Öykü

İlhan Gedük ve Çıplak Salyangoz

Ali Özenç Çağlar

Ben, yıllar önce İlhan Gedük’ün Seğirti isimli ilk öykü kitabını da okumuştum. İlk kitap olmasına karşın, içindekiler ilk yazılan öykülere hiç benzemiyordu. Hepsi de ustaca kotarılmış çalışmalardı bunlar. Dili yalın, kurgusu yerinde, betimlemeler ve biçem çok çok iyiydi ve o zaman da beğenmiştim yazılanları. İlk kitabın tek talihsizliği, yanlış bir kurgu ve düzenlemeyle yayına verilmiş olmasıydı. Fakat Çıplak Salyangoz hiç de öyle değil. Bütün acemilikler ortadan kaldırılarak, profesyönel bir titizlikle basılmış bir çalışma. Sanırım yazarı da kitabı eline aldığında, derin bir “oh!” çekmiştir, diye düşünüyorum. Bana göre kitabın tek kusuru, iç baskının çok küçük harflerle ve de sık aralıklı olarak basılmış olması. Oysa daha rahat ve biraz daha büyük punto ile yazılsaydı, okumada da büyük kolaylık sağlardı. Ne var ki bazı yayıncılar kitap olayına salt ticari gözle baktıklarından, bu ayrıntıları pek önemsemiyorlar. Bu da kuşkusuz yazarın suçu değildir.  Ama her şeye karşın, Çıplak Salyangoz, temiz, albenisi olan bir kitap olmuş.

Kitapta altı öykü var. konular genellikle geniş kesimlerden  oluşuyor denebilir. Samimi ve içtenlikli bir anlatım olduğu için, okuyucu içeriklerle kolay iletişim kuruyor. Edebiyat yapma kaygusu olmadan edebiyat yapmış yazar. Yani anlatımda yapaylık yok. Burada şunu demek istiyorum: Bazıları süslü betimlemeler yapayım derken, farkında olmadan ağdalı bir dile bulanıyor. İşte bu yok İlhan’da… Peki öykü yazmak için bütün bunlar yeterli mi? Yani tüm bu yukarıda anlattıklarımı yerine getirdiğinizde her kalemi eline alan öykücü olur mu? Yazar işte bunu iyi okumayla, usta öykücüleri takip ederek; çağdaş Türk ve yabancı yazarları izleyerek başarabilir ancak. Bu noktada aslında yazarın yeteneği de pek para etmiyor. İşin içine kurgu giriyor, algı giriyor, türler arası sınırlar giriyor. Açıkçası, “ben yaptım oldu; beğenen okusun, beğenmeyen okumasın.” diyemiyorsunuz. Ben de İlhan’ın öykülerini biraz da bu yanıyla inceledim ve bunu bir görev bilerek, -ona yardımcı olmak adına-, yapmaya çalıştım. Benimseyip benimsememek de kuşkusuz, yazara kalmış bir şey. Bunu yapmak istememdeki tek amacım, İlhan’ın, uzun soluklu yazılarda çok daha başarılı olacağıdır.

Peki öykü nedir ve nasıl yazılmalıdır? Dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Öykü ögeleri kısaca şunlardır:

a. Olay: Öykü kahramanının başından geçen olay ya da durumdur. Öyküde temel öge veya durumdur.
b. Çevre (yer): Öyküde sınırlı bir çevre vardır. Olayın geçtiği çevre çok ayrıntılı anlatılmaz, kısaca tasvir edilir.
c. Zaman: Öykü kısa bir zaman diliminde geçer. Öyküler geçmiş zamana göre (-di) anlatılır. Konu, yazarın kendi ağzından veya kahramanın ağzından anlatılır.
d. Kişi: Öyküde az kişi vardır. Bu kişiler “tip” olarak karşımıza çıkar ve ayrıntılı bir şekilde tanıtılmaz. Öyküde kişiler sadece olayla ilgili “çalışkanlık, titizlik, korkaklık, tembellik” gibi tek yönleriyle anlatılır. Kişiler veya tipler, belli bir olay içinde gösterilir. Bu tiplerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır.

Aslında bunlar herkesçe bilinen şeylerdir. Bir bir kez daha altını çizmek için yukarıya yazdım. İşte bunların dışına çıktığınızda, öykünün kurallarını terk etmiş oluyorsunuz. Ama bunu bilerek yaptığınızda, başka bir şey yazdığınızın farkındaysanız, -yani bir roman bölümü yazıyorsanız- başarılısınızdır. Fakat öykü yazıyorsanız, artık o yazdığınız  ne kadar güzle, -başdöndürücü- olursa olsun, öykü olmuyor. Bu kadar basit.

Öykünün ortaya çıkma sürecinde karşımıza önce fabl türündeki eserler, sonra kısa romanlar sonra da “Bin Bir Gece Masalları” çıkar. Rönesans’tan (16. yüzyıl) sonra Giovanni Boccacio, “Decameron Öyküleri’ adlı eseriyle öykü türünün ilk örneğini vermiş ve çağdaş öykücülüğün başlatıcısı olmuştur. 18. yüzyılda Voltaire öykü türünde ürünler vermiştir. İnsan dışındaki yaratıkları ve olmayacak olayları da öyküye katmıştır.

Ne var ki romanla aynı dönemde oluşmaya başlayan öykü, bir tür olarak karakteristik özelliklerini ancak 19. yüzyılda romantizm ve realizm akımlarının yaygınlaşmasıyla kazanmıştır. Alphonse Daudet, Guy de Maupassant gibi Fransız yazarlar öykü örnekleri vermişlerdir.

Hikâye -Öykü- Roman Farkı

Öykü anlatım olarak romana benzer; ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:

Öykü türü, romandan daha kısadır.

*-Öyküde temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Öyküler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.

*-Öyküde tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri Öyküye konu olabilir.

*-Öyküde kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romandan farklı olarak Öyküde kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden Öykülerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.

*-Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.

*-Öyküler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağırdır.

Yukarıda sıraladıklarım kuşkusuz bilinen şeylerdir; ama yine de altını çizmiş olmak için aktarmayı gerekli gördüm.

***

Yeniden başa, yani, Çıplak Salyangoz’daki öykülere dönüyoruz. Kitabı bir solukta –bu yazıya başlamadan önce- ikinci kez okudum. Birinci öykü: “Tanrı’nın Gemisini Batırmak.” Tam 30 kitap sayfası, Hemen hemen, A4 formatında 40 bilgisayar sayfası sanırım. İyi bir düzenleme ve mizampaj ile hazırlanırsa, tek başına, Stefan Zweig’ın öykü kitaplarının benzeri bir uzun öykü kitabı elde edilebilir. Çünkü öyküde, (romanda olduğu gibi) on altı iç bölüm, bir hayli karakter var. Artık, kendi sınırlarını aşmış; okurken bir romanın parçalarını okur gibi oluyorsunuz. Yazar, sanki anlatımın şehvetine, çekiciliğine kapılmış, nerede duracağını bilmeden gidiyor. O yukarıda belirttiğim kısa öykü ölçüleri yok burada; yazılan romanın herhangi bir bölümü gibi.  Ne var ki, anlatımlar kusursuz ve çok iyi. Belki edebi bir benzetme olmayabilir ama, İlhan Gedük bize bir araba imal etmiş, arabada 350 beygir gücünde bir motor var, ama arabanın karoseri ve tekerlekleri Murat24 model. Böyle olunca da motor olduğu yerde barım barım bağırıyor, fakat sürat yapamıyor; düz yolda 60’ı geçemiyoruz. O kırk sayfalık öykü aynı bu düzlemde ilerliyor.

İkinci öykü ise, HALİME, alışık olduğumuz bizim Anadolu insanının, kadının başına gelen bir dram anlatılıyor, aşk ve uygunsuz evlilik, ya da beraberlikler ve tutucu geleneklerin o korkunun kıskacına sürüklenen bir yaşam. Usta bir dille tüm ayrıntılarıyla olaylar verilmiş, karakterler sağlam. Ama o da öykü sınırlarını zorlayarak, kural tanımaz bir düzlemde, başarılı bir romanın yeni bir bölümü gibi. Bana göre -anlatım olarak- hiçbir eksikliği yok. Ardından gelenler, sırasıyla, Kızıl Bük, KÜFÜRBAZ, Urgan, ve tabi kitaba ismini verdiği, en başarılı, iyi kurgulanmış içeriği ile, “Çıplak Salyangoz.”

Ben bu yukarıda andıklarımı hiç de bir öykü niyetine değil de, bir roman okur gibi okudum ve de tad aldım. Ne var ki bir gerçeği bilerek yaptım bu okumayı, bir “yanlışı” okudum yani… Çıplak Salyangoz’da bir şey daha vardı: Belki de sinemaya uyarlanabilecek en güzel  sinama öyküsü. Sanırım muhteşem bir  36 milimlik film olurdu. Çünkü işlenen konu, birbirini takip eden bölümler, -filmde kareler- ince bir gerilimle bir diğerini bekletiyordu ve bu da öyküye sürükleyicilik vermekteydi. Keşke bu çalışma bir yönetmenin eline geçse.

Sora, kitabın bütününe ilişkin şu kanıya vardım. Eğer İlhan bu kitabı bir roman kurgusu ile yazsaydı, ortaya kusursuz bir yapıt, başarılı bir roman çıkardı. Karakterlerin sıcak, samimi ve gerçekçi oluşları, diyaloglar, yaşam alanlarının ve doğanın betimlenmesi, sosyal ve toplumsal yapının tarifi, öğrencilerin, ‘Abi’lerin, gardiyanın ve hapihane müdürlerinin davranışları.vs…

 En sondaki, “URGAN” öyküsündeki anlatım, o piskolojik çözümlemeler, her şey yerli yerinde. Tek eksiklik, yazmaya çalıştığı yazı türünü yanlış seçmiş olması, hepsi bu. Oysa İlhan Gedük, iyi bir yazar, başarılı bir dile sahip. O bu dille ve yalın anlatımla iyi bir romancı olabilir.

Yeri gelmişken burada şunu itiraf etmek isterim. Ben, ilk yazın sürecinde köyüm olan Mecidiye’yi, Konurca suyunu şiirlerle anlatmaya çalışmıştım bir zamanlar. Ama bu beni tatmin etmiyordu ve her defasında yetersiz kalıyordu yazdıklarım. Sonra işi öyküye döktüm. Bir, iki, üç öykü, hayır bu da değildi. Her zaman eksik bir şeyler kalıyordu. Ben de tuttum 500 sayfalık ‘ÖLÜ YÜZLE’R romanını yazdım.. Anlatmak istediğim konu o kadar dallı budaklıydı ki, bir kitap her şeyi anlatmaya yetmedi. Bu kez en doğrusu, yaptığım işi bir üçleme ile çözebileceğimi düşündüm. İşte ondan sonra Ölü Yüzler’in ardından SULAR KURUYUNCA ve SOĞUK YILLAR’ı gldi.

Yazar, yazılacak konuyu bulunca mutlaka kurguyla birlikte, yazın türünü de seçmelidir. Yoksa onca emek boşa gidebilir. Ne çare ki, bunların hepsi de uzun bir yazım süreci ile gerçekleşiyor. Sonunda hepimiz yapılan yanlışları aşarak arzuladığımız hedeflere ulaşıyoruz…

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın