Öykü

KESİN DÖNÜŞ-Öykü-Ali Özenç Çağlar

         -Geliyor baba dedi. Aha şu karşıdaki tren, çabuk acele edelim…Genç, babasının koluna girmiş, durmadan onu çekiştiriyordu. Adam ise, dirsekten kesilmiş sol kolunun yenini sallayarak, bir yandan oğluna ayak uydurmaya çalışırken, diğer yandan da geliniyle torunlarını kaybetmemek için gayret sarf ediyordu. Solgun yüzünü inceden bir kırmızılık sarıvermişti. Eskiden olduğu gibi, fazla aceleye gelemiyordu artık.

         Perondaki saatler akşamın altısını gösteriyordu. Köln’ün o basık havası, istasyonu daha da karartmış gibiydi. Burada, bir yandan bir yana koşuşan yolcular, işlerinden dönen bıyıklı, bıyıksız, sarı, esmer işçiler ve senelerdir bitmek bilmeyen istasyon inşaatı vardı.

            10. Perona tren yanaşmadan, gençliğinin  en güzel yıllarını tüketen bu kente son bir kez daha baktı. Biraz ilerideki Ren nehrinden geçen yük gemilerin  görüntüleri geliyordu. Gözleri sulanır gibi olmuştu. Sonra gelinine elini uzattı, sarmaştılar, torunlarını öptü. Oğlunun da omuzundan tutarak son bir kez daha yüzüne bakmayı geçirdi içinden: Oğlunun cansız ve donuk sağ gözüne ilişti gözleri. O an içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder gibi oldu.

                -Baba ağlıyorsun! dedi oğlu. 

                -Evet! dedi dudağı titreyerek. Ağlamak istiyorum , hem de çok…

              Çekti kendine doğru, bastırdı göğsüne tek koluyla oğlunu, kıvırcık, simsiyah saçlarını okşayarak.

               Yolcuların çoğu binmişti. Hemen kendilerine geldiler, iplerle bağlanmış eski bir valizi kaldırarak, babalarının binmesine yardım ettiler. Kompartımana yerleşir yerleşmez, pencerenin camını aşağıya kadar indirerek, gelinine, oğluna ve torunlarına son bir kez daha dokunmak istedi. Gelinin kucağındaki:

                 -Dede…Dede, diye gülüyordu ona.

                 -Daha büyükleri ise, annesinin eteğinden çekiştirerek :

                 -Dede, ninemi de getirecek misin, emmimi de getirecek misin? diyordu.  

               Memur son düdüğü de çaldı. Tren hafiften sallandı. Ağır, ağır hareket ediyordu. Aşağıdakiler de trenle birlikte koşuşuyorlardı. Sonra araları yavaş yavaş açılmaya başladı. Torunları, oğlu,gelini ona hala el sallıyordu. Gittikçe küçülerek, birkaç nokta gibi kayboluverdiler sonunda. Düşünceleri onu ta yıllar öncesine götürmüştü. Tıkırdayan tren, dönüş treni değil de, onu ilk getiren gibiydi.Hiç yaşamamıştı o uzun kasvetli yılları sanki. Karısının yirmi üç yıl önceki söyledikleri geldi aklına:

               -Osman! demişti, bir yıl ha, fazla değil.                                                                     

           -Bir yıl, demişti o da. Ölen sarı kızın yerine bir öküz parası kazandım mı tamam. Bak gör, baharda yine buradayım.

         Yutkundu, “hangi bahar,”der gibi içinden, titreyen dudaklarıyla. Fabrikaların acımasız çarklarına takılan koluna baktı ağırdan. Onu tüketen bu ülkeye, lanet okur gibi sıktı dişlerini. Geri göndermeseydiler dönemeyecekti beklide. Nasıl dönebilirdi ki? Yıllarca doğru dürüst iş bulup Türkiye’de bir ev bile alamamıştı. İş krizleri hep onu bulmuştu nedense. İşsizliğin en büyük acısını yalnız o çekmişti sanki. İşsiz olduğu zamanlarda da, kaçak olarak girdiği yerlerden doğru dürüst karnını doyuracak parayı bile zor alıyordu. Kaç kez, bugün git yarın gel diyerek, fabrika kapılarından dönüşünü hatırladı ezik ezik. Karısına ise, mektuplarında üzülmemesi için, hep “Çalışıyorum” diyordu. Sonra oğlunu, arkasından gelinini getirmesi, iki yakasını bir araya getirememişti bu ülkede.Hele o korkunç kaza, o kolunun kopuşu. Alnının soğuk soğuk terlediğini hissetti birden. Sildi elinin tersiyle. En kötüsü de, kazadan sonra suçun kendine yüklenerek, az bir tazminatla işten atılmasıydı. Zaten yaşlı olduğu için de , ondan sonra bir daha iş bulamadı. Uzun zaman çalışmadığı için, belirli ölçülerde aldığı “işsizlik yardımı” da kesilmişti artık. O bir “İnsan posası” gibiydi şimdi.

          Bir daha yaslandı koltuğa. Giderken trenin çıkardığı tıkırtılarda, oğlunun seslenişini duyar gibi oldu. Aniden irkildi. O, canı gibi sevdiği oğlunun donuk hareketsiz bakan sağ, fersiz cam gözü geldi aklına:

             -Bir aileden iki kurban, dedi yüreği yanarak.

            Türkiye’den geldiği altı ay bile olmamıştı.Oğlunun çalıştığı iş yerinde, bir taşlama sırasında gözüne kaçan küçücük demir parçası, onun da kör olmasına yetmişti bile. Bir akşam iş dönüşü, ağlayarak vermişti gelini haberi. Halsiz , büktü başını cama doğru. Bir öküz parası , dedi duyulur duyulmaz bir sesle: Bir kol ve bir göz…Ardından koca yirmi üç yıl.

            Başı zonkluyordu. O, kendi gibi nicelerini tanıyordu, “Birkaç yıl sonra döneceğiz” dedikleri halde, hala yurdundan, yakınlarından uzakta hasretle yanıp dönemeyen nicelerini. Nice canların tükendiğine şahit oldu. Ya son zamanlarda Türklerin horlanışı. Gelini söylemişti; bir gün onu bakkaldan gelirken, bir grup serseri kılıklı alman gençleri, taşlamış…Lanet olsun, dedi. İyi ki dönüyorum, Allah kalanlara yardımcı olsun. Kondüktörün dürtmesiyle kendine geldi. İç cebinden çıkararak uzattı biletini.

             Köln çok uzaklarda kalmıştı şimdi. Oğlu, gelini, torunları ve kolunu parçalayan FORD fabrikasının acımasız çarkları. Biletini alarak cebine yerleştirdi tekrar. Döndü cama doğru. Bu kez uyumak istiyordu. Ama herşeyi  unutarak uyumak…

*-Korkunun Ötesi/ Yeni Şiir Yayınları/Ankara/1984    

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın