Felsefe

Edebiyatın Felsefe İle İlişkisi / Ali Özenç Çağlar

“Bir roman, imlerle ifade edilen felsefeden başka bir şey değildir.
Ne var ki iyi romanda felsefe imlerle bir olur.
” -Aronson-

Öteden beri felsefecilerin, felsefi, edebiyatçıların edebi dilde yazdıkları halde, kendi aralarında tartıştıkları bir konudur yukarıdaki başlık. Burada yadırganacak bir durum da yok. Zaman zaman farklı görüşler söz konusu olsa da birleştikleri nokta hiç kuşkusuz, kullanılan dili estetik aracılığıyla disipline edip, birbirinin içinde yedirildiği, -söz konusu edilen, ister roman, ister felsefi metin olsun- gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Aslında her iki tarafın koşulsuz kabullendiği bir durumdur bu.
Edebiyatın ilk bakışta felsefeden ayrıldığı nokta için belki de şu söylenebilir: Edebiyat güzel sanatların bir türüdür. Felsefe ise, bir olgunun, düşüncenin, tarihsel konumlanışın içinde yer alan yapısal dinamiklerini, gelişim ve oluşum süreçlerini çeşitli kavramlar dizgesiyle açıklaması. Burada öznellikten ziyade objektif irdeleniş önem taşır. Edebiyat da aynı şeyi yapmasına karşın, o, bir suyun akışını, mineralleri ayrıştırarak, ya da ışık kırılmalarını ölçümleyerek vermek yerine, ırmağın, derenin, bir pınarın akışındaki sesin nasıl da senfoniye dönüşebileceğini, bir tomurcuğun çiçeklenen daldaki doğada oluşturduğu renklilikle aynı doğayı zenginleştiren imgelem içinde, kanat çırpıp üzerinden uçan kuşun aynı suyun, dalın, tomurcuğun ve aynı doğanın bir parçasına bütünlediğini şiirsel dille bize göstermesidir.
Burada -ikincisinde- edebi bir dil çıkar öne. Birinci örnekte ise, kavramlarla anlatılan düşünce kırıntıları, bir olgunun yapısal katmanları, her ne kadar estetikten uzak olmasa da anlatıma felsefi bir dil hakimdir.
Felsefe tarihini incelediğimizde, bir çok felsefeci bir takım şeyleri kavramlarla anlatsa da, edebi dilden asla vazgeçmez.Örneğin ilkçağ filozoflarından olan Platon çoğu felsefi görüşünü şiir şeklinde dile getirmiştir. Şüphesiz aynı yolu izleyen daha başkaları da vardır: St. Agustine, Nietsche, Schopenhauer, aynı zamanda takdir görmüş büyük edebiyatçılardır. İlkçağlarda olduğu gibi, 19., 20. Yüzyıl felsefeci ve yazarlarından da yukarıdaki isimlere eklemek mümkündür. İşte Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Sartre bunlardan biridir. Russel, Albert Camus, bunlar hiç de felsefeyle ilişkilerinden dolayı kötü yazar olmamışlardır. Fakat tarihte tersi durumlar da görülür. Örneğin kullandıkları dil dolayısıyla, Aristotales ve Kant gibi isimler, iyi bir filozof olmalarına karşın, iyi bir yazar sayılmamaktadırlar.
Yukarıdaki başlıktan çıkarak: ‘Edebiyatın felsefe ile ilişkisi nerede başlar’ sorusunu sorarken, geneli gözden kaçırmamak lazım. Bunun özet açıklaması belki de şöyle yapılabilir: İyi bir edebiyatçı olmak için, filozof olmak şart değil. Yine aynı şekilde, iyi bir filozof olmak için de iyi bir edebiyatçı olmak gerekmiyor. (Michel Butor, ‘Roman Üstüne Denemeler’ Düzlem Yayınları, İst. 1991)
Aslında yapılması istenen, bir edebiyatçı ortaya koymaya çalıştığı ürünü için, kimi olguların, durumların katmanlarını, bir düşünceyi derinlemesine vermesi gerekiyorsa felsefeyi, felsefi dili bir rehber olarak devreye sokmak ihtiyacı duyar ve okuyucusunu bunaltmadan, kişinin edebi üründen alacağı hazzı ötelemeyecek ölçüde, kavramlarla işleyerek aktarır. Tarihsel sürecin anlatımında, zamanın, arkeolojik kalıntıların, dönemin, tanımlanmasında ve algılanmasında, uzayın, gökbilimin, astrolojinin, -parçalar halinde de olsa- okuyucuya yine kavramlarla vermesi, hiç şüphesiz esere daha bir derinlik kazandıracaktır.
Burada altı çizilmesi gereken nokta, bir edebiyatçının ortaya koyduğu eserin edebi yanını sağlayan, bir filozofun çalışmasını da, felsefi kılan estetik değerlerin dışında başka değerlere ve özelliklere de ihtiyaç duymasıdır. Romanın kurgusunda düşünsel yapının inşasında oluşturulacak olan dil, bir ölçüde felsefeden geçer. Olayları dağıtmadan sistematik bir anlatım içinde, varlık kavramıyla merkezileşme, düğüm ve çözüm, aynı estetik ifadeyle sonuca yürünmesini de kolaylaştıracaktır. Konunun geri dönüşlerle aktarılması, zaman mekan sorununun okuyucuda oluşturacağı -algı farklılığına düşmeden- zihinde açıklık kazanması, kullanılan dilin dinamiği ile olasıdır.
Buradan çıkarak, edebiyatta, felsefi, edebi romanlar diye ifade etmek belki de konuyu daha anlaşılır kılar. Aynı şey, şiir için de geçerlidir. “Nitekim, Dostyevski, Kafka, Sartre, Simone de Beauvoir gibi bazı yazarların yazdıkları, “tezli romanlardır ama tezi, tam olarak felsefenin kavramlarını kullanmadan ortaya koyarlar.” (A.O.Gündoğdu, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, Erzurum.Birey yayıncılık,1995,s. 46)
Yukarıda da altını çizmeye çalıştığım gibi edebiyat, kavram analizlerinden uzaklaşarak, olayları somut bir hale sokmak suretiyle, felsefenin soyutluğunu ve kuruluğunu giderir. Bir felsefi eser de, filozofun eseri olmasına rağmen, bireyselliği aşan bir konuma sahiptir. Ancak bireyselliğin aşılması, o eseri başka bir filozofun da yazabileceği anlamına gelmez. Ama felsefi bir eser, evrenselleştirilebilen bir muhtevayla karşımıza çıkar. (a.g.e.) Üzerinde durulması gereken, edebiyatçı ile filozofun neyi ve hangi düzlemde anlattığıdır. Bu noktada gerektiğinde her ikisinin de birbirinin diline ihtiyaç duyduğu an yerinde ve zamanında estetik yapıyı yok saymadan kullanmasıdır. Ortaya konan metinde kiminin felsefi, kiminin de edebi yönü öne çıkmış olur.
Edebi yapıtla, romanda okunurluluğun hazzını, düşünsel dinginliği sağlaması, felsefi dilin ruhsal çözümlemelerle aynı yapısal katmanların ifadesi söz konusu olduğunda, yazar, zaman zaman edebi dili terk ederek felsefi kavramlara başvurup eserin kendi içindeki dilsel estetiği yedirme ustalığını gösterebilir. Çünkü anlatımdaki geçişlerde sürülen iz yaşam hikayelerinde de hayli farklılık yaratır.

Bir dilin, kavramların ustaca kullanımı o eserin kusursuzluğu ile ölçülebilir ancak

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın