Edebiyat

New York – Soma Mektupları

Sevgili Özlem Hocam,

     Bir süredir, “Yazacak bir şey yok ki! Mektup yazmaya kalksam ne anlatacağım?!” diyerek erteliyordum size yazmayı. Sizin de bahsettiğiniz gibi artık evlere sığdırmakta iyice zorlandığımız hayatlarımızla ne yapacağımızı şaşırtan, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir pandemiden başka “olan” bir şey yok gibi geliyordu bana da.

     Sonra fark ettim ki bu aslında annemi, babamı, Türkiye’deki ailemi ve arkadaşlarımı çok özlemiş olmamdan kaynaklanan bir “frustration”. Özellikle bu kelimeyi seçtim, çünkü Türkçede bu kelimenin manasına tam olarak karşılık gelen bir sözcük bulamıyorum. Bıkkınlık, hayal kırıklığı, kızgınlık ve sinir bozukluğunun güç birliği yapıp boğazınızda ya da kalbinizde yarattığı bir his diyebilirim. Sanırım bu kadar olumsuz bir duyguyu ana dilimden başka bir dilde ifade etmek de psikolojik olarak daha rahat geliyor bana.

     Bu “frustration” kelimesini ne zaman düşünsem aklıma hep çok uğraşsanız da bir türlü olduramadığınız şeyler gelir. İpliği iğneye bir türlü geçirememek, bir sınava beş kere girip beşinde de kalmak ya da ihtiyacınız olan bir belgeyi teslim almak üzere gittiğiniz devlet dairesinin size hep “Bugün git, yarın gel!” demesi gibi. Bunları düşünürken anladım ki pandemi de; bana ve hepimize, “Bugün git, yarın gel!” derken ben de kafamı meşgul eden bazı zor konularda aynısını yapıyormuşum.  Irkçılık ve ayrımcılık konusu…

     Aslında birçok ülkede ırkçılık ve ayrımcılık var. Ama Amerika’daki kadar görünür ve tartışmaya açık değil belki. Hatta mesele Amerika ve “Black Lives Matter“ (Siyah Yaşamlar Önemlidir) hareketi ile o kadar özdeşleşmiş ki, ayrımcılığın yalnızca renklerimize indirgenebileceği dahi düşünülebiliyor. Çin’de kültürler arası iletişim dersinde ırkçılık konusunu işlerken bir öğrencim, “Bizim ülkemizde (Çin’de) ırkçılık yok.” dedi, “Çünkü burada siyahi yok.” Böylesi bir bakış bu durum covid-19 gibi kötü ve korkunç bir şey. Çoğu zaman bizde olmaz ya da bizi etkilemez diye düşünüyoruz ve buna inandırıyoruz kendimizi. Ama, biraz da biz böyle düşündüğümüz için, ne olacaksa oluyor işte!

     İyi haber: Konuşarak covid-19’dan kurtulamayız ama ırkçılık ve ayrımcılıktan kurtulabiliriz. Kötü haber: Irkçılığın aşısı yok ve tedavi süreci çok uzun.

     Haziran 2020’de George Floyd’un bir polis tarafından öldürülmesiyle alevlenen, “Siyah Yaşamlar Önemlidir” protestolarına gösterilen bazı tepkiler de söylediklerimi kanıtlar nitelikteydi aslında. “Niye sadece siyah yaşamlar önemliymiş? Her yaşam önemlidir!” dedi bazıları. Bazıları da “Madem siyahiler bunca zamandır haksızlıklara uğruyor ve hatta polisler tarafından öldürülüyordu da neden şimdi anlatıyorlar tüm bunları? Neden bunca zamandır sustular?” diyerek aslında siyahilere ırkları yüzünden ayrımcılık yapılmadığını kanıtlamaya çalıştı kendi kendine. Bu yorumların bazıları sevdiğim, saydığım her gün karşılaştığım insanlardan geldi.

     George Floyd’un ölümü bardağı taşıran son damlaydı ve bütün olayı baştan sonra gösteren bir video kanıtı vardı insanların gözlerine sokabilecekleri. Yani siyahilerin protestoların büyüğünü haziranda yapmaları tesadüf değildi. Bence, “Her yaşam önemli bir kere!” ya da “Neden şimdi?” diye bağıranların söylemek istedikleri de başka bir şeydi. “Ama ben de incindim, ben de haksızlıklara uğradım.” der gibiydiler.

     Siyahilerin de anlatmaya çalıştığı gibi bazı ayrımcılıklar sistemin içine o kadar işliyor ki insanlar bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor, ama o şeyin ne olduğunu tarif edemiyorlar. Tarif eder ve bir isim koyarlarsa belki incinmişlikleri ortaya serilecek, belki de kendi bazı ırkçı/ayrımcı yanlarıyla da yüzleşmek zorunda kalacaklar. Dahası hayatlarında köklü değişiklikler yapmaları gerekecek.

“Bir zamanlar onurum kırılmıştı ve haksızlığa uğramıştım.” demek ne kadar zorsa, “Ben hata yapmışım, ayrımcı tavrıma kendim bile körmüşüm.” demek de o kadar zor. Başkalarının ülkesinde başkalarına yapılmış olanları anlatmaksa her zaman daha kolay.

     Örneğin daha anaokulundayken yaşadığım sosyal sınıfa dayalı bir ayrımcılığı ilk kez birilerine anlattığımda 24 yaşında bir yüksek lisans öğrencisiydim. Paylaşmıştım, çünkü sınıf arkadaşlarım ve hocam çok iyi dinleyicilerdi.

     Bazen de ne yazık ki bazı ayrımcılıklar gözümüze sokulana dek o olumsuz tutumların ne kadar rastgele olduğunu ve aslında yara almaya, hedef olmaya ne kadar açık olduğumuzu göremiyoruz.

     Çok sevdiğim bir arkadaşımla aramda geçen unutamadığım bir diyaloğu paylaşarak bitirmek istiyorum mektubumu.

     İki yıl kadar önce Türkiye’den New York’a uçmuştum. Hemen State Collage’a gelmek yerine New York’ta arkadaşım K.’de kalmaya karar vermiştim. Söylediğim saatten biraz daha geç varınca K. bana, “Havaalanı nasıldı?” diye sordu. “Tuhaf bir durum olmadı inşallah.”

     Tüm uluslararası öğrenciler “tuhaf” kelimesiyle anlatılmak isteneni bilir. Sert, ayrımcı ya da şüpheci muamele.”

     “Yok” dedim, “Sadece çok insan vardı kuyrukta.  Ama yeterli memur yoktu.”

     “Sevindim.” dedi K, “Ben her seferinde sinir bozucu şeyler yaşıyorum da…”

     Çok şaşırmıştım buna. Çünkü kafamda yaptığım sert muamelelere “sebebiyet” veren kriterler listesindeki özelliklerin hiçbirisi yoktu bu arkadaşımda.

     “Nasıl olur?” dedim şaşkın şaşkın, “Sakallı, Müslüman bir erkek değilsin. Ortadoğu ülkelerinin birinden gelmiyorsun, Afrikalı değilsin üstelik İngilizcen de çok iyi. Seni neden uzun uzun sorguya çekiyorlar anlamadım.”

     K. de benim bu kadar kör oluşuma şaşırmıştı muhtemelen. “Münire…” dedi, “Görmüyor musun, ben kahverengiyim!”

    Susup kaldım o an ve “Anladım.” dışında bir sözcük çıkmadı ağzımdan.

     O “an”a geri dönebilsem şunları eklemek isterdim:

Görüyorum tabii.

                             Arkadaşım K.’yi görüyorum, bir bütün olarak ve

                             Sahip olduğu tüm renkleriyle…

                                                                                                                                           nire BOZDEMİR

                                                                                                                       Ocak 2021,                                                                                                                                                             ABD

***

Sevgili Münire,

     Mektupların arası uzayınca yanıt niteliği de ortadan kalkıyor. Böylelikle her bir yazı kendi yükü ile yoluna devam ediyor. Yine de bir önceki mektubunu keyifle okuduğumu belirtmek isterim. Corona günlerinde ABD içlerine yaptığınız “cenaze” yolculuğunun tükenmez sahneleri, market alışverişleri, yol ıssızlıkları; seçim üstü partisi adına kendini kaybetmiş seçmenlerin görsel haykırışları…

     Biliyorsun, biz de bir “cenaze” yolculuğu yaptık geçenlerde.

     “Ne hasta bekler sabahı/Ne taze ölüyü mezar.”

Nedense noktalanan bir hayatın ardından bir an evvel “son görev” icra edilmek isteniyor. Böylece o yoğun acıya bir de yolculuk telaşı ekleniyor. Artık kim dünyanın neresindeyse, kim yetişebilirse. 

     Bizim için de farklı olmadı. Birkaç yıldır amansız bir hastalıkla mücadele eden yakınımızı ne yazık ki kaybettik. Hayata konulan o noktanın ardından biz de yollara düştük. Doğrudan uçuş yoktu gideceğimiz yere. İzmir’den uçakla İstanbul’a, oradan aktarmalı Kayseri, derken kara yolu ile Malatya üzerinden Elazığ. Sabahın erken saatlerinde ateşin düştüğü köydeydik. Öğleye doğru yurt dışından, yurt içinden gelen gelmişti zaten. Hep söylenir ya her ölüm erkendir diye, yeğenlerimizin annesi, eşimin biricik ablası için çok erken oldu bu ölüm. Köyünden çıkıp da hiç bilmediği bir ülkede çocuklarına üniversite okutmuş mücadeleci bir insanın güç bela çıktığı hayat düzlüğünde tam da rahat edecekken ölümle karşılaşması çok zor geldi geride kalanlara. Sözün bittiği yer, denir böylesi durumlar için. Yine de acının sıcaklığında söylenmiş bir cümle bile çok şey anlatır kimi zaman. Ablamız sonsuz uykusuna yatırılıp da toprak atılırken kızının,  “Yavaş at amca toprağı!” diyen sesi gibi…

     Bu arada yakınımız adına TEMA Vakfı aracılığı ile ağaç dikerek gerçekleştirdiği anlamlı bağış için ne kadar sevindiklerini anlatamam. Biz de öyle.

     Hayat devam ediyor Sevgili Münire.

     Oralarda nasıl bilmiyorum ama burada corona aldı başını gidiyor. Geçtiğimiz haftalarda ipin ucu kaçınca yeni “tedbir”ler alınmak zorunda kalındı. Belki inanmayacaksın ama trafik ışıklarında bile mesaj kaygısı var. Kırmızı yanınca, “Evde kal!” yazısı okunuyor; yeşil yanınca da, “Eve git!” Sarıya bir şey bulamamışlar galiba. Ha bir de bu virüs yayılmaya başladığından beri “Hayat Eve Sığar.” diye bir sloganımız oldu. Yetmedi, telefon uygulaması yapıldı. Adı da HES.

Belki oralarda da vardır. Şimdi o kod olmadan devlet dairelerinde işlem yaptırmak; uçağa, otobüse binmek mümkün değil. Aslına bakarsan HES bizde dereleri kurutan bir projenin adıydı. Şimdi de bizi coronadan “koru”yor.

     Hayat eve sığmıyor Sevgili Münire!

     Yazmak; zamanın elinden bir şey kurtarmaktır, benzeri bir söz hatırlıyorum. Kendi halimi düşününce, “Yazmak, bir kâğıdı ateşten çekip çıkarmaktır.” diyesim geliyor. Belki bu anlamda serin, ferah zamanlarım da olacaktır ancak şu günlerde durum tam da böyle. Çocukların uzaktan dersleri, benim aynı dersleri yakınlaştırma çabalarım ve daha bir sürü hayat gailesi… Şu mektubu yazarken bile (uzaktan tenefüste) alt kattan bangır bangır gitar sesi geliyor. Muhtemelen sekizinci sınıftaki küçük oğlumuz bir şarkıyı bulmaya çalışıyor perdeler arasında: Dıııtdıt, dıtdıtdıt, dıııtdııt!

     Hep böyle değil tabi. Sıklıkla evimizin arkasındaki yoldan mezbahaya kadar yürüyorum. Git gel dört kilometre falan yapıyor. Varış yerinin ismi hoş değil ancak oraya ulaşana kadar epey ferah bir yolculuk oluyor. Bulutlar, güneş, rüzgâr, az ötedeki çevre yolundan geçip giden araçlar, onların gözden kaybolduğu yerde “keyif”le bacasını tüttüren Termik Santrali!

     Bu sabah o yolda yürürken adımlarım normalden hızlıydı. Bir an evvel eve dönüp aklımdaki masalı yazıya aktarmak istiyordum. En az on yıldır belleğimde olan, hayatlarının ilk dönemlerinde çocuklarıma defalarca anlattığım bir masaldı bu. Onu temize çekecektim.

    Sabah, dokuzuncu sınıf öğrencileri ile ders yapıyorduk. Konumuz “masal-fabl”dı. Yılkı Atı, Martı, Beyaz Diş, Siyah İnci, Keloğlan, Padişah derken sıra okuma parçalarına geldi. Ekranımızda öğrenciler için hazırlanmış, sorularla desteklenmiş bir masal vardı.

     Metni okuyup sorulara geçtik. Masalın konusu ile bağlantılı olarak, “Rüşvetin, adam kayırmanın zararları nedir?” diye sorulmuştu.

     Öğrencilerden pek ses çıkmadı. Bir ikisi dersin mesajlaşma kısmına kısa cümleler yazdı. Öyle olunca da soruyu ters çevirip şaka yollu, “Rüşvetin yararlarını sorsam daha çok şey yazardınız, değil mi?” dedim. Gülüşerek hak verdiler bana. Çünkü çevrelerine baktıklarında ne görüyorlarsa o!

     Onlara rüşvetin, adam kayırmanın aslında ne demek olduğunu dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım. “Bir makama onu hak etmeyen birini getirdiğinizde aslında yalnızca o makamın gerçek sahibine haksızlık etmiş olmuyorsunuz.” dedim. “Bir silsile halinde o idareden etkilenecek kim varsa herkese karşı bir haksızlık bu. Yani mesele bir kişi yerine bir kişi değil. Makamın durumuna göre yeri geliyor o bir kişi için şehir, bölge, ülke, dünya feda ediliyor.”

     Rüşvetimizi bir güzel konuştuktan sonra sıra masala geldi yeniden. Daha önceden verdiğim söz gereği çocuklara bu kez ben masal anlatacaktım.

     Bilirsin, sözlü anlatım daha esnek. İnsan kendini kaptırabilirse iyi sonuçlar alabiliyor. Bu sabah da öyle oldu. Kirpi, kümes, tavuklar, horozlar, yaşlı kadın bilinmeyenleri ile başlayan denklemi kurup adım adım çözmeye koyuldum. Ha bir de tilki vardı sahi!

Çocuklar çok beğendiler. “Daha önce böyle bir masal-fabl duymadık.”dediler. “Ben uydurdum.” deyince de yazılı halini okumak istediler. İşte hızlı yürümemin sebebi az önce de söylediğim gibi sular seller gibi anlattığım o masalı yazıya aktarmaktı.

     Gel gör ki eve gelince mektup cümleleri doluştu kafama. Benim de canıma minnet! “Hazır içimden cümleler geçerken bir mektup yazsam iyi olur.” dedim. “Masal kaçmıyor ya! O kadar sene beklemiş bir iki hafta daha bekleyiversin ne olacak?”

     Eh, böylesi bir dolambaçlı girişten sonra yeniden ateşten kurtardıklarımıza dönelim. 

     Geçen gün yazdığım “Hayat Dersleri” adlı öykümü beğenmene sevindim. Kaç zamandır kafamda dolaştırdığım bir konuydu o. Birkaç hafta önce Dergilik’teki arşivde, (Notos’ta) denk gelen bir Juan Rulfo yazısı okumuştum. Rulfo, yazarken en büyük sıkıntısının sayfa başında kendini unutmak (unutmamak) olduğunu söylüyordu. Yalnız bu da değil. “Yazmak” konusunda köşe taşı niteliğinde epey paragraf vardı orada. Belki de bu yüzden 4-5 kere okudum o yazıyı.

     Sonra bir sabah kendimi unutmaya çalışarak kuruldum sayfanın başına. Suyun dibine dalar gibi nefesim yettiği kadar kayboldum hikâyenin içinde. Derken bildiğin sesli okuma, temize çekme fasılları…

Anılarımdan yola çıkarak yazdığım o metin çok beğenildi. İlginç yorumlar geldi. Galiba mesele kendimize bile fark ettirmeden içimizdekileri (gerçek, hayal fark etmez) dışarı çıkarabilmek.

     Daldan dala olacak ama kasabada bir kuzenim var. Başka bir ortamda, başka şartlarda yaşamış olsa kesinlikle komedyen olabilecek biri. Öyle hikâyeler anlatır ki dinlerken gözlerinizden yaş gelir. Kimi zaman da taşları yontup heykel yapar. O, “Hayat Dersleri”ni okuyunca, “Ömer sen misin? Özgür mü?” dedi rahmetli ağabeyimi kast ederek. (Sahi, Ömer bunu da öğrenecekti hayatta.)

     “O yaşta, o çağda tütünle uğraşan her çocuğun adını yazabilirsin oraya.” dedim.

     “Sensin Ömer!” deyip noktayı koydu kuzenim.

Düşünüyorum da o yazı; kuruyan o suları, çarkları susan değirmeni, Nalbant Mehmet’i, söğüt ağaçlarını, değirmene gelip gidenleri yeniden canlandırdı düşlerde.

     İnsan tüm bunları düşününce yazmanın ne kadar değerli bir uğraş olduğunu fark ediyor yeniden. Hayat akıp gidiyor çünkü. Öyle söylendiği gibi eve falan da sığdığı yok.

     Hoş, o da olur ama bir yolu, yordamı var. Linyit Lisesinde çalışırken şehir manzaralı bir sınıf vardı. Bir öğrenci şiir okurken, hikâye okurken camdan bakardım. Evler bir kamyondan dökülen molozları andırıyordu. Yanlış anlaşılmak istemem. Öyle tek katlı da değil. Dört, beş, on… Nasıl iç içe, nasıl ışıksız! Kafesin bile bir adabı var. Götürür bir ağacın dalına asarsın. Ya bu evleri ne yapacaksın? Biz ne yazık ki barışı ancak vergide, imarda görüyoruz.Evlerse birbirini yiyor öte yanda.

Hal böyle olunca hayatı eve sığdıramadığımız hafta sonlarında kasabaya gidip zeytin topladık büyük oğlumla. Tarlaya erken gittiğimiz sabahlarda özlenen yağmurların teselli ikramiyesi çiğ damlaları olurdu dallarda. Kimi gün de keskin bir ayaz… İşte o zaman zeytinlik kıyısındaki küçük korudan odun toplayıp ateş yakardık. Babam, yaşı gereği bizim gibi oradan oraya koşturamasa da bir Kızılderili şefi gibi ateş başında otururdu. Torununa bir şeyler anlatır, bizi yönlendirirdi. Ben ateşi körükledikçe annem, “Yakma o güzel dalları, eve götürürüz.” derdi. Oysa ben o ışıltılı közleri görmek istiyordum ateşte. Şehir hayatında ellerimizdeki, gözlerimizdeki, belleğimizdeki her şeyi yakmak isteyen o közleri…

     Hayat doğaya sığıyor Sevgili Münire. Ne yazık ki onu da küstürüyoruz.

Bir dönem hece ölçülü şiirler yazdım. Endüstri Meslek Lisesinde çalıştığım günlerden kalma bir alışkanlıktı bu. O çocuklara başka türlü ulaşamıyordum çünkü. Dörtlükler halindeki o şiirleri yazmaya (ç)alışırken Samsun’da sel felaketi oldu. Çamurdan deryalar evlerin bodrumlarında on iki kişiyi öldürdü. Bu olayın etkisi, pencere manzaraları, Soma’da İtfaiye Meydanı denilen yere yapılan çok çok katlı ikiz kuleler ve onun çevresinde bitmeyen bir geceye mahkûm evler… Tüm bunları düşündükçe yeni bir heceli şiir çekip çıkardım zamanın ateşinden. Mektubumun sonuna onu da ekliyorum Sevgili Münire.

Ellot’açok çok selamlar. Sağlıcakla kalın.

Özlem YILDIZ

 Ocak 2021

   Soma

Şehir Hayatı

Dudağında kırık dökük bir şarkı.

Dolap gibi döner zamanın çarkı.

Nedir ki evlerin kafesten farkı?

Çözümsüz bilmece şehir hayatı.

Yağmur diye gökten yalnız kül yağar.

Çamurdan deryalar insanı boğar.

Gökdelen ardından gün nasıl doğar?

Bitmeyen bir gece şehir hayatı.

Tükenmiş yeşili, bitmiş havası.

Dertlerin, çilenin en bedavası.

Ne yapalım dersin, ekmek davası.

Acıklı gülmece şehir hayatı.

Araçlar bir böcek, yolları tıkar.

Gözler görmez olur, kulaklar bıkar.

Bunca keşmekeşi hangi su yıkar?

Yaşarken ölmece şehir hayatı?

Özlem Yıldız

     Soma

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın