Öykü

DÜŞ YANIĞI /Öykü/ Havva Ağral Türkmen

 DÜŞ YANIĞI

Mithat için, birkaç gün sıkıntılı geçmişti. Bu gece sanki daha da boğucu geldi. Harlı dünlerden kalan eski bir iç ateşiyle uyandı. Önce suyu aradı.

Kendi kendine bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi, öylece kalakaldı. Daha önce keskin uçlu kaç cümle kurduğunu, kaçının kendine dönen kesik izler açtığını düşünüyordu. Ne zamandan  beri tatlı gündüz düşlerinden uyanmadığını, kendinde naif bir kımıldanışa yol açacak güzel bir haz bırakmadığını  hesap ediyordu.

İnatçı hedeflerine gülümseyip, tekrar yattı. Kendini bir ara evin merdivenlerinde gördü.

Sürekli Nilgün’e gitmeye çalışmakla ilgili bir  rüyanın ortasındaydı. Rüyada bile bilinci yerinde gibi açık açık hesap yapıyordu.  Nilgün’ü görmeyeli tam iki hafta artı üç gün. Avans almaya daha on gün. İşe gitmeye kalan yol parası sadece beş günlük. Ve Nilgün’e evlilik söz vereli yirmi ay, on altı gün. Avans gününe kadar işe metroyla gidip gelirse, Nilgün’ü bu hafta sonu görebilme imkanı… Yeme, içme, gezme olmaksızın ama…  Mithat sonunda kendini susturduğunu sandı. Karanlık, anlık bir karanlık. Sonra metroda buldu kendini. Ortalığı  tuhaf  gri bir sis kaplamıştı. Bir çocuk, annesinin mantosunu bir yerinden çekiştirip duruyordu. Anonsları bir türlü anlayamıyordu. İneceği durağı çoktan kaçırmış olabilirdi. İnen ve binen yolcular  garip bir hâl alıyordu. Yüzleri hayvansı tüylerle kaplı, gözleri bir sürüngen gözüne benzeyen varlıklara dönüşüyorlardı. Sadece dönüp dönüp kendisine bakan dağınık saçlı kadın. Mithat ürkmekte olduğunu fark etti.  İlkel bir duygu. O paspal giyimli, saçları hem dağınık hem kabarık olan kadın, Mithat’a  gerçekten korkunç bakıyordu. Başka türlü yaşamlardan savrulmuş, sanki paralel bir evrenden, Mithat’ı görebilen derin bakışlar. Ve sanırım o kadının o metroda olduğunu gören tek kişi Mithat’tı. Ne ara Nilgün’ün evine varmıştı? Rüyalarda mekanlar ani değişiyordu. Nilgün, elleri ve yüzü kan içinde, “senin yüzünden” diye bağırıyordu. “Ne? Benim yüzümden olan ne?” Sıçrayarak uyandı. Suyu aradı. Ateş düşürücü bir ilaç. Ondan önce dolapta süt kalmış  mıydı? Sonunda kendine bir çay demledi. Nilgün’ü arasa mıydı? Sabahın dördüydü.Aynada kendi gözlerine takıldı. Yalnızlığın ve korkulu düş yanığının gözlerinden nasıl çıkıp gideceğini düşündü: Gözler haykırmaz. Hapşırmaz. Kalender ve derinlikli bir uysallıkla yaşlanmak ve yaşlanmadan önce itiraflar gerekli. Gözler dehşetin küçük aynası. Nilgün’le ayrılık vaktidir. Çok dürüst, çok içten. Kızı için yanan bir kadın. Yaşamda ne çok oyalanmış. Sıra gelememiş iyi anlara. Ne olacak?  Onun oyalanma bahanesi olmamak gerek. “Nilgün, kendine benimle uzun bir haksızlığa var mısın?”.  “Nilgün, kızın büyüyor. Uzun cümleler ve delici sorular yaşına eriyor ; Kim bu adam? Bizim evimizde ne işi var? Nereden geldi? Ne zaman evleniyorsunuz? Ne iş yapıyor? Sevmediği bir işi yapıyor. Bir turizm şirketinde, ucuz yollu tatiller arayan, orta halli beyaz yakalı kimseciklere, tatil ve tur satma işinde çalışıyor. Ve bazı hafta sonları anneni bir güzel…” Neyse belki de o kadar büyümedi o çocuk.

Bir sigara yaktı. Farenjit ve ak ciğerindeki ödemle boğulma hissi duyarken düşündeki kadını hatırladı. Kimdi o?  Kendi yaşamında bir yerlerden hatırlaması gerektiğini düşünüyordu. Bir o kadar tanıdık, bir o kadar başka boyutlara geçmiş biri. Dağınık saç. Dağınık saç. Dağınık. Tabi ya! Sami’nin kız arkadaşıydı. Sami, Sami işkencede can verdiği söylenen bir genç, üniversiteden. İletişim fakültesi. O kızın adı Maral. Maral ile Sami’nin arasındaki ilişki hiç çözülemedi. Belki sadece birbirlerine yoldaştılar. Belki de sevgili. Çok kısa ama hemen her gün konuştukları görülürdü. Sami’ye ne olmuştu? Sonra Maral da ortadan kaybolmuştu. Bilgisayara yöneldi. Düşünde gördüğü kadını isim ve soyadıyla aramaya koyuldu. Bulamayacağını düşünürken, bir metro kazası haberi okudu. İşte bu inanılmaz geldi.

Bilincinde nasıl bir etkileşim oldu? Maral’ı metroda gördü. Ve Maral metro kazasında ölmüştü. Sonra Nilgün’ü anımsadı. Artık ona gitmeyi mecburiyet olarak gördü. Hışımla evden çıktı. Nilgün kızı ile gayet iyi görünüyordu. Ama Mithat içindeki suçluluk duygusundan arınamıyordu. Rüyadan söz etmedi. Sadece artık noktalaması gereken bu ilişkiye dair birkaç söz söylemeye çabaladı. Derken, Nilgün gördüğü bir rüyadan söz etmeye başladı. “Bir türlü sana gelemediğim bir kâbus yaşadım ve sana ulaşmaya çalıştıkça yolları kaybedip durdum.” dedi. “Uyandığımda seni aramayı düşünüyordum ki sen geldin.” dedi.

Mithat da benzer bir düş gördüğünü, bir türlü ulaşamadığı anlattı.

 “Bu bir iletişim” dedi, Mithat. “Hâlâ ulaşamadığımız bir yer var. Bu ilişkide varmadığımız bir yer.”

“İyi rüyalar görmeye çalışalım” dedi, Nilgün “ya da rüyaları çok ciddiye almayalım.”

“Üzülme” diye yanıtladı Mithat, “gördüğüm rüyanın sonunda henüz son durağa gelmeden uyanmıştım. Henüz son durakta ne olduğunu bilmiyoruz.”

Karşılıklı gülümserler.

Havva Ağral

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın