Deneme

Havva Ağral ve Sinema Yazıları

SİNEMA VE TRAVMA

   İnsanlığın dünya yüzüne atılmış olması, dünyada sadece emeği ve zekasıyla varlık sürdürebilmesi, baştan edilgen bir durumu izah ediyor gibi. Bu edilgen durumla baş edebilmenin yolları, bir sığınak bulmak, karın doyurmak, yaşamsal alanını belirlemek vs. Tüm bunlar için çok tanımadığı doğa ile baş etmek zorunda. Bu zorunluluk, geliştirilen her icatla biraz daha mümkün, olanaklı olmaya başlıyor. İnsanlığın en zor şartlarda dahi, bir yaşam becerisi kazanabilmesi öyle kolay olmadı. Binlerce yıllık bir mücadele sonucu geldiği noktadan memnun ama mutsuz aynı zamanda. Değişen çağlar, insanların aldığı yara bere ve travmaların da görüntü ve içeriğini değiştirdi. İlginç bir bakış açısı olmakla birlikte; artık bizi bir aslanın yaralaması öyle kolay olmayacak. Çünkü onları neredeyse doğadan kovduk. Artık ciddi ok ve veya kılıç darbeleri de alamayız. Bunun için, büyük bir talihsizlik olması gerekiyor. Onun yerine trafik kazaları, ya da uçak kazaları geçiriyoruz. Ya ruhsal olarak ne durumdayız? Savaşlar sadece coğrafi, teknik, bilim ve felsefi olarak çok gelişmemiş yaşam alanlarına geriledi. Artık Avrupa ülkeleri birbirleriyle savaşmıyor. Bunu emperyalizmin, kendi içinde bir dayanışma yaptığı şeklinde de açıklayabiliriz. Sistemler, kendi iç dinamiklerini ve yaşam normlarını, kendine benzeyenlerle birleştirip, kendinden olmayana savaş açmayı düşünüp, planlayıp harekete koydu ki bunun en son örneği BOP projesidir diyebiliriz. Dünyada sadece 36 yıl savaşsız geçmiş. Onun haricinde savaşlar ve dolayısıyla travmalar sürüp gitmiştir. Savaşlar artık eskisi gibi cephelerden yapılmıyor. Cepheler geri planda, teknoloji ve dijital ortam daha ileri bir mevzide kalarak yaşanan savaşlardır. Genellikle Ortadoğu veya Müslüman kesim son dönem savaşlardan en büyük yaraları ve travmaları almıştır. Bu Müslümanlar çok haklı ve dünya onlara öfkeli gibi duygusal bir tezahür ile açıklanamaz. Daha gerçekçi olmak gerekirse, Müslüman ülkeler daha donanımsız, daha az lojistik ve daha az örgün oldukları için, dünyanın zayıf halkası onlar olduğu için, ya da en basit açıklama ile kolay lokma oldukları için, saldırılardan, savaşlardan bu acı payı alıyorlar. Yukarıda belirttiğimiz şey yaşamda kalmak için zeka faktörünü kullanmaktı. Salt zeka, elimizde işlenmemiş soyut bir varlık belirtisidir. O soyut, işlenmemiş varlık, ya da farkındalık, başından beri insanlığı bir yere getirirken, kendini de bir farklı farkındalığa sevk etmeyi başarmıştır. İcatlar, bizim zekamızı da evrilmiştir. Bu döngüde atalarımızdan daha zeki olduğumuzu söyleyebiliriz. O zeka kendiliğinden bir kat sayı olarak yükselmiyor. Biz ona emek harcıyoruz. Bilinç düzeyimiz ile icatlar ve sanat yapıyoruz. Ve yaşamda varlığımızı sürdürebiliyoruz.

   Ve Dune’a geliyorum. Bizden sekiz bin yıl sonrası. Ve her şey aynı. Sömürülünler, doğayla mücadele, acılar, evrimleşen insan, makineleşme. Farklı teknolojiler ama aynı iktidar ve toprak kavgası. Yine makineleşme. Makinelerin sesi öyle bir patlıyor ki, insan sesi duyulmuyor. Yani insanı yine silen, yaralayan makineler, eski travmanın devamı oluyor. Yine bir kurtarıcı beklemek var Dune’da da. İnsanlık kendine çarenin, devanın yolunu bulamadıkça, kendine mistik çentikler açmaya devam ediyor. Metafizik, dualar, kahinler ve tanıdık bir bekleyiş. Beklerken tozlanan, evrimleşen gözleri baharata maruz kaldığı için mavileşen Felemenklere dönüşen insan. Bugün kömür tozları, kot ağartma tozlarıyla akciğerleri yaralanan insan, sekiz bin yıl sonra göz akını bile maviye boyanmış buluveriyor.

   İnanılmaz gibi gelebilir; ama bugün bilim adamları Dune’u tartışıyor. Arrakis gezegeni iklimine benzeyen yapay bir ortam yaratıp, burada yaşanabilir diyorlar. Kendi farklı geleceklerini ya da sonlarının kehanetini mi inşa ediyorlar? Peki dünyaya ne oldu? Onu çoktan harcanmış varsaydıklarını düşünüyorum. Böyle bir iklim neden kurgulanıyor? Yeryüzü ya da Arrakis insan nereye giderse gitsin kendi yaraladığı kodlarını geride bırakmıyor ise, isterse evrende bükülme yaratıp, o evreninde üstünde başka güneş sistemlerine yerleşsin. Kendini önce hiçleştirip sonra tekrar var olmayı dileyen insan, gelmeyecek kurtarıcılardan ve travmalarından arınamadıktan sonra hiçbir iklim ya da koşul bizi iyileştiremeyecek.

     Makineleşmeler, fordizm, en son hiçleşmek. Kendine görünmez kalkanlar icat eden insanı, önce kendi hırslarından arındırmanın bir çaresi bulunmalıdır. İronik bir yaklaşım olacak ama ; sekiz bin yıl sonra Arrakis gezegeninde yine sömürü düzeni icat eden insan, kendi sonunun, yine kendi icatları olduğu döngüsünü yaşarken, tatminkar ve minimalize yaşamayı yine öğrenememiş görünüyor.

                                               HAVVA AĞRAL  

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın