Edebiyat

Maske / Deneme/ Ali Özenç Çağlar

Maske

“Takındığımız iki çeşit maske vardır.

Biri, onurumuzu korumak için-kendiniz olmak-

 Diğeri de kişiliğini pazarlamak içindir.”

Adam, şehrin kalabalığı içinde bir rüyadaymış gibi dolaşıyordu. Girmediği sokak, arka sokak, cadde, ana cadde kalmamıştı. Koca kentte girmedik yer bırakmamıştı. Ne var ki aradığı doğallıkta, istediği gerçeklikte bir maske bulamamıştı. Önce eski tiyatroculara, yaşlı sinema oyuncularına sordu. Karanlık, izbe gibi hanlara, yıkık dökük pasajlara baktı. Üç beş eski dekor ve peruk, maskeli balolar için kıyafet satan dükkânlara aradı, anlattı derdini. Zemin katlarda rutubet kokan merdivenaltı, işportacı tezgâhlarına benzeyen yerlere baktı, ama bir türlü bulamıyordu. Herkes anlaşmış gibi: “Yok!.. Yok!.. Yok!” diyorlardı.  Yeni bir işe soyunmuştu; çünkü bu iş için de ona maske gerekliydi, hem de çok gerekli.

Yaşadığı düzende maske her şeyden daha önemliydi. Ekmek, su kadar önemliydi. Onur, namus kadar önemliydi. Hayır, hayır, onur, namus ne ki, onlardan da önemliydi. Bunu çevresindekilerden görüyordu. Bir ihtiyaçtı adeta. Herifçioğlu maskesini yüzüne geçirdiğinde, akan sular duruyordu sanki. Örneğin istediği zaman birden hümanist, demokrat, hatta keskin devrimci bile oluyordu ve bal gibi de inandırıyordu çevresindekileri. Baktı bu rolden canı sıkıldı, hop, bir özel işletmeciye dönüşüyordu. Çekiyor lacivert takımları, bir sinekkaydı traş, marka bir ayakkabı, kendine yakışır bir de sarı veya gümüşi tel çerçeveli gözlükler taktı mı, gel de tanı tanıyabilirsen. Bir bakmışın, perakendeci, bir bakmışın toptancı olmuş, gözüne kestirdiği birkaç garibanı tokatlamış, vıııınnn! Ara da bulasın.

 Bunlar çoğu kez partilerin şehir meclis üyeliğine, Belediye Reisliği’ne soyunuyorlar. Destek bulursa, hooop! Oradan Ankara’ya, milletvekili oluyorlar, kesmiyor, bakan, başbakan, hatta Cumhurbaşkanı olanlar bile var içlerinde. Böyleleri enerjik de oluyor. Ağızları laf yapıyor, güzel konuşuyorlar, kibar konuşuyor, yani nabza göre şerbet vermesini iyi biliyorlar. Öyle hırıltılı sesler çıkararak, hiç zorlanmadan çevresini, -fareli köyün kavalcısı gibi- istedikleri tarafa yönlendirebiliyorlar. Salt yetenek mübarekler. Sanki kırk yıllık dostunmuş gibi, konuşurken gözlerinin içi gülerek, el kol hareketleriyle omzunuzu okşuyor, -çaktırmadan- sizi gaza bile getirebiliyorlar. Tabi yutarsan.

Çok ciddi, kültürlü tavırlar takınıp, ağzından bal akarcasına konuşanlarına rastladım ben bunların. Saygı duymadım desem yalan olur. Hemen sizinle samimi olmanın bir yolunu buluyor ve sohbeti ilerletiyorlar. Siz de o anlatırken herifçioğlunun ağzının içine bakıyorsunuz. Adam, Marks, diyor, Engels, diyor, Makyavelizm, Prudoncular, diyor. Sartre, diyor, Albert Camus, diyor, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, diyor, en çok da Cemal Süreyya diyor. Eh abi gel de sevme böyle adamları, gel de birikimlerine, yeteneklerine, becerilerine, popilitelerine hayran(!) olma! Yüzleri adeta bir kutsal kitap kadar anlamlıymış gibi geliyor insana. Bazıları makaleler, şiirler yazıyor, dergiler çıkarıyorlar, dergiler yönetiyorlar. Kimileri tezgâhını kurup kitaplar basıyor. “Sistem bu!” diyor, hak veriyorsunuz. “Namusuyla, onuruyla çalıştıktan sonra, neden olmasın?” diyorsunuz. Ama şu son söylediğinizden onlarda ne kadar var: yani namus, yani onur, onu bilemiyorsunuz tabi. Adam mı, adam gibi adam mı, yoksa tek ayaküstünde bin bir yalan söyleyebilen ve o taktığı maske ile bin bir karaktere bürünen bir düzenbaz, şaklaban mı, bunu bilemiyorsunuz işte! Tutsam yakasından, uzatsam elimi, sıyırsam şu deyyusun maskesini, diyorsunuz içinizden. Fakat bilemiyorsunuz ki! Maskelerin ardına öylesine gizlenmiş/ler anlamak mümkün değil, ta bir gün siz de diğerleri gibi onun tarafından çarpıldığınızda anlıyorsunuz ne olduklarını. O zaman da iş işten geçmiş oluyor tabi. Şaşıyor, yıkılıyorsunuz. Hayır, onu kaybettiğinize yanmıyorsunuz, yandığınız, beyninizin içinden bir yerlere sığdıramadığınız bu hamam böceklerinin düşüp paramparça oluşuna, kendi kafanızda yarattığınız bir dosta(!), acıyorsunuz; o iyi adamı, o adam gibi adamı(!) yitirdiğinize, onun yok oluşuna yanıyorsun.

Hâlbuki onlar hep öyleydi. Yani düzenin, sistemin her gün yetiştirip yetiştirip sokağa saldığı binlerce yüzsüzlerden, ya da ikiyüzlülerden biriydi. Sizi yanıltan şey, kendi dürüst algılarınızdı. Herkesi insan olarak görmeniz ve insani değerlere saygılı oluşunuzdan kaynaklanan bir yanılgı belki de.

Oysa sizde böyle bir maskenin olmayacağını, olamayacağını biliyorsunuz. Öyle bir maskeyi yüzünüze geçirip de ortalarda dolaşamayacağınızı biliyorsunuz. Çünkü sizin genlerinizde, mayanızda yok öyle bir şey. Sen/ siz, maskeye ihtiyaç duymadan kendi kimliğinizle başınız dik yürümeyi seversinizdir. Siz ki bu güne kadar onurunuzla var olmayı bedel ödeyerek öğrenmişsinizdir. Sizler, yıllarca fabrika tezgâhlarına terinizi akıtarak, yoksulluğa karşı savaş verip ödemişsinizdir bu bedeli. Ne kul olmuş, kulluğa boyun eğmişsinizdir, ne de çevrenizdekilere o güzle bakmışsınızdır. O yüzden maskelere hiç ihtiyaç duymamışsınızdır. Yani diyeceğim, kendiniz için boşuna maskeler aramayın; sadece çevrenize iyi bakıp, karşınızdaki sahtekârları seçmeye çalışın yeter!…

-Ya siz, ortalıkta maskelerle dolaşanlar diyorum: Siz, daha kaç maskeniz var elinizde? Kullandığınız, kullanmadığının kaç aşağılık maskeniz, söyler misiniz?

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın