Öykü

İlginç Bir Öykü ve Oya Gündüz Aksu

ASIRLIK KONUK

Ayakkabılarını her günkü yorgunluğuyla dolaba yerleştirirken, elindeki çantasını yere bırakmadan salona geçebilmek için insanüstü bir çaba harcadı yine Sezin. Ayakları birbirine dolanarak salona kadar geldiğinde çantayı koltuğun kenarına bıraktı ve kendini kanepeye bir eşya gibi bırakıverdi. Ayak parmaklarına ilişti gözü. Gün boyu topukluların içinde öyle bir hale gelmişlerdi ki, neredeyse tek bir parmak gibi yapışık, ayrılmaz halde duruyordu zavallıcıklar.

“Topuklu ayakkabılar yüzünden, ayaklarım evrim mi geçirmiştii ne?” diye mırıldandı kendi kendine. Bunu espri olarak söylememişti ama gülümsedi. Sahi ayak parmaklarımız olmasa ne olurdu. Ya da el parmaklarımız yerine orada bir perde halinde duran bir uzvumuz olsaydı…

“Of Sezin! Yine saçma sapan düşünmeye başladın!” dedi sonra da. Yalnızlıktan kendi kendine konuşmaya alışkındı. İş yerindeki zamanı hiç de sakin geçmiyordu ama yine de insan evde konuşacak, dertleşecek birilerini arıyordu. Evine ulaşana kadar geçirdiği zaman dilimindeki trafik ve gürültüyü anımsayınca, başında hafif ağrı hissetti.

“Allah’ım, sükunet. Ne güzel! Tadını çıkarmalı bunun.”

Koltuğa uzanmış halde, kollarını iki yana atıp gözlerini kapadı. Sokağın sesleri boğuk boğuk doldurdu kulaklarını. Ara ara çalışan buzdolabının sesinden başka evde çıt yoktu. Biraz sonra o da sustu.

“ Yok yok burada uyuyup kalırım şimdi, ama uyumamalıyım.” diye gözleri kapalı mırıldanırken birden kapı zilinin sesini duydu.  Genelde bu zil bu saatlerde pek, hatta hiç çalmazdı. Kapıcı çöpü almaya geldi dese o da bu saate kadar çoktan almış olurdu.

Kanepede doğrulurken günün ağır izlerini omuzlarında, kollarında, en çok da ayaklarında hissetti. İşten döndüğü ilk dakikalarda dayak yemiş gibi oluyordu. Bunun yaptığı işten çok yaşadığı ortam ve yaşam biçimi ile ilgili olduğunu da biliyordu. Fakat bu ortamdan çok memnun olmasa da bir işi ve kurulu bir düzeni vardı. Büyük şehirlerin yorucu ve boğucu telaşına çoktan ayak uydurmuştu. Yaşamak için, varlığını sürdürebilmek için bir yol tutuyordu herkes. Hem kim memnundu ki hayatından? Şairin dediği gibi; ömrünün hırsızı değil miydi? Zaten hep pişmandı ölenler. Gün boyu bankada para ile meşgul olmak, gelen gidenleri sakin ve zorunlu bir güleryüzle karşılamak kolay iş değildi. Ama bir işi vardı hiç değilse. Evet, bir işi vardı, onun da kıymetini bilmeliydi.

Kapıya yaklaşırken bütün bunları nasıl geçirmişti aklından.Kendi de şaştı bu işe. Hepsini ışık hızıyla düşünmüştü herhalde. Kapıyı birdenbire açmadı. “Kim o?” diye seslenmeyi düşündü önce ama bu sözcüğü çok uzun zamandır kullanmadığını fak etti. Acaba ağzından nasıl çıkacaktı. Bütün cesaretini toplayıp; “Kim o?” dedi hızlıca. Sesini kendi de duymamıştı neredeyse. Biraz daha yüksek sesle yineledi; “Kim o?”

“Merhaba. Ben bir alt komşunuz. Size vermem gereken bir şey var. Dün merdivenlerden çıkarken düşürmüştünüz.”

Genç bir erkek sesiydi bu. Sesi tanıyamadı ama kapıyı açmak da işine gelmiyordu. Kime güvenebilirdi ki koca şehirde. Komşularını hele hiç tanımıyordu. Koca binada herkes birbirinin üzerine kapatıyordu sanki her akşam kapılarını.

“Ben Ozan. Üniversite öğrencisiyim. Dün gece tam kapıdan çıkarken, siz bir kitabınızı düşürdünüz farkında olmadan. Onu getirdim. Kapının eşiğine bırakıp gidiyorum.”

Sezin bunu duyunca yavaşça kapı zincirini gevşetti ve bakışları merdivenden inen ayak seslerinin ardından yetişemeden boşlukla karşılaştı. Kapıyı açtı ve eşikte duran küçük, eski kitaba doğru uzandı.

Kitabı anımsamıştı. Günler önce bir öğle yemeği saatinde arkadaşıyla girdiği sahaftan aldığı şiir kitabıydı bu. Kitap o kadar eski ve o kadar küçüktü ki, dokunsa parçalanacak gibi duruyordu. Dün eve getirmek üzere diğer dosyaların arasına bunu da koyduğunu anımsadı. İş yerinde kitabı karıştırma olanağı bile bulamamıştı. Eve döndüğünde de telaştan ve yorgunluktan yokluğunu fark etmemişti olmalıydı. Kapıyı kapatıp tekrar salona geçti. Gün akşama dönmüştü. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı artık. Kenarları bıvrım kıvrım olmuş, yer yer sayfaları sararan kitabı koltuğun önündeki sehpaya bırakıp, gün boyu üzerine yapışan iş giysilerini değiştirmek üzere odaya geçti.

Geri döndüğünde sehpanın üzerindeki o kitabı aldı ve tekrar kanepeye uzandı. Onu şöyle bir kokladı önce. Bir kitabı eline aldığında yaptığı ilk şey buydu. Kağıt ve özellikle eski kitap kokusunu çok seviyordu Sezin. Onu öylesine hassas tutuyordu ki, biraz hoyrat davransa darmadağın olacağından korkuyordu. Sahaftan kitap almayı da seviyordu. Eski kitaplar, özellikle onların kimlerin eline geçtiği, hangi ellerin onu tuttuğu ve hangi gözlerin bu satırlarda gezindiği konusunda hayal gücünü zorlar ve her seferinde yeni bir senaryo uydururdu. Bu sefer bakalım neyle karşılaşacaktı.

Kapağı açtı ve ilk sayfaya baktı Sezin. Bir isim yoktu. Kimi kitaplarda onu satın alan kişinin adı ya da imzası olabiliyordu. Sayfaları tek tek değil de,karışık çevirmeye başladı. Kitabın kolayca açılan her bir bölümde neredeyse kitap sayfaları ile aynı renkte birer kağıt duruyordu. Onlar kadar eskimiş, sararmış ancak korunduğu için hiçbir yırtılma çizilme görmemiş birbirinin aynı belgeler ikiye katlanarak, özenle  yerleştirilmişti sayfaların arasına.

Birini çıkardı hemen arasından.  Üzerindeki yazılar zor okunuyordu. Kalkıp ışığı yaktı ve tekrar yerine geçti. Belgenin en üstünde “ TCDD…….” Yazıyordu. Altta birkaç kalem mal cinsi sıralanmıştı. Önlerinde noktalı bölümler doldurulmak üzere boş bırakılmıştı.  Sezin tarihe göz atmak istedi. Belgenin sağ üst köşesinde “ 197…” ifadesi vardı. Belli ki bu bir kitabın arasına sığınmış orada sağ salim kalmayı başarmış belgeler yetmişli yıllara aitti.

Bu ilginç bir rastlantıydı. Sezin de bir istasyon çocuğuydu. Babası istasyon şefliği yaptığı için çocukluğu hep tren düdüklerinin ve rayların arasında, eski istasyon binalarının, lojmanların etrafında geçmişti. Sayfaları tekrar kokladı. Diğer belgelere de baktı. Hepsi aynı defterden koparılıp tek tek belli yerlere yerleştirilmiş gibiydi. Kitap 1950’lerde basılmış. Yetmişli yıllarda hangi okurunun eline geçmişti acaba? Belli ki bir istasyon görevlisiydi kitabın o dönemdeki sahibi. Alım satımda görevliydi belki de… Kitabı soğuk ve yapayalnız, sapsarı, sıvaları dökülmüş bir istasyon binasının köhne odalarından birinde düşündü Sezin. Kimler dokunmuştu ona acaba o günlerde ve ondan sonraki yaklaşık elli yıllık yolculuğundakimlerle yan yana gelmiş, kimlerin iç sesine değerek düşlerine ortak olmuştu. Kitabın Yarım asırdan fazla, neredeyse asırlık yolculuğu sırasında karşılaştığı elleri, konuk olduğu odaları ve kitaplıkları geçirdi aklından. İlk basımındaki canlılık ve parlaklığın, onu okuyan , taşıyan, raflara yerleştiren, sayfalarını karıştıran ellerde yavaş yavaş nasıl da azaldığını, buna rağmen hala sayfalarını sağlam tutabilmeyi başarabilmesini ona imrenerek düşündü. Bunları düşününce bu yaşlı ama hala dimdik ayakta olan esere bir kez daha saygı duydu. Okumanın gittikçe azaldığı, telefonlardaki renkli paylaşımların kitapların yerini çoktan aldığı şu günlerde Sezin bir kitabı elinde tutmanın, onu koklamanın, sayfalarına dokunmanın ne kadar kıymetli olduğunun ayrımına tekrar tekrar varıyordu. Üstelik elinde sıradan bir kitap değil, bir tarih duruyordu şimdi.  Onu yetmiş yıl öncesine götürebilecek sayfalar bütünü ellerindeydi.

Belgelerin hepsini bir araya getirdi yeniden. Bir daha dikkatlice baksa, onları kitabın arasına kimin yerleştirdiği konusunda bir fikir edinebilirdi belki de… Arkalı önlü yeniden incelemeye başlamıştı ki içlerinden biri yere düştü. Sağ alt köşedeki küçük el yazısı dikkatini çekti Sezin’in. Heyecandan kalbi duracaktı. Eğilip yavaşça aldı belgeyi ve solgun yazıyı aceleyle okumaya çalıştı. Yüzü kitabın sayfalarının renginden daha uçuk sarı bir hal alırken, belge tekrar elinden yere düşüverdi. Sezin, belli belirsiz bir sesle;

“Babam!” diyebildi.

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın