Öykü

Havva Ağral’dan Yeni Bir Öykü

DAR SOKAKTA BULUT YÜZLÜ ÇOCUKLAR

Sıvalı, gri gölgeli apartmanın önüne yine ambulans geldi. Uzun bir süre burada kaldı. Apartmanın önünden polis aracı ve ambulans hiç eksik olmazdı; bu dar sokağın insanları, bu gri apartmandan hiç hazzetmezlerdi…

            Kısa, cılız, neredeyse bir çocuğu andıran kadını, zorla ambulansa bindirmeye çalışıyorlardı. Çocuk kadın bir şeyler anlatıyordu ama sesi, içine bükülmüştü sanki mırıltı gibi çıkıyordu. Şimdi de  “Niye yaptın? Niye yaptın,” diye gözyaşı dökerek, iki sağlık görevlisinin kolunda, güçsüzce direniyordu. “Ölmek istiyorum!” Bu da duyulmadı. Onun tiz direnişini, cılız varlığını kimse görmüyordu.

           Yaşlı koca Alp Mete Bey evde, sorguda; Rana hastanede, hastane polisinin karşısında, birbirlerinden habersizce aynı şeyi söylediler. Cılız Rana kimseden şikâyetçi değildi. Bir anlık bir şeydi. Evdeki polisler yerlere saçılmış, tutam tutam saç tellerini Alp Mete Bey’den sordular. “Eşim kendi saçlarını kendisi yoldu, iyileşince sorabilirsiniz.” dedi.

Apartman sakinlerinden Tahsin, merdivenlerde amir ile Alp Mete Bey’i gördü. Oldukça uzak, mesafeli ve dalgınca selam verip geçti. Amir bu apartmandaki insanların tuhaf olduğunu düşünüyordu. En aşağıdaki katta böbrek hastası Hüseyin Efendi ve ailesi yaşıyordu. Amir Hüseyin Efendi’ye sordu,“Kavga, tehdit, dayak sesi duydunuz mu?” Hüseyin Efendi güleç ve bir o kadar da ezgin bir yüzle “Bir şey duymadık komiserim. Hastaydım, erken yattım.” diyerek geçiştirdi. Amir başını meraklıca içeri uzattı. Solgun, tıknaz bir kadın ve çelimsiz, yüzü puslanmış iki çocuk, kapıya yakın, ancak kapıdakilere bakmaksızın orada duruyorlardı. Amir onlara bir şeyler sormaktan vazgeçti. Alp Mete Bey o sırada aceleyle dış kapıdan çıkıyordu.

Amir, “Nereye Alp Bey?”

           Alp Mete Bey, “Eşimin yanına, hastaneye gidiyorum.”

Amir, “Biz bırakabiliriz.”

Alp Mete Bey, “Taksi çağırdım. Şimdi gelir. Teşekkür ederim.” 

Tahsin merdivenlerden inerken bu kez o mesafeli selamı da es geçti. Onun da yüzü puslu, solgun, yılgın, omuzları çöküktü. Amir ne olmuş bu insanlara diye aklından geçirdi. Ama olayı hatırlıyordu. Klima patlamıştı. Tahsin’in bebeğinin üzerine yanan klima düşmüştü. Ve bebek iki saat can çekişerek ölmüştü. Olay günü de oradaydı Amir. Ne çocuğun annesi ne Tahsin zapt edilemiyorlardı. Amir bir an olayın sıcaklığını duyumsayıp Tahsin’e sokulmak,  nasılsın demek istedi ama içindeki bir şey onu durdurdu. Bu Alp Mete Beyler de az sabıkalı değildi hani. Kadın daha önce de eve polis çağırmış, beni aileme götürün diye kapıda hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Onların ne derdi vardı? Bu cılız kadın, karısı mı gerçekten? Tuhaf!

            Aslında sokakta bazı evler de tuhaftı. Oğlan mı kız mı belli olmayan bir çocuk ortalıkta geziniyordu. Çok şişman bir kadının çocuğu olduğunu, annesi süpürge göstererek eve sokunca anladı. Sinsi bir yılan gibi içeriye süzülen adam da, şişman kadının kocasıydı. O sinsi yılanı hatırladı. Ufak tefek suçların gediklisi, maymuncuk gibi bir adamdı. Sokak suç alanı bir yerdi. Ama çocuklarda öyle ortaya saçılan bir arsızlık görmüyordu. Büyük olasılıkla, o suçlu ya da ezik adamların, hastaların, ruh hastalarının, arsızların, içkicilerin, müptelaların sokağında, derleyen toplayan analar ve eşler vardı. Alttan alanlar, sütünü helal etmeyenler, vicdana dokunanlar. Amir kendini toparladı. Şöyle bir yukarılara baktı son kez. Klimanın patladığı dairede koca bir gedik duruyordu. Cinsiyeti belirsiz bir çocuk, amirin yanında peyda oldu. Ağzı yüzü çikolata bulaşığı ile sanki amire yardımcı olmak ister gibi;

             “Bebek öldü orada. Annesi çok çığlık attı. Kara bulut çıktı. Bebeğin ruhu bulutun üstünde uçtu. Üst kattaki kadın o ruhu yakalamak istiyordu. O kadını bir de ben gördüm. Bebeğin ruhu o bulutun içindeydi.” 

Amir, “ Adın ne senin?”

Çocuk, “Zülküf. Dedemin adı.”

Amir, “Saçın niye uzun?” diye soramadan edemedi.

Çocuk, “Babamın parası yok. Berbere gidemedik. Babamın bir tane makinesi var, saçları kazıyor. Ama ben çok korkuyorum. Berbere de para yok. Annem keseyim diyor ya ben istemiyorum. Çok kötü olmuştu bir keresinde…”

***

Rana için günler dayanılmaz oluyordu. Alp Mete sürekli şarap içip, eşini aşağılıyordu ve bunu hemen her gece yapıyordu. Kadın bazen kendini balkona, mutfağa, bazen yatak odasına atıyordu. Alp Mete zorla kolundan tutup sehpanın önüne diz çöktürüyor, yine  aşağılamaya kaldığı yerden devam ediyordu. Sızana kadar, kadının yakasından bir an olsun düşmüyordu. Şarabın yanına çay demlettiriyor, bir şarap, bir çay sabahın dördüne dek konuşuyordu.  Kadın evlilikten ziyade, bir rehin alınma durumuna düştüğünün farkındaydı. Kurtulamayacağını düşünmeye başladı. İntihar bile çözüm değildi. Bu nasıl bir insan? Kadının evlilik öncesindeki tüm yaptıklarını, kadının erkek kardeşine söylemişti. Kadın eşiyle ilk tanıştığı dönemlerde, içini dökmek için insanların nasıl sözünün eri olmadığını, evlilik sözü verip nasıl kullanıldığını Alp Mete’ye anlatmıştı. Güvenip anlattığı her şey şimdi onu ucuz, adi, ahlaksız yapıyordu. Eşine karşı istekli davranması bile fahişelik olarak yorumlanıyordu. “Benim öğrencilerimde gözün var senin. Dar giyiyorsun. Gözün hep dışarıda.” Paranoyakça her itham ve şiddet, bir sarmal gibi, bir engerek yılanı gibi kadını boğuyordu. Yalvarış yakarış nafile, saç baş yolmak, sus diye haykırmak nafile. Rana aklını oynatmaktan korkmaya başlamıştı. Aylardır ailesini göremiyordu. Kardeşinin çocukları gözünde tütüyordu. Annesi hastaydı, gidemiyordu.

İntihar ettiği gün, Alp Mete hastaneye koşmuştu. Doktor, Rana’yı bırakmak   istemiyordu. Ölüm riski var. Sorumluluk alacak mısınız? Alp Mete çıkış kâğıdını Rana’ya zorla imzalatmıştı. Ölme ihtimali bile umurunda değildi demek. Olsun zaten, ölmeyi yeğlerim diye düşünüyordu kadın. Yaz mavisi, çok açık mavi bir gökyüzü, başka insanların haziran sevinci, başka diyarların başka sevinçleri… Rana gri apartmana girecekti. Ondan önce o salaş dükkânda akşamı yapacaklardı. Midesi zorla ve cebirle yıkanmıştı, o sırada bile korku ve nefret zerreleri havada uçuşmuş, sonra o zerreler tozlu saçlara, gerilmiş bütün sinir tellerine, göğüs kafesindeki sahipsiz serçe çırpınışına konmuştu.

O dükkânda gözü açık rüyalar görüyordu. Önünde açık bir kitap vardı o hayalin içinde. Faulkner, Poe, Hesse ve bir de yıldız yağmuru vardı. Alp Mete Bey hâlâ nutuk çekiyordu. Rana ise kulağına ara sıra sesler geldiğini duyumsuyordu. Yarı baygınlık geçirdiği, hipnotizma bir ana kısılmıştı. Kuvvetli ilaçlar öldürmeyince, yarı diri bırakıyordu insanı demek ki… Işık oyunları, sazlık, sarı ve mor sazlık, ışığın kırıldığı yerlerde bir yüz beliriyordu. Rana, Alp Mete’nin getirdiği bütün çayları içti. Ama o gün hiçbir şey yemedi. Ve o gün akşama dek bilmediği, tanık olmadığı bir anının ortasında kalakalmıştı. Ondan önceki günlerde, uykunun diyarına yarım yamalak dalmaktaydı. Zaten yarı uykulu günlerin eseri olarak, gözü açık düşler görmeye talim ederdi. Ancak, ölümün kıyısındaki bu ışıklar da ne idi? Tensiz olarak bir tünele ilk kez giriyordu. Önceki günlerde de dimağı sanki köklerini arar gibi, eski medeniyetlerin ve hayali uyrukların sevdalı şarkılarında zihnini gezdirir dururdu. Rana bu şarkılardaki âşık kızdı ve Alp Mete’nin hiç duyumsamadığı, avuntulu bir düş oyunu kurardı kendine…  Campanella’nın güneş ülkesindeydi… Ve nerede olursa olsun kendine aitti. Bazen o düş oyunlarının yetmediği bir an olurdu. Katı gerçeğin sarsıcı yanına çarpardı. O an Rana’nın bütün kökleri birden kanar ve gri apartman sanki gıcırdamaya başlardı. Kötücül gerçek, kara kışın  aniden çöktüğü yağmurlu bir gün gibi, Rana’nın canını çok yakardı. Kendi cildini eski bir kitap gibi duyumsar, hava ile temas ettiği an dağılıvereceğinden korkardı. Dar sokakta, tekinsiz seslerin anlattığı köhnemiş hikâyeler, düş oyunlarıyla çarpışır ve Rana’nın düşleri tuzla buz olurdu. O sokakta şiddetin sızmadığı bir kapı aralığı yok gibiydi. Ayrık otları gibi sökülüp atılmış, yankısı karşılık bulmayan, cılız Rana’ların sokağıydı…

***

            O sabah şiddet gördüğü diğer sabahlara benzemiyordu. Ağlayamadı. Önceki günlerde olduğu gibi, ağlayarak bulaşıklara girişecek ya da dükkâna yemek hazırlayacak bir gücü kendinde bulamadı. Gerçeğin en katı hâline, aniden bir kuyuda uyanır gibi düşmüştü. Sonra ışıklar, yıldız yağmurları ve önüne açılan hayali bir kitap. Sokrates sesleniyordu. “Burası sonsuz bir düş, korkma! Hafifsin, tenin budalalıklarından, hazdan uzak…” Demek ölüm sonsuz bir rüyaya uyanmaktı. Ya değilse! Ya sonsuz karanlığa sürekli düştüğün bir başka katılık varsa… Beyninin kendini avuttuğunu zannettiği o oyunun içinde insan kendi oyununun bir parçasına dönüşüyorsa, bu korkunç bir şey. Ama gerçek daha korkunç! “Sen baba evinde rahat durmadın. Boşanırsan sana esir bir hayat var bundan sonra, o baba evinde!”

“ Dalgalar çarpıyor devler gibi

            Oysa içini çekiyor kapkaranlık gecede.”

Schiller, ömrüne fısıldıyor çocuk bedenli kadının…

Eve nasıl gittiklerini anımsamıyordu. Elleri çok güçsüz kalmış olmalı ki anahtarı çeviremediği için, Alp Mete Bey, bana ver, demişti. Sonra gri binanın içi, yine duman mı var? Ne dumanı? Taktın dumana? Tahsin ve eşi ellerinde büyük çantalar çıkarken, merdivende karşılaştılar.

            Tahsin bir ara durdu, ikisine baktı. “Tanıdığınız, bebeği olan fakir bir aile varsa, biz bu çamaşırları atmayalım.”

Alp Mete Bey, “Neden atıyorsunuz? Yine çocuğunuz olur.”

Tahsin, “O zaman yenisini alırız. Hanım bunlara bakıp gece gündüz ağlıyor. Ben de topladım, atıyoruz.”

Rana kendisinin bile şaşırdığı bir şey yaptı. Çamaşırlara uzandı. Çantanın içinden bir iki parça çıkarıp, koklayıp ağlamaya başladı. Alp Mete onu omuzlarından sarstı. Rana, Tahsin ve eşinin yüzüne baktı. Gri apartmanda gri, solgun ve bulutlu yüzler görüyordu. Işık oyunu bitmişti. Yıldız yağmuru dinmiş, yazarlar susmuştu. Rana, Tahsin’in ve eşinin başında bulutlar gördü.

“Çamaşırlar is kokuyor dedi.”

Eşi itiraz etti.

           “Hayır, hepsi tertemiz… Yıkandı onlar.”

Rana, “İs kokusu bütün apartmanda var. Hepimiz kokuyoruz. Benim çamaşırlarım bile kokuyor.”

“Boş yere akıp gidiyor gözyaşları

            Diriltmez ölenleri bu acı yakarışlar”

Schiller ve Tahsin’in hanımı, başka bir Rana’nın ömrüne fısıldıyordu sanki…

Her ikisi de aynı anda, kendi içlerinde bir kış rengi yakalarken, ilgisizlermiş gibi yaptılar. Herkesin acısı kendine… Ne var ki Rana başka acıların içine sığmak isterdi.. İçinde biraz özgürlük olsun… İsterse bedeninden parçalar kopsun. Yeter ki özgürlük olsun.

Yaşamlar birbirine dokunmadan geçip gitti.

        Boşluk, kendine Barbarları Beklerken şiirini okudu.  Kavafis’i kimse duymadı bile…

Aradan yıllar geçti. O bulut sokağının içinde islendi Rana’lar. Ama Rana kendini kurtardı. Bilgelere, kadim bilgiye, öyküye/ öykülere tutundu. Geçmişte kayıp olan yankıyı bugün çocuklarına seslenirken yeni yuvasında buldu. Çocuklarına ölü bebekten ve bir düş oyunu oynayarak direndiği günlerden hiç söz etmedi. Ara sıra eski bulutlu sokağın içinden geçti. Kadınlar hala işe gidiyordu. Hâlâ is kokuyordu sokak….

                                                                       HAVVA AĞRAL

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın