday

[6] Mal: Ahırdaki hayvanlar. Öküz inek, at, eşek

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın