Roman

İnan Sabırcan İle Yeni Kitabı Üzerine Röportaj:

-YOLDAŞIM VOS VOS-

-Bize kısaca kendinizden söz eder misiniz?

1977 yılında Akhisar’da doğdum. İzmir’de yaşıyorum. Ailem Bulgaristan Türklerindendir. Annem babam ikisi de öğretmen, öğretmen çocuğuyum. İlk-orta-liseyi Akhisar’da tamamladıktan sonra, Manisa Celal Bayar Üniversitesi, İşletme bölümünden mezun oldum. Uzun yıllardır özel sektörde çalışmaktayım.

– Yazmaya nasıl başladınız, ilk edebi anlamda ne zaman bir şeyler ortaya çıktı? Çevrenizin şu anda eriştiğiniz konuma katkısı ne düzeydeydi?

Yazmaya başlamadan öncesinde çok farklı kaynaklardan değişik yazarlardan okumalar yaptım. Yazmak için klavye ya da kâğıt-kalemin başına oturmadan önce insanın hem hayat hem görgü açısından bir birikim sürecinden geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Hata yapıp bundan ders çıkarılmalı. Pişmanlıklar olmalı, mutluluklar yaşanmalı. Yazmaya başlamak, o ana kadarki yaşanan her şeyin muhakemesi demek. Bu birikim süreci bende iki ana etkende kendini gösterdi. Birinci etken babamın erken vefatıydı. İkinci etken 2008 yılı ekonomik krizinde yaşananlar.

– Hangi gazete ve mecralarda yazılarınız yayınlanıyor? Bu alanda elde ettiğiniz başarılar hakkında bize bilgi verir misiniz?

Dijital olanaklarla faaliyet yürüten çağdaş edebiyat sayfası sitesinde inceleme, deneme, eleştiri, öykü türlerinde yazılarım yayımlanıyor. Daha önce insanbu adlı edebiyat sitesinde birkaç yazımı yayına vermiştim.

Kitaplarımı edinip okuyup imza gününde yanımıza gelen bir okurun sözlerindeki coşku, gözlerindeki ışıltı benim için başarıdır. Okuyanların, okurun kendisi dışında başka bir kurum ve kuruluş tarafından ödüllendirilmedim. Sanırım bunda benim de katkım var, yarışma sistemine dahil olmadım, daha çok kendi başıma var olmayı seçtim.

– İlk kitabınız bundan birkaç yıl önce “Zombiyi Isıran Adam” raflarda yerini almıştı. İlk kez kitabınızın yayınlanması size nasıl hissettirmişti? İlklerin öyküsü her zaman başka olur. Bizlere bu kitabın kaleme alınışından yayınlanmasına kadar olan sürecini anlatır mısınız?

Kesinlikle haklısınız. İş romanın yayımlanma aşamasına ulaştığında yayınevi tamam basıyoruz kararını verdiğinde tarifi mümkün olmayan bir mutluluk yaşadım. Baba olmak gibi bir duyguydu. Kitabı elinize alınca çok mutlusunuz ve bakıp şunu diyorsunuz, vay be işte benden bir parça!

Yazmaya başlarken motivasyonum yazar olmalıyım, kitap basmalıyım vs. değildi. 2008 yılında yazmaya başladığım taslakları 2010’da bitirdim. O yıllarda ulusal basında köşe yazarlığı ve çevirmenlik yapan bir arkadaşımın yoğun isteği üzerine taslakları ona teslim ettim, arkadaşım yazdığım taslaktan çok etkilendi ve Zombiyi Isıran Adam’ın roman olarak basılmasını sağladı. Zombiyi Isıran Adamın konusu 1991 yılında uzaya gönderilen Rus kozmonotunun Türkiye’de bir dağ köyüne düştükten sonra başından geçenler. Dahasını merak eden olursa kitabı almasını öneririm. J

– Kısa bir süre önce “Yoldaşım Woswos” adlı kitabınızı yayınladınız. Biz okurlar olarak bu kitabı elimize aldığımızda nasıl bir içerik bizi karşılıyor? Kitabın öyküsü nedir?

Yoldaşım Woswos, İzmir’de günlük hayatın sorunlarıyla boğuşan bir adamın bunalıp woswos merakına kapılmasını, şimdi ve gelecekle bağlarını yitirip geçmiş ve eski eşyalara bağlanması sonucu ailesiyle çevresiyle yaşadıklarını konu ediyor. Romanın kahramanı Tuğrul Dertli belki kapı komşunuz belki kuzeniniz belki de ağabeyiniz, kim bilir? Sadece kahramanımız değil diğer tipolojiler de hayatın içinden. Gerçek hayat ve kurgunun karışımını arayan, edebi roman arayanların kitabın sonunda mutlu ayrılmasını istedim. Yoldaşım Woswos hap kitap diye tabir ettiğimiz kitaplardan değil.

Yoldaşım Woswos’ta şunlar yok; Halkapınar’da 555 nolu otobüsü beklerken aniden ortaya çıkan uzay gemisi tarafından kaçırılan 8. sınıf lgs’ye hazırlanan öğrencilerin başından geçenler yazmıyor ya da Evka-3’te doğa yürüyüşü yaparken ağaçların arasında sizi önüne katıp kovalayan ruhlar burada değil. Aslında bunları başka bir kitapta öykülemek niyetindeyim. J

– Şu an ne tür projeler içerisindesiniz?

Aklımda birkaç tasarı var, şimdilik yeni bir çalışmam yok, biraz beklemek, dinlenmek, kitap okumak istiyorum. Bir süreliğine tekrar okurluğa terfi edeceğim.

– Korona pandemi sürecinde birçok yazar, okurlarıyla online platformda buluştu. Sizlerde bu ve benzeri etkinliklerde süreç içerisinde bulundunuz mu?

Bulunmadım, çünkü tüm pandemi boyunca kesintisiz çalıştım. Hepimiz için iyi olmayan bir dönemdi.

– Pandemi ile yazarlık başka bir boyuta evirildi diyebilir miyiz?

Pandemi ile birlikte dijital olanın basılı yayınlara olan kuşatma harekâtı daha görünür hal aldı diyebiliriz, tam yeni bir boyuta bence henüz evrilemedi, kâğıda basılı ile ekrana basılı arasında çatışma devam ediyor. Orta bir yol bulunur mu, hep beraber yaşayıp göreceğiz.

Medya yazarlığı, öykü, şiir çalışmaları büyük oranda dijitalleşti, habere veya içeriğe ödenen bedel bedava ya da bedavaya yakın hale geldi. Roman, öykü veya araştırma kitapları ise pdf, tablet ve sesli kitap imkânlarına rağmen varlığını devam ettirebiliyor.

– Türkiye olarak, okuma alışkanlığı insanlara nasıl kazandırılabilir? Konu hakkındaki fikirleriniz nedir? Son olarak buradan röportajı okuyacak olan okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Dünyayı eğitimsiz okumayan toplumlar yönetmiyor. Toplumumuzun %75’i hiç kitap okumamış, %40’ı hiç kütüphaneye gitmemiş. Kütüphane sayısı tüm ülke genelinde, 1.350 adet, bu oran Almanya’da kişi başına 7 kütüphane, İngiltere’de kişi başına 13 kütüphane düşüyor. Okuyamazsanız gelişemezsiniz, gelişemezseniz, pahalı hazır ürünlerin müşterisi olursunuz, üreticisi olamazsınız.

Öğrenmenin, bilginin, bilmenin insanlara zarar vermediği bir iklim yaratılırsa insanlar kitaplardan, okumaktan korkmaz. İnsanlar, okuduklarından maddi ve manevi bir değer yaratabilirse mutlu olur, okuma fiilini devamlı hale getirir. Bu işin kesin bir reçetesi olduğunu sanmıyorum. Eğer içinizde öğrenmeye, anlamaya dönük bir itki yoksa ne yaparsak yapalım insanlara kitap okutamayız, kitabı sevdiremeyiz. Halk olarak okumuyoruz ve bunun tek sorumlusu matbaayı geç getiren İbrahim Müteferika değil.

Yazarların kullandıkları dilin sadeliği, insana tepeden bakmayan üslubu, konu yönünden okura karşı sorumludur. Okuma seviyesini yükseltmek istiyorsanız, dil yönünden anlaşılır olmalısınız. İnsanlar anlamadığı şeylere para vermek istemiyor. Daha önce içeriği ağır felsefi ve psikolojik metin okumamış birine Friedrich Nietzche’nin, Steven Pinker’ın kitaplarını verdiğinizde onu kaybettiniz demektir. Bir daha öldüm bittim onu geriye kazanamazsınız. Bir konu üzerine derinlemesine bilgi sahibi olmadan önce genel bir bilgi sahibi olursa okur sıkılmamış olur. Edebi romanlar ise okurunu daha büyük kavgalara, aşklara hazırlar, ayakları yerden kestiği kadar yere daha sağlam basmasına yardımcı olur, “tuğla” gibi kitaplara, kavga ile geçen gerçek hayata, ağır metinlere, büyük aşklara başlamadan önce okurun ter atölyesidir.

Öğrenciler için okullarda uygulanan okuma saatlerini olumlu buluyorum. Okuma saatlerinde nezaret edenlerin, öğretmenlerin de okuması gerekiyor. İçeriğin doldurulmasında müfredat değil, sınıftaki öğretmenin hal ve davranışları etkili olacaktır. Okur-yazar-öğretici-eleştirmen bunların hepsinin aktif rol alması gerektiğini düşünüyorum. Okurun bu durumdaki payı %40’sa diğer aktörlerin birim başı payı %20’dir.

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın