Öykü

fOTOĞRAFTAKİ ADAM/ Öykü/ Oya Gündüz Aksu

Eski ama sağlam mozaik merdivenleri çıkarken nasıl bir manzara ile karşılaşacağımız, hatta nasıl karşılanacağımız endişesini de taşıyarak tutundum metal tırabzana. Döne döne üst kata tırmanan basamakların sonunda geniş bir avlu karşıladı bizi. Zeynep; “Hadi gelin arkadaşlar, babamla tanıştırayım sizi.” diyerek biraz heyecanlı, basamakların verdiği yorgunluğu da gizlemeye çalışarak, babasının kaldığı odaya doğru hızla ilerledi. Biz iki arkadaş, Nazan ve ben onu yavaşça takip ettik.

  • Gülay!  Babam nerede? dedi Zeynep yüksek sesle.
  • Mutfakta abla, yalnız bırakamadım, su istedi. Hoşgeldiniz.

Zeynep’in mutfağa yönelmesi ile beraber biz de o tarafa ilerledik.

  • Babacım merhaba. Nasılsın bugün? derken elini tuttu ama çok yaklaşmak da istemedi. Son 6-7 aydır pandemi ile birlikte kimsenin sevdiklerine sarılmaması gerektiğini anımsamış olmalı ki, bir adım geri çekildi. İnsanın babasına bile sarılamaması ne acı diye geçirdim aklımdan.

Kemal amca önce derin gözlerle tanımaya çalışarak baktı kızına. Bir süre bir şey söylemedi. Zeynep söze girdi:

  • Babacım, arkadaşlarımı getirdim sana.Eliyle işaret ederek; Bu Nazan, bu da Sevgi. Zeynep içindeki yaranın sızısını bastırmaya çabasıyla, konuşurken gülümsemeye gayret gösteriyordu.

Kemal amca aynı donuk bakışlarla bize döndü. Yüzünde eziyet çeken insanların izleri vardı. Beli biraz bükülmüştü. Çizgili pijamaları zayıf bedenine bol geliyordu.Kullandığı ilaçların etkisiyle bir eli sürekli sallanıyordu nedense. Nispeten kızarmış çenesi ve göz çevresi, bakan kişide acı hissi uyandırıyordu. Kırmızı izlerin dışında kalan teni alabildiğine solgun bir beyazlıktaydı. Sanki gözlerinin içi, hatta gözbebekleri de tümden solmuştu.

Birden gözünde hafif bir ışık belirdi Kemal amcanın ve bize; “Hoşgeldiniz çocuklar!” dedi gülerek.

Biz beklemediğimiz bu davranışla şaşkın ve mutlu,“Hoş bulduk!” dedik aceleyle. Ne de olsa evinde misafir olduğunu fark etmişti. Zeynep babasını yatağına götürdü. Salondaki kanepede uluorta sarılmış yatağa yavaşça yatırdı. Konuşmadılar.

Zeynep’in içinde olup bitenlerden biraz uzaklaşması için ev ile ilgili lafa tutmanın iyi geleceğini düşündüm. Bir iki soru sordum ama yanıtlarını dinlemiyordum bile. Duvarlardaki eski resimler çekmişti dikkatimi. Yatağın baş ucunda neredeyse zor seçilebilen büyükçe, solmuş bir Atatürk portresi vardı. Bir de Kemal amcanın yatağının solundaki duvara, oldukça yüksek bir yere asılmış, çerçevesi de resim gibi renk değiştirmiş siyah beyaz,iki kişilik fotoğrafa ilişti gözüm. Başında subay şapkası ile oldukça kendinden emin ve yakışıklı görünüyordu Kemal amca. Yanında bir iki yıl önce kaybettiği eşi Nihal teyze vardı. Tabii o zamanlar ikisi de çok genç!

Fotoğraflara bakmayı, hele eski fotoğrafları incelemeyi çok sevdiğimi bilen Zeynep, ilgimi fark edince:

  • Babam ve annem. dedi.
  • Tahmin ettim Zeynep’ciğim. İkisi de ne kadar genç ve güzel.
  • Öyle! Çok zaman olmuş Sevgi’ciğim. Nişanlandıkları sene.

Biz bunları konuşurken Kemal amca çoktan uykuya dalmıştı bile. Yüzünde çocukça bir ifade de vardı. Her an kalkacakmış gibi tedirgin uyuyordu. Zeynep babasının yüzüne bakıp:

  • Yakışıklıydı benim babam, güçlüydü de. Elinden kurtulmazdı hiçbir şey. Bu hastalığa yakalanana kadar da iyiydi. Yaşı ilerlemişti, evet, ama yine de gücünden fazla bir şey kaybetmemişti. Annemi kaybettikten sonra daha da ilerledi unutkanlığı. Hareketleri yavaşladı.

Anneni hatırlayabiliyor mu?diye sordum. Arıyor mu ya da?

-Bazen konu ediyor. dedi Zeynep. Öldüğünün farkında elbette.

Duvarlardaki diğer fotoğraflara bakarken, insanı, zamanı, yalnızlığı, ölümü ve yokluğu düşündüm. Kemal amcanın ne güzel günleri olmuştu kim bilir. Şimdi iki adım önce geçtiği yolu unutuyordu. Yardımsız yemek yiyemiyor, hatta zaman zaman yemeyi bile unutuyordu. Hayat böyleydi işte. Uzun ya da kısa ama net bir trajedi. Bize düşense bu trajediye katlanmaktı belli ki.

Ben bu düşünceler içindeyken Kemal amca birdenbire kalktı. Sanki onu biri seslemiş de kalkması gerekliymiş gibi aniden ve var gücüyle doğrulup yatağında oturur pozisyonda durdu. Tedirgin olduk biz elbette. Kalkıp mutfağa yöneldi yalpalayarak. Zeynep arkasından gitti. Tekrar döndüklerinde salonun ortasında durdu ve bize baktı yeniden gülümseyerek. Dönüp yatağına doğru ilerledi.Belli ki yorgundu. Yardımcısı Gülay’ın ve Zeynep’in yardımıyla yavaşça yatağına uzandı ve tekrar uykuya daldı.

Gülay’ın ikram ettiği çayı yudumlarken, gözüm salondaki eşyalara takılmıştı. Tepsinin altındaki asırlık oyma sehpa, televizyon dolabı, eski ama yine de yıpranmamak için direnen, hala dimdik ayakta duran oyma koltuklar… Evde bir anıt gibi senelerce ve sessizce bekleyen, ama yaşlanmayan onlarca eşya. Hepsi yerli yerinde ve ayaktaydı. Kemal amcanın ömrü ne kadardı ki şunun şurasında? Sekseni aşmıştı belki ama yine de çok sayılmazdı bu. İnsanoğlunun ömrü kısaydı yazık ki… Sayısal bir değerin anlamı yoktu belki, önemli olan nasıl yaşandığıydı ama yine de azdı işe. Seksen yıl dediğin nedir ki? Bir asır bile değil! İşte asırlık sehpa! Mermeri çizilmemişti bile neredeyse. Aslanbacak oyma ayakları aynı sağlamlık ve parlaklıktaydı. Oysa Kemal amca, bırakalım yürümeyi, ayakta durmakta bile zorlanıyordu.

  • Sevgi’ciğim, daldın yine. Ne düşünüyorsun?

Nazan düşünce aleminden çekip almıştı beni.

  • A evet! Eşyalar ve insanları düşünüyordum. İnsanların eşyalar kadar bile yaşayamadıklarını.
  • Düşünme, boşver! dedi Nazan her zamanki rahat tavrıyla. Zeynep’in yüzündeki gölgelenmeden, beni anladığını hissediyordum. Konuyu irdelemedim. Kız çocukları için baba figürü başkaydı. Bunu çok iyi biliyordum ve babasının yavaş yavaş ölüme giden bedeniyle beraber, Zeynep’in de nasıl yaralanarak sürüklendiğini de…
  • Zeynep’ciğim,baban askerdi değil mi?diye sordum. Konuyu dağıtmak için.
  • Evet canım. Subaydı. Resimde üniformasıyla… dedi fotoğrafa hayranlıkla bakarken. Fotoğrafa uzun uzun baktım bu sefer. Kemal amca üniformalı haliyle belirdi gözümün önünde. Yanında Nihal teyze, el ele gelip oymalı üçlü koltuğa oturdular. Bizi görmüyorlardı. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Yüzlerindeki ışık yeterince güneş alamayan karanlık odayı aydınlattı birden. Sonra aynı yöne doğru döndüler. Kemal amcanın yatağının başındaki portreye. Ben de dönüp baktım. Başımı geri çevirdiğimde koltuk bomboştu. Bunu Zeynep ve Nazan’a nasıl anlatacaktım?

Çaylar bitmek üzereydi. Kalkma saatimiz yaklaşmıştı. Zeynep evdeki eksikleri gözden geçirmek için sağa sola bakmak üzere salondan ayrıldı. Her hafta gelip yardımcısı Gülay ile birlikte yaşayan hasta babasını ziyaret ediyor, onunla zaman geçiriyordu istisnasız. Bu sefer, değişiklik olması için beraber gitmeyi önermişti. Öneriyi kabul ederken biraz çekinmiştim ben. Biliyordum ki bana ölümü ve ayrılığı anımsatan her şey acı verecekti. Yine de yüzleşmem gerektiğini, kaçmanın çözüm olmayacağını düşünerek kabul ettim gitmeyi. Tek başına çıkılan yolda, yine tek başına kalıyordu insan. Kalabalıkların, çoluğun, çocuğun, eş, dost  akrabanın bir önemi yoktu. Yine de Kemal amcanın arayıp soran çocuklarının olması sevindiriciydi. Elbette gece gündüz yanında olan yardımcısının da… Herkes bu şansa sahip olamayabiliyordu haliyle.

Zeynep kalkabiliriz demek için salona girdiğinde enteresan bir şey oldu. Tam kalkmaya hazırlanıyorken Kemal amca, hissetmiş olacak ki, birden gözlerini açtı. Bize döndü ve arkasındaki Atatürk portresini işaret ederek, olanca sesiyle;“Çocuklar! Bakın, Atatürk!” dedi.

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın