Edebiyat

New York – Soma Mektuplaşmaları: Münire Bozdemir

Mektup,1-

Sevgili Özlem Hocam,

Son gönderdiğiniz güzel mektuptan sonra kaç defa mektup yazmaya başladım, ama bir paragraftan öteye geçemedim. Bu kez kararlıyım. Size anlatmak için biriktirdiğim her şeyi anlatacağım.

Bu sessizliğimin en büyük nedeni okulda yeni bir görev üstlenmem. Bölümümüzde hem akademik hem de ders dışı etkinlikler düzenleyen bir Öğrenci Merkezi var. Sonbahar dönemi başında bu merkezin koordinatörlüğünü yapmaya başladım. Aslında öyle ağır bir iş değil. Aksine çok da eğlenceli. Ama çok acemiydim. Bir restoranda hem mutfakla hem de yemek yiyen müşterilerle ilgili her şeyi bilmek ve anlamak durumunda olmak gibi bir şey. Zamanla daha iyi anlayacağımı umuyorum.

Sessizliğimin bir nedeni de bu dönem ilk kez sıfırdan kendi hazırladığım bir dersi veriyor olmam. “Creative Expression” dersimin adı. “Yaratıcı İfade” şeklinde çevirebiliriz. Gezenti ders diyorum ben buna, çünkü her hafta başka bir mekânda buluşup ders işliyorum öğrencilerimle. Mekânların hemen hepsi kampüste, yani ulaşımı çok kolay. Öğrenciler hem kampüsü ve sahip oldukları kaynakları keşfediyorlar hem de çeşitli türlerde yazılar yazmayı deniyorlar ve öğreniyorlar.

Örneğin Mimarlık Fakültesi Kütüphanesi’nde yaptığımız dersin konusu “Eleştirel Yazı” idi. Kütüphanede dolaşıp benim verdiğim aktivite kâğıdındaki görevleri adım adım tamamlayarak her öğrenci bir fikir buluyor, sonra da bu fikir üzerine biraz daha okuyup bilgi ediniyor ve minik bir eleştirel yazı yazıyor. Performans sahnesi, futbol stadyumu, sanat müzesi, tek-tuş stüdyo, Milenyum Bilim Laboratuvarı, Uluslararası Gazeteler Kütüphanesi ziyaret ettiğimiz mekânlardan bazıları.

Okul bizden bıkmış mıdır bilmiyorum, ama biz sınıfça çok eğlendik ve çok öğrendik. Haritalar Kütüphanesi ve her dilden gazetelerin olduğu kütüphane en popüler mekânlar arasındaydı. Öğrencileri zorla çıkardım dışarı. Performans sahnesindeyse hikâye anlatımı yaptık. Sınıfın bir kısmı, soğuk ve yağmurlu bir akşamda kampüse araba ile kırk dakika uzaklıktaki bir kafede düzenlediğim hikâye akşamına da bizzat katıldı ve hatta hikâye de anlattı. Çok ama çok özleyeceğim bu sınıfı. Türkiye’ye gelmek üzere yola çıkana kadar ofisimde öğrenci vardı. Ayrıca bana bir öğretmen olarak aldığım en güzel hediyelerden birini verdiler. Minik bir kitapçık hazırlamışlar. Elli maddede neden dünyanın en iyi öğretmeni olduğumu anlatmışlar. Gözümde yaşlarla bindim hava alanına giden otobüse.

İnanın derste olan biten her şey öğrencilerin kendi başarısı, kendi tutumu ve kendi öğrenme hevesi. Her hafta bir şeyler yazmaları, üretmeleri gerekiyordu. Dönem ortasında yavaşlarız, öğrenciler bıkar sanıyordum ve buna hazırlamıştım kendimi. Hiç de öyle olmadı. Tam gaz devam ettiler. Yalnız son ders küçük bir kaza oldu. Bir öğrencim sunum yapmak üzere tahtaya çıktı. Kırık masaya oturmaya kalkınca bir anda masayla birlikte yere devrildi. Öğrencilerimden biri sınıfın en arkasından, “Çekilin, çekilin!” diye bağırarak düşen öğrenciye doğru koştu. Meğer amacı dersimizin bloguna koymak üzere fotoğraf çekmekmiş. Kimse sakatlanmadı ve çok komik bir fotoğrafımız oldu.

Dönem sonunda mektup yazmaya kalkınca da dönem değerlendirmesi gibi oldu, kusura bakmayın. Arayı bu kadar açmayacağım bir daha ki sefere.

Son birkaç ayın en ilginç olaylarından bir diğeri de altmış beş yaşındaki arkadaşım K’nin hayatında ilk kez New York’agitmesi.

Belki daha önce bahsetmişimdir. K, benim Amerika’daki hayatımın en önemli kişilerinden biri. Bizim kasabanın dışındaki evinde iki minyatür at, bir kedi, iki ya da üç köpekle yalnız başına yaşıyor. Evindeki her hayvanın bir hikâyesi var. Hepsi K’nın kurtardığı hayvanlar. Çünkü çok kocaman ve merhametli bir kalbi var. K’nin is yeri benim okuluma çok yakın. O yüzden hemen hemen her gün işe birlikte gidip geliyoruz. Ve yolda hep sohbet ediyoruz.

Hani her yerde hep Amerikalı turistler görüyoruz ya benim aklıma Amerikalıların gezmeyeceği hiç gelmiyordu. K, neredeyse tüm hayatı boyunca çalışmış hayatta kalabilmek için. Yani o, sürekli gezen turist tayfasından değil. New York bize üç buçuk, bilemediniz dört saat olmasına karşın hiç gitmemiş̧ meğer oraya. Hemen aklıma birbirimiz hakkında ne kadar çok varsayımda bulunduğumuz gerçeği geldi. Bütün Amerikalıların gezmek için parası vardır diye düşünüyormuşum, orada yaşıyor olmama rağmen.

Bir sabah gene beraber işe giderken K. büyük bir heyecanla dedi ki, “New York’a gidiyorum ben Çocuk!” Hayvanları Koruma Derneği küçük bir ücret karşılığında New York gezisi düzenlemiş. Tüm gelir de tabii hayvanlar için harcanacak. Yalnız bu gezi rehber eşliğinde yapılan bir tur değilmiş. New York’ta Times Meydanı’na insanları sabah bırakıp akşam alacaklarmış. Bütün gün herkes dilediği yere gidecekmiş. Bunu duyunca açıkça “Korkuyorum” demese de, K tek başına gitmeye korktu. Hemen en yakın arkadaşı M’ye de bilet aldı.

Ancak, New York gezisine çok az bir zaman kala M vazgeçti. K tabii çok bozuldu. Küçük, boncuk gözlerini devire devire, “Hep o uyuz kocası yüzünden!” dedi, “Kesin o yollamamıştır.”

Böyle şeyler sadece Türkiye’de olur sanan Münire şaşırdı tabi.

“Boş ver çocuk, gel seni götüreyim New York’a!” dedi K.

Final sınavları yaklaşıyordu, gidemedim. O sırada M’nin “Uyuz” kocası, “Sizinle gelecek bir erkek bulursanız gidebilirsiniz.” buyurdu. K ve M de eşim Elliot’i davet ettiler, ama o da benimle aynı durumda olduğu için hayır demek zorunda kaldı.

İki yıl New York’ta, sekiz yil Istanbul’da ve üç yil Çin’de yaşamış bir kadın olarak ben tabii ki çok kızdım bu “basinizda erkek olursa gidebilirsiniz” mevzusuna. Ama benim ellerimi belime koyup M’nin hiç tanımadığım, neredeyse yetmiş yaşındaki kocasına, haberi bile olmayacağını bile bile, oturduğum yerden çemkirmemin bir çözüm sağlamayacağının da farkındaydım. 

Gerçek olan şu ki artık bu iki kadının New York’a gidebilmesi hem bir maceraya hem de bir gurur meselesine dönüşmüştü. Elliot’la birlikte akıl almak için D’ye koştuk. 

D’nin hikayesini uzun uzun anlatırsam konudan uzaklaşmış oluruz. Ama o da şahsına münhasır başka bir süper kahraman diyebilirim. New Yorklu, her işi ilham veren bir kararlılıkla yapan, mor saçlı, enerji dolu bir kadın. Ev yemekleri yapan küçük bir restoran işletiyor. O gün, hem onun üç beş masalı mütevazı restoranında yemek yedik hem de akıl sorduk. D dedi ki, “Münire, bu senin kavgan değil. Bu gezinin olması çok fazla şarta bağlanmış̧ ve bu şartları sen sağlayamazsın. Kaldı ki sağlamak da zaten senin sorumluluğun değil.” Bir yanım onu çok haklı buldu, çünkü üzerimden sanki bir yük kalkmış gibi hissettim. Ama diğer yanım da sorguladı: Bu, benim kavgam değil, senin kavgan değil. E o zaman kimin kavgası?

Birkaç gün sonra Elliot ve ben K’yi yemeğe davet ettik. Açtık New York haritasını. Metro hatlarını, durakları, hep görmek istediği yerlere nasıl gideceğini bir bir anlattık. Kaybolursa ya da herhangi bir zorlukla karşılaşırsa yardım isteyebilmesi için New York’ta yaşayan bir arkadaşımızın numarasını da verdik. M de kocasına Elliot’ın gelmeyeceğini söylememeyi tercih etti. Böylece hem K hem M gidebildiler New York’a.

Döndüklerinde K bana Rockafeller Center’daki büyük Noel ağacını, Doğa Tarihi Müzesi’ndeki dinozoru, Times Meydanı’ndaki insan denizini bir bir, büyük bir heyecanla anlattı. En sonunda da, “Seneye gene gideceğim Çocuk, artık öğrendim New York’u!” dedi. Çok mutluydu. Her zamankinden daha özgüvenliydi. Özellikle de New York’ta tek başına metroda yolunu bulabildiği için.

Sonradan daha da çok düşündüm bu konu üzerine. Neden bu kadar önemliydi bu mesele? Neden bu kadar istemiştim K ve M’nin New York’u görmesini? Hâlbuki Türkiye’de de bir sürü teyze, amca var İstanbul’u, İzmir’i hiç görmemiş olan. Hem de Türkiye Amerika’ya kıyasla çok küçük bir ülke. Gidip gelmek daha kolay olmalı, öyle değil mi?

İki şey fark ettim. Birincisi, K ve M’nin New York’a gitmesi, kazanılması gereken sembolik bir mücadeleydi ve onlarla is birliği yapmak çok kolaydı, çünkü bu mücadeleye korksalar da gönüllülerdi. O kocaman şehirde geçirdikleri her dakika kadın olarak kazandıkları bir zafer olacaktı. Ve bu zaferi onlar kadar ben de istedim.

İkincisi de küçük yerlerde yaşayan insanların New York gibi ya da İstanbul gibi büyük yerlere gidince (televizyonda gördükleri yerlere gidince) kendilerini ülkelerine hatta dünyaya daha bir dahil olmuş gibi hissetmelerine tanik olmam. İnsan kaç yaşında olursa olsun, alışık olduğu mahallenin, köyün, kasabanın, şehrin, ülkenin dışına ilk kez çıktığında kabuğunu yeni kırmış ve kafasını dünyaya uzatmış bir civciv gibi hissedebiliyor. Başka yerlere gitmek, başka insanları tanımak kendi ülke sınırlarında bile olsa insanın aidiyet duygusunu değiştiriyor, genişletiyor.

Japonya’ya gitseniz mesela… Orada deprem ya da tsunami olması daha çok umrunuzda oluyor. New York’ta kasırgada evi yıkılmış̧ biriyle tanışınca evi yıkılanları daha iyi anlıyorsunuz. Sebebi sel, savaş, fırtına olmuş fark etmez. Bu, bencilce bir ele geçirme ve ziyaret ettiniz diye sanki artık sizin olmuş gibi bir sahiplenme duygusuna kapılmak değil; “aynı” ve birbirimizle bağlantılı olduğumuzun, başkasını acıtan ya da sevindiren şeyin bizi de acıtabileceğinin ya da sevindirebileceğinin farkındalığı. Kendini ve diğer insanları daha değerli bir mertebeye koyabilme gücü. Duymaya pek de alışık olmadığımız bir biçimi gücün. (Başka yerlere ve insanlara dair okumanın da bize kattığı en güzel şeylerden biri bu değil mi zaten? Yani okumak da bir çeşit seyahat aslında.) 

“Uyuz” kocaya rağmen yola düşen, altmışlarında, iki tatlı ve cingöz kadının yüzlerinde, gözlerinde, kelimelerinde bu değeri görmek ve başka yerlerin de parçası olabilmelerinin verdiği gücü ve özgüveni hissetmek çok ama çok güzel!

Sevgilerimle,

Münire Bozdemir

Aralık 2019, ABD

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın