Öykü

Kısa Kısa Kısacık Öyküler/ Özlem Yıldız

Kısa Öykülere Ön Söz

    Gövdesinin toprağa en yakın yerinden kesilen ağaçları görmüşsünüzdür. Kış bitip de bahar geldi mi kurudu sanılan o gövdeden onlarca dal çıkar. İncir, nar, zeytin gibi ağaçlarda ise gövde kesilmemiş bile olsa sayısız filiz yeşerir ağaç diplerinden. 


    Korona günlerinde eve kapanmak,okuma yazma sürecimi de etkilemişti. Yıllarımı verdiğim bu uğraşta bir anda tıkanıp kalmıştım. Ortam olarak uzun soluklu işlere eğilemiyordum. Okuma desen o da bir yere kadar. Ara sıra bir iki kitap bitirirsem ne alâ.


    Sonra bir gün, anlık diyebileceğim öyküler belirdi kafamda. Kendime 120-150 sözcüklük bir sınır da koyup, olayın özünü telgraf gibi yazmaya çalıştım. Anılarımdan, gözlemlerimden, eskiden yazdığım öykülerden yararlandım. Üç bin beş yüz sözcüklü bir öykümü dahi bu kısalıkla anlatabildim.

    Yazabiliyor, üzerinde düzeltmeler yapabiliyordum. İçimdeki edebiyat ağacı kurumamıştı demek ki! 

    Yazması benden, kafanızda dallandırıp budaklandırması sizden…

Özlem Yıldız

***

Akşamki Yemek

    Yıllardır ülkemizdeydi. Hayatın içinde öğrendiği dilimizle ilgili bir sıkıntısı kalmadığını düşünüyordu. O ne zaman böyle düşünse karşısına akıl sır erdiremediği durumlar çıkıyordu.

    Yeni mesai arkadaşı karşı cinsten konuşkan biriydi. Hem çalışır hem anlatırdı. Ne var ki son günlerde bir sıkıntısı vardı. “Ayıptır söylemesi,” diyordu, “Canın çekmesin.”

    Bunları söyledikten sonra araya başka sözler giriyordu. Annesinin yaptığı yemekler, çarşıdaki mükellef sofralar…

  Dil gurbetçisi ters bir şey mi yaptım, kötü bir şey mi söyledim diye kendi kendini yiyordu. Bir kaç gün arayla hep  aynı muhabbet başlıyor ama bitemiyordu.

    Ne kadar düşünse de bir yanlışını göremedi. En son dayanamayıp, “Ne zamandır ayıptır söylemesi diyorsun, canın çekmesin diyorsun ama o ayıp olan şeyi söylemiyorsun.” diye sitem etti.

    Gülmeye başladı arkadaşı. “Ağız alışkanlığı,” dedi, “Bizde yediğimiz güzel bir yemekten söz edilirken ‘Ayıptır söylemesi…’ diye söze girildiği çok olur.”

    Bu kez de dil gurbetçisi gülmeye başladı. “Ayıptır söylemesi,” dedi, “Ben de akşam pizza yedim.”

Özlem Yıldız
***

    Palyaço Burun

    Okul, iyi bir gözlemci için örnek olaylar cennetidir aynı zamanda. Üç dört kişilik “çekirdek” bir ailede bile onca olay yaşanırken kırk elli kişilik bir sınıfta neler olmazdı neler?

    O zamanlar, “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” diye de anılan türde bir okulda çalışıyordu. Gün geçmiyordu ki yeni bir olay yaşanmasın. En son geçenlerde kızgın atölye sobasına yanıcı sıvı döken bir çocuk zarar görmüştü parlayan alevden. Öğretmenleri de öğrenci arkadaşları da, “Kaçmasaydı biz onu söndürürdük.” diyordu. Hastanede günlerce yanık tedavisi gören çocuk da, “Ben çeşmeye gidiyordum.” diyerek kendini savunmuştu.

    Yalnız bu da değil. Bir gün bir öğrenci gelmişti yanına. Burnu balon gibi şişmişti. Öğretmeni, onu öyle görünce, “Arı mı soktu, çocuğum! Nedir bu palyaço burun?”
“E. sıktı öğretmenim. Çok acıyor, çok!”

    Öğretmen E.’yi  çağırıp, “Neden arkadaşının burnunu bu hale getirdin?” diye sordu.

    E. pişkin pişkin, “Şakasına yapmıştım Hoccam!” dedi. “O, ses çıkarmadıkça ben de sıkmaya devam ettim.”Özlem Yıldız

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın