Kitaplar

Havva Ağral, Ali Özenç Çağlar’ın Kitabını İnceliyor

EKMEĞİ  TAŞTAN OYANLAR İÇİN

     Bir madenci öyküsüyle başlayan ve adını da bu öyküden alan kitap hayli güzel, okunası bir öykü kitabıdır. Yazarı Ali Özenç Çağlar yaşamdan en doğal kesitlerin verildiği bu öykü kitabında, natürel ve akıcı bir üslup ile okuyucuya ulaşıyor. Okuyan insanların kendinden bir şeyler bulacağını düşünüyorum. İçindeki öykülere kısa kısa değinerek , bu yazımızı, kitabın daha derinliklerine çekmeyi düşünüyorum. Bir kitabın içinden geçmeyi, bir yazarın hayatına dokunmak olarak tanımlıyorum. İlk öykü, “ Ekmeği Taştan Oyanlar” Soma felaketine paral bir olayın sonunda, yaşlı bir yüreğin feryadını duyarız. Gazete haberleri, insanların duyarsızlığı derken, o yaşlı yürek ve kabına sığmaza isyan, ölüme giden bir insan olarak, düğümleniyor. Ve öykümüz bu şekilde sonlanıyor. Hepimize değgin bu acının artık peşini bırakan, nice sözde duyarlı insana söylenecek söz, bir kurgunun içinde hayat buluyor. İnsanlar acılardan geçiyor. Ama zaman o acının tortusunu bile bırakmıyor.

  Diğer öyküler, genelde işçi kesim den, sade vatandaşın, gündelik anlarından öyküleştirilmiştir. İkinci Öykü; “ Ardıç Ördeği.” Bir askerlik anısı olduğunu söylemeliyim. Asker kendi  yaşamını tehlikeye atma pahasına, bir ardıç ördeğinin peşine düşer. Sonrası için, kitabı okumalısınız derim. Ancak verilmek istenen bir mesaj varsa,  da hiçbir şey kendi yaşamınızı tehlikeye atmaya değmez olabilir. Evet öyküler, yaşama dair, temsil ve önermeler içerebilir. Tüm öykülerden böyle şeyler beklemeli miyiz? Bizi saracak, ısıtacak denli içten, samimi yazılmış, insanı konu edinen öyküler, zaten birer emsal, temsil ya da önerm içerebilir de. İnsan söz konusu olduğunda, bu kitapta da karşıma çıkan, mizah duygusundan, sorgulamaya kadar pek çok insani öğenin bulunacağını düşünüyorum. Kitap elinize aldığınızda size kendinizi ifade edeceğiniz bir aralık kapı sunacaktır. Bazen umutların suya düşmesi, bazen boğaz da bir düğüm, bazen içten bir gülümseme anı. Bu kitap için şunu söyleyebilirim. Duygudan duyguya geçiş, bir insan serüveni gelip geçecek. Ve yazarın yaşamında ki insan renklerini siz de görmüş olacaksınız. Bu renklerin içinde köy, toz, bulut ve bir dünya doğa tezahürü de gözünüzün önünden geçecektir. İmgesel ile gerçekçi bir anlatışın yer yer geçişken hali ile bir kitap da sizin içinizden yürüyecektir. Bırakın kitaplar size zuhur etsin. Bir temas, pek çok hayata değmek, inanmak ve düşünmeyi çağrıştıracaktır. Bu kitap da kâh cinnet getiren bir insanın sürecine tanık olacaksınız, kâh tarihin acı yüzünü konuşturan bir tablonun içine gireceksiniz. Ve tablo, kitaptan ve kadrajından çıkıp, bir hesaplaşma anına yürüyecektir. Bir tünelin ucundaki umut, uzun bir karanlığa rastlarken, siz o karanlığa hafif tebessüm edecek bir durumda bulunacaksınız kendinizi. Çünkü hayatın sürprizleri gibi, ters köşe yapabilir. Tıpkı hayat gibi. Bir an tahammülsüz kalıp, geveze insanların ağına düşmeniz de olasıdır. Bir eylem yerinde , heyecanların ortasına da düşmek pahasına bu kitap okunur ve tavsiye edilir diyorum. Bir kitap ile bir an da Avrupa’nın ortasında bir eyleme düşmek, sizde tedirginlik yaratıyor mu? Hayır odanızdasınız. Kitap sizi sırtlanmış, kendi yaşanmışlıklarının, kısmen taslak yanından geçiriyor. En gerçek yaşanmışlık, yazarın alın terinde, daha söyleyemediklerindedir. Bu ön bilgi yazarın, elinden, kaleminden, bir çınarın ağıdını dinler gibi, daha pek çok eserinin de bizimle olacağını bilmek anlamına gelecektir. Gurbet, öncesinde köy,  bir ara esnaflık ve hep deneyen bir yazarın, kendi eşkâlini binlerce yüz olarak bize tekrar göstermesi bana ilginç geliyor. Dil yer yer yöresel kaymalar içererek, bazen de, usta bir yazarın kendi kelamine bürünecek ve siz kendi gündelik dilinize dönerken, başka diyarlardan tat ve haz almış olarak kitabı kapayacaksınız. Yazar bir öyküsünde kendi geçmişini, bayramlar vasıtasıyla tekrar yazıya dönüştürürken,

    İçlerinde en sevdiğim öykü, kültürlü hırsız adlı öykü oldu. Yazarının adını okumasaydım, bu öykü, sanırım Aziz Nesin’e ait derdim. Hırsızın kültürlü, görgülü duruşu etki uyandırıyordu. Ancak, adam kendini anlattıkça, öykünün merak edeni ve okuyanı aynı kişi olup, aynı şaşkınlığa düşüyor. Önemli yerlerde büyük hırsızlıklar, bir matah, bir büyük başarı gibi anlatılıyor. O kültürlü ve görgülü insan zannettiğiniz kişi yavaş yavaş gözünüzde ufalmaya ve çirkinleşmeye başlıyor.

     İçlerinde bana en içten gelen öykü, tünelden çıkamayan tren öyküsüydü. Çok tanıdık, sanki benim yaşadığım bir olay gibi hissederek, duyarak okudum. Bir film için, tüm köylülerin beklentisi, çok samimi bir duygu değil mi sizce de? Işığı görmeyi bekleyen çocukların merakı ve sabırlı bekleyişleri, hepimizin çocukluğuna göz kırpan bir an gibiydi. Biz de sevdiğimiz bir film ya da diziyi nasıl beklerdik? Daha yaşlı olanlar, sevdikleri fotoromanların yeni sayılarını nasıl beklemişti. Kavuşunca neler hissediyordu? Küçük sevinçlerin toplamı, yaşamda ki en değerli anlar olarak bizde kalmıştır. Bizler, böyle öykülerle kendi çocukluğumuza, güzel anlar hediye etmiş oluyoruz…

     Büyünce Yılmaz Güney olmak isteyen çocuk,  aile baskısı ve korkunun gölgesinde, kendine küçük bir dünya perdesi aralamayı bilmiş. Hayaller ve gerçekler yaşamı daha derin kılacak pek çok devinim, daha da bir mana kazansın istiyorsak, okumak yaşamımızın bir parçası olmalı.  Ve bu kitap da dikkatimi çeken ve paylaşmak istediğim bir ayrıntı da, özellikle köy yaşamını konu edinen öykülerde, lakap takma, espirili hitap etme gibi farklı yaklaşımların olmasıdır. Bunları şehir hayatında görmek pek mümkün değildir. İnsanlar, bireysellik adına, birere zırha bürünmüş, şaka bile kaldıramayacak durumdadır. Yani şehir yaşamının stresi, insanları patlamaya hazır bir basınç altında tutarken, köyle ve yaylalardaki yaşam da, huzur, esen bir rüzgar gibi, o yaşam alanını kapsıyor. İnsanların, muhabbete, olayların uzun uzun tartışıldığı esnek bir zamana kavuşabildikleri yaşam maalesef kentler olamıyor. O içtenlik, o hoşgörü köy yaşamında var. Bunu yaşatan öyküler, özlediğimiz anlara değen bir değer olarak karşımıza çıkıyor.

       Kimi insanlar da okumanın tam tersi hayal gücünü kısıtlayacağını düşünüyorlar. Yazarın çerçevesine sığmak gibi zorlama mı vardır. Daha ziyade, yorum yapabilmek, dil gelişimi gibi artılarını düşünmek, kitaplardaki tezahürlerin, gözde canlanışı gibi artıları da dahil etmek gerekiyor. Bir kısıtlılık olduğunu düşünmüyorum. Bir yazar zenginleşmesi, kendi dil dağarcığını bizlere sunan edebiyatçıların, bize söylemek istediği şeyleri, duymak, dinlemek ve anlamaya çalışmak önemli geliyor bana. Her yazar, bir okur yazar olduğundan, zaten kendi zenginleşme sürecinde, kendi yaşam serüveninde yol alıyor. Ve bu yol alışa dair biz de devinimin içinde buluveriyoruz kendimizi. Pek çok yazar, kendi var oluşuna giden, küçük adımları, küçük birer öykü gibi yaşıyor olabilir. Bizler okuyucular, kendi adımlarımıza neden bu boyutta bakamayalım? Öykü kelimesi, öykünmek kelimesinden türemiştir. Başka yaşamlara, başka yollara, başka çözümlere, bakış açılarına, durum yorumlamalarına, anlardaki duruşa belki de ihtiyacımız var. Bunu ancak okuyup, sindirdikten sonra anlayabiliriz.

     Kitaplar denemeye değer birer serüven ise, ne duruyoruz okuyalım. İnsanı ve yaşamı hem anlayıp hem sevmenin yollarından biri de budur. Saygılar.

                                                        HAVVA AĞRAL

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın