Öykü

KAÇ MENDİLLİK HAYAT/ Öykü – Efe Nazım Arslançelik

Bizim buralarda sinemada, hayat gibi yazlık ve kışlık olarak ikiye ayrılıyordu. Yazları Analar, Babalar, Amcalar, Teyzeler tüm ahali geniş bir meydana toplanır, localarda genç erkekler kalabalığın arasında sevdikleriyle göz göze gelebilmek için can atarlardı. Türkan ve Kadir çıktı mı perdeye çiğdemlerin yerini mendiller alırdı. O zamanlar her şey daha bir farklıydı. Kabalıklar yalnız değil, birdi; şimdilerde kalabalıkların içinde yalnızlık en ön sıradan tek dişi eksik gülümsüyordu hayata.

Ben, Çerezci Fikret’in oğlu Hürriyet, adım gibi hür müyüm? Henüz bilmiyorum. Babam Fikret, Adana’nın Hürriyet mahallesinde doğup büyüyor, siyasi işlere bulaşıp başını belaya sokunca, anamı da alıp Bergama’ya göçüyorlar. Dededen kalma meslek diyerek Çerezci açıyorlar. İlk öğrendikleri şey buralarda çekirdeğe çiğdem denmesi oluyor. Daha öğrenecekleri çok şey varken anam genç yaşta kansere yenik düşüyor; babam Fikret, beni ve çerezlerini aynı güneşte kavurup öyle büyütüyor.

Tatilin bitmesiyle yazlık sinemalar yerini kışlık sinemalara bırakmış, talebeler sandıklara gömdükleri okul önlüklerini tekrardan gün yüzüne çıkarmıştı. Tek bir farkla Anam Ayşe yanımda yoktu. Bu onsuz okula ilk gidişim olacaktı. Babam Fikret ise Anamı toprağa verdikten sonra kendisini kavrulmaya bırakmıştı. Eve her geldiğinde dama çıkıp göğe bakarak ‘’İçim yanıyor Ayşe, senin yokluğuna inanırsam hiç içim kalmayacak.’’ Diyerek, yıldızları selamlıyordu. Ola ki bir yıldız kaydımı Babam Fikret evin kapısından içeri neşeyle girer önce bana sarılır sonra pencerenin önünde duran çiçekleri sulardı. Çünkü bir yıldızın gökyüzünden kayıp içine düşmesi bir umuttu. Küçücük bir gülümsemeye kendini sığdırmaya çalışmıştı babam Fikret.

Ben nereye sığacağımı bilemeden büyüyor, büyüdükçe kavrulan derim soyuluyordu. ‘’İnsanlar yılana benzer evlat.’’ derdi dedem. Çünkü, yandıkça deri değiştirir hayatı boyunca başka başka derilerin içinde yaşamaya çalışır. Bende anam Ayşe’nin ölümünden sonra acıyla kavrulan derime alışmaya çalışıyordum. Çalışmak ve alışmak birbirinin içi gibi, biri mide biri bağırsak gibi. İnsan çalışarak alışıyordu. Bende çalışarak alışmayı seçmiştim. Okul biter bitmez Babam Fikret’in kuruyemişçi dükkanına gidiyor, tahta parçalarından yaptığım tezgahı koltuğum altına yerleştirdiğim gibi doğru sinemanın önüne gidiyordum. Daha çok çiğdem satsam da sarı leblebi ve gazoz o dönem sinemanın olmazsa olmazıydı. İnsanların taşa, betona, toprağa tamah etmediği zamanlardı. Belki çok şey yoktu ama yokluğun içinde mutluluk vardı. Şimdilerde varlığın bile bir anlamı yok. Gün geçtikçe anlamı yitirdik, yetim kaldık.

Bergama merkezde beş sinema varken bazı köylerde bu sayı artıyordu. Haftanın iki günü Bergama da sinema önünde tezgah açıyordum. Diğer günler köylere gidiyordum. Özellikle ilgimi ve alakamı bıraktığım bir köy vardı. Göçbeyli, güzeller güzeli Nilüfer’in köyüydü. Kocaman simsiyah gözleriyle dünyaya bakan, çiğdemi tutup dudaklarının arasına götürürken ki ahengi, tuzlu parmakları saçlarına değmesin diye elinin tersiyle saçlarını yana götürmesi, ona ait olan her şeyin bambaşka olması benim ilgim ve alakamın Göçbeyli de kalmasının sebebiydi. Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın yeni filmi ‘’Kara Gözlüm’’ beyaz perdedeydi. Mendil tutanlar yine en ön saflarda yerini almış, localarda genç delikanlılar gözleri çıkarcasına Türkan Şoray’a bakıyorlardı. Çiğdemleri birer ikişer sattıktan sonra içeriye girdim. O karanlığın içinde hiç tereddüt etmeden Nilüferi bulmuştum. İki yanına oturup filmi izlermiş gibi yapıyor bir gözümle Nilüferi izliyordum. Benim Türkan Şoray’ım Nilüferdi. Durgun sularda yetişen bir çiçekti. Benim içimde ona karşı akan nehirler ve durgun suyun kenarında Nilüferin geçişini bekleyen kör bir balıkçının heyecanı vardı. İlk yarının bitmesine iki dakika kala salondan çıkıp ışıkların açılmasını bekledim. Beklerken önümden çok şey geçip gitti. Işıklar açıldıktan sonra çiğdem keselerini ve yerdeki kabukları hızlıca topladım. Nilüfer yanımdan gelip geçerken hafif bir tebessüm ile selamladı beni, işte o an çiğdem kabuklarından kayık yapıp gönlüne doğru akasım geldi. İkinci yarı için herkes yerlerini alırken ben Nilüferin gönlünde bir yer edinmeye çalışıyordum. Kadir İnanır abimiz beyaz perdeden paranın, şöhretin, bu illüzyonun hiçbir işe yaramayacağını gerçek olanın sevgi, dostluk ve aile olduğunu üzerimize kusuyordu. Söylemek ile kusmak arasında kalın bir çizgi vardı. Söylemek düşünerek yapılan bir eylemken, kusmak tertemiz içindekini direk düşünmeden çıkarmak anlamını taşıyordu. Nilüferi ne kadar sevdiğimi söylemek değil kusmak istiyordum. Beyaz perdenin üzerinde büyük puntolarla ‘’SON’’ yazarken, Nilüfer ile bana ayrılan süreninde sonuna gelmiştik.

Göçbeyli-Bergama dolmuşuna binerken tek ayağımın burada kalmak için diretmesini sakin bir gülümsemeyle izliyordum. Toprak dedim içimden üzerinde sevdalarımız var diye kıymetli. En arka sol cam kenarına oturup gecenin karanlığına dalıp giderken, cama yansıyan insan suretlerini görüyor, sol kulağımla filmin analizini yapan kadınları işitiyordum. Kimi beş mendillik film derken kimileri de 4 mendillik film olduğunu söylüyordu. Ön tarafta oturan genç kızlar Kadir İnanır’a olan aşklarını ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Her şeyin sonunda insanın evinde olması kadar güzel bir duygu yok diyerek kendimi kanepenin üzerine bırakıverdim. Babam Fikret anamın kokusu yok olmasın diyerek elindeki parfüm şişesiyle tüm evi parfüme bulamıştı. Bu koku bir gün yok olursa anamın da yok olacağına inanıyordu. Çabalamak babamı mutlu ediyordu. Kendini çabalayarak teselli ediyor, vazgeçtiği gün anamla birlikte kendinin de öleceğini düşünüyordu. Anamın yokluğu, Nilüferin aşkı derken yıllar sakin ama hızla akan bir nehir gibi geçip gitti. Babam Çerezci Fikret kendi kavrulmuşluğuna düşerek yanıyordu. Ben ise Nilüfer’i geçmişte bırakmanın acısıyla kendime yeni bir cennet yaratmanın peşine düşmüş sürükleniyordum. Zaman geçmişti ama insanlığımızda o geçen zamanda sıkışıp kalmıştı. Hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Bu yüzden eskiyen her şey değerleniyordu.

Yıllar sırasıyla geçerken babam Çerezci Fikret’i 2018 Yılının Baharında kaybettim. Ani gelen bir kalp krizine yitik düşerken ellerinde anamın eli, burnunda anamın kokusu son göz göze gelişimiz de böyle vedası eksik yazılmış bir buse gibiydi. Artık babamda yoktu, çerez kokusu da. Nilüfer zaten hiç olmamıştı. Tek başıma öylece kalakalmıştım. Karşımda, ayakları olsa bu ülkeyi en önce terk edecek bembeyaz duvarlar duruyordu. Kapının eşiği anamın, babamın mezarı gibiydi. Şimdi ne yapacaktım. Her şeyin başında ve sonunda insan mutlaka çay içer diyerek, kahvehanenin yolunu tuttum. Yol bitmedi uzadı, ayaklarıma dolandı. Ben dolanacak birini ararken kendi kendime dolandım. Hayatla sarmaş dolaş olmuştum. Burası eski Papazın kahvesi diye geçen şimdinin Selamsızlar Kahvesi, yıllar geçerken selamlarımızı da alıp götürdü. Eskiden olsa şuraya otursam yüzüme bakıp halimi gören gelip çay ısmarlar beni neşelendirmeye çalışırdı. Şimdi insanlar birine çay ısmarlamasın diye selam vermez, hal hatır sormaz oldu. Çerezlerin bile tadı kalmazken ben nasıl çerezcilik yaparım diyerekten, sinemaya ve Nilüfere olan aşkımın hatırına şehrin tek sinemasında işe başlamıştım. Zor değildi fakat her şey ahmakçaydı. Bir ahmak olabilir miydim? Bilmiyordum. İçimdeki iyiliğinde giderek kaybolduğunu hissetmeye başlamıştım. Kötülük o kadar yoğundu ki kokusunu içimde hissediyordum. Havayı kötülük ile kirletmişlerdi. Nüfus ettikçe ciğerlerim kararıyordu. Her şey üst üste gelince insanın bir amacı kalmadığı düşüncesi içten içe benliğime yerleşiyordu. Karar verdim ve işi bıraktım. O gece erkenden uyudum. Öyle bir yük atmışım ki içimden uzun zamandır böyle güzel uyumamıştım. Yeni bir gün yeni bir umuttur diyerek düşünmeye başladım. Genelde pencerenin önünde sokağı izlerken düşünürdüm. İnsanların hareketlerini izlerken zihnimde hareketleniyordu. Kendimi bir amaca doğru yönlendirip ikna etmeliydim. Geçenlerde çocukluk arkadaşım Mahir muhabbet esnasında şöyle bir şey demişti; ‘’Keşke yenileri yok edip eskileri getirebilsek, belki o zaman her şey daha başka olur.’’ O anda bu fikir kulağımda pek durmamıştı. Ciddi ciddi düşünmeye başladığımda bu fikir tamda benim aradığım amaç olabilir dedim. Önce Mahir’i aradım. ‘’Mahir neredesin oğlum geçen bir şeyler söylemiştin yine havadan konuşuyorsun diye dinlememiştim. Her zamanki yerde buluşalım..’’ telefonu kapatırken yüzümdeki çocukluğumdan kalma bir gülümsemeydi. Her zamanki yere doğru yürümeye başladım. Önümden, kaldırımlar, caddeler, sokaklar, hüzünler, neşeler, öfkeler geçti. Her zamanki yer her zamanki yerinde duruyordu. Mahir benden önce gelmiş kolunu duvara yaslamıştı. Hemen konuya girdim.

‘’Mahir patlatıyoruz.’’

-Neyi abi

‘’Yenileri Mahir yenileri..’’

-Anlamadım abi!

‘’Geçen sen demiştin ya hani yeniler gitse de yerlerine eskiler gelse belki her şey çok güzel olur.’’

-Abi ben onu havadan dedim ciddiye mi alasın geldi.. (Güldü tek dişleriyle)

‘’Var mısın sen onu söyle’’

-Sen ciddisin. (Şaşkın ama inanmış gözlerle baktı.)

Kafamı aşağı yukarı sallayarak gülümsedim, hiç gülmemiş gibi. Mahir elini omzuma attı, her zamanki yer bize şahit oldu. Plan yapmalıydık. A4 kağıdını çıkarıp patlatacağımız yerlerin kapalı olduğu kimsenin olmadığı günleri listeledik. Ben sinemayı patlatacağım Mahir dedim. ‘’Neden abi’’ dedi. Bu sinemaların kimseye katkısı yok dedim. ‘’Haklısın abi’’ dedi. Sen nereyi patlatmak istersin dedim. ‘’Abi ben teknoloji bayilerini’’ dedi. Neden Mahir dedim. ‘’Abi eskiyi hatırlasana, telefon mu vardı? Televizyon, bilgisayar bile nadir evlerde bulunurdu.  Ama biz hep birbirimizle konuşur, sohbet ederdik. Yitirdik abi, dilimizi yitirdik.’’ Mahir haklıydı dilimizi yitirmiştik; ağzımızı küfür etmek ve yemek yemek için kullanır olmuştuk. Plan şuydu. Pazar sabahı saat altı da bu işi bitirecektik.

Pazar sabahı saat beş buçuk teknoloji marketin bahçesine atladık. Mahir patlayıcıları hazırlamıştı. Çocukluğu kavga ile geçmişti Mahir’in bu yüzdendir her şeyden anlıyordu. Hayatta kalmak için anlamak zorundaydı. Evet, o bir çocuktu ama bazen insan kötü olarak görüleni bile öğrenmek zorunda kalabiliyordu. Patlayıcıları Teknoloji marketinin arka çıkış kapısına yerleştirdik, Mahirle son kez göz göze geldik. Tek dişiyle gülümsedi yıllardır bu anın hayalini kuruyor gibiydi. Biraz uzaklaştıktan sonra ortalığı kolaçan ettik. Sakindi Pazar sabahı henüz kimse uyanıp şehri kucaklamaya çalışmıyordu. İşareti verdim. Mahir tereddüt etmeden fitili ateşledi, birkaç saniye sonra büyük bir gürültü, gürültünün hemen arkasından toz bulutu ve işte o an binanın çatısından aşağıya doğru sarkıttığımız pankart toz bulutunu aşıp gün yüzüne çıkmıştı. Siz dilinizi yuttunuz biz dilinizi özgür bıraktık imza beş mendilciler. Planımız tıkır tıkır işledi. Kimseye bir zarar gelmeden birinci patlamamız sonuçlanmış ve mesaj yerine ulaşmıştı. Sıra ikinci patlamaya geldi. Sinema ile teknoloji market arasında yüz yirmi adım vardı. Patlayıcıları yangın merdiveninin ayaklarına bağladık. Çok fazla vaktimiz yoktu ilk patlamanın verdiği gürültü ile polisler ve itfaiye olay yerine intikal etmişlerdi bile. Mahir’e işareti verdim. Fitili ateşledi. Koşarak yanıma geldi nefes nefeseydi döndü ve gözlerime baktı. ‘’Bizi terörist ilan edecekler abi, bunu biliyorsun değil mi ?’’ Çocukluğum gibi gülümsedim, eski bir gülümsemeydi. Ne yapalım der gibi boynumu büktüm. Birkaç saniye sonra bir patlama sesini daha işitti şehir. Ve işte o haz dolu an toz bulutunun gölgesinden sırıtarak bizi selamladı. Kaç Mendillik hayat, imza beş mendilciler..

Gecesine yakalandık kaçmaya da çalışmadık zaten. İfadelerimiz alındı. Mahir; ‘’ Eskiyi özledik insanlığı özledik gerçeği özledik. Pişman değilim’’ dedi. Sıra bana geldiğinde badem bıyıklı komiser tok bir sesle ‘’Sen pişman mısın?’’ dedi. Hayır komiserim değilim. Biz eskiyi özledik sadece amacımız eskiyi yerine koymak onu insanlara hatırlatmak bu kötü kokuyu ortadan kaldırmaktı. Daha güzel bir dünya mümkün.

Yirmi beş yıl yedik. Ana haberler bizi terörist ilan etti. Bazıları bize hak verdi bazıları da arkalarında kesin dış güçler var diyerek kahvehane köşelerinde ağızlarına sakız ettiler. Mahir’i Silivri’ye gönderdiler. Beni Mamak’a Yeni yine kazanmıştı; lakin bu halk iflah olmaz bir canavara dönüştüğünün farkında bile değildi. Tarihe Beş Mendilciler diye geçip tozlu raflardaki yerimizi aldık..

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın