Edebiyat

New York -Soma Mektupları- Münire Bozdemir ve Özlem Yıldız

Sevgili Özlem Hocam,

Buhafta size yazmaya çalıştığım ikinci mektup bu. İlk denememde detaylarda kayboldum. Anlattıklarım anlamlı bir bütün oluşturmadı. Sokakta bulduğu minik taşları, yaprakları, çer çöpü bir kâseye koyup suyla karıştıran, sonra da, “Anne, bak çorba yaptım.” diyen çocuklar gibi hissettim kendimi. O çorbayı size içirmeye utandığımdan yeni bir yemek yapmaya karar verdim. Tarifini de Amazonlu arkadaşım T’den aldım. Mart 2021’deki deneyimlerimi anlamlandırmama en çok onun bakış açısı ve fikirleri yardımcı olur gibi hissettim.

T ile ilk kez hep o bahsettiğim uluslararası yurtta (International House) karşılaştım. Asansörün kapısı açılıp da T’yi kabilesine özgü geleneksel kıyafetler içinde görünce, “Bu asansör nereden geliyor acaba?” diye düşünmüştüm. Tamam,  “Uluslararası Ev”dikaldığım yer ve her birimiz dünyanın dört bir yanından gelip New York’ta buluşmuştuk. Ama Tsanki bizimle aynı dünyadan gelmiyor gibiydi. Bir dakikalık o asansör yolculuğunda tüm soruları ben sordum: “Nerelisin? Hangi okulda okuyorsun? Bölümün ne? Ne zamandan beri New York’tasın?”

T’nin bu sorulara yanıtlarının bizimkiler kadar kısa ve net olmadığını anlamaya altmış saniye tabii ki yetmedi. Örneğin ne kadar zamandır New York’ta olduğunu açıklamak hiç de kolay değildi. Çünkü Brezilya, Amazon Ormanları’ndan uçakla gelmesi fiziksel bir yolculuktu ve yirmi dört saatten az sürmüştü. Ruhunun ise yuvasından gelip, bedeninin yaşadığı deneyimleri yakalayıp onlara ayak uydurması çok ama çok zaman almıştı. O zamanlar bu meseleye çok yüzeysel bakmıştım. Öyle ya ben İstanbul’dan gelmiştim, T ise doğanın ortasından, bambaşka bir yaşam tarzından gelmişti. Elbette alışması zor olacaktı. Bizim kendimizi içine attığımız koşturmacanın, “Ne kadar doğal?” olduğunu sorgulamak aklımın ucundan bile geçmemişti.

Şu anda sadece Mart 2021’de olanlara ruhum yetişebilsin diye Nisan’ı biraz bekletebilsem keşke diye düşünürken buluyorum kendimi. Bu inanılmaz hızın farkına varmamı sağlayan şeylerden biri de 19 Mart’ta Elliot’la gittiğimiz yeşil kart mülakatı oldu. Hatta mektubunuz geldiğinde hâlâPhiladelphia’daydık. Mektubunuzda bahsettiğiniz F. Dilek Uyar’ın fotoğraflarını gördükten sonra, “Keşke çeşitli ülkelerin göçmen bürolarında da fotoğraf çekilebilse!” diye düşündüm. “Özellikle de pandemi biterken.”

Hem Elliot hem de benim için çok yoğun geçen bir haftanın son günüPhiladelphia Göçmen Ofisinde ipad ekranına sıkışmış bir e-memur bize birkaç soru sorduktan sonra, “Sağdaki termometre ile ateşinizi ölçün.” dedi. Ne var ki termometre uzun bir demir çubuğun ucuna sabitlenmişti. Ekrandaki kadına dönerek, “Ben sizin termometre için çok kısayım.” dedim. O sırada koridorlardaki odaların birinden başka bir görevli koşarak geldi. Açıkçası nereden çıktığını bile anlamadım ben. Çubuğu eğip başıma tutunca Elliot ve ben güldük. Sorun şu ki o ofiste gülmek de bir lükstü. Bu, çok sayıda vize görüşmesi yaptığım için bana tanıdık gelen ama Elliot’ın “yabancısı” olduğu bir durum. Ancak kısa süre içinde Elliot da bekleme salonundaki gerginliği fark edip insanların hikâyelerini, Amerika’ya nasıl ve niçin geldiklerini merak etmeye başladı. Ne yazık ki bu hikâyeleri öğrenebileceğimiz ne bir ortam ne de zaman vardı. İsmimiz çağrılınca yine başka bir görevlinin peşine takılıp ince uzun bir koridorda kaybolduk.

     Görevli, pasaport bilgilerimi ve geçmiş vizelerimi incelerken hangi yıllarda nerelerde olduğuma dair bir dizi soruyu da yanıtlamamı istemişti. Ben de o arada, “Acaba ruhum en çok nerelerde takıldı?” diye sordum kendime T’yi hatırlayarak. Elliot, ismi D. olan görevlinin ağzından laf almaya çalıştı ne tür hikâyelerle karşılaştığına dair. D. ser verip sır vermemekle birlikte, “Bu meslekte hikâye çok.” demekle yetindi.

Eşinizin bahsettiği Roman kadın ya da T neler anlatırdı D.’ye? Kendisisiyahi olan ve muhtemelntürlü ayrımcılığa maruz kalmış olan D.Roman kadının hikâyesine ne tepki verirdi acaba? T’nin ne kadar parası vardı bilmiyorum ama kültür ve Amazonlardaki yaşantısı nedeniyle çok zengin olduğunu anlatırdı. Herkesin korktuğu vize ve göçmenlik başvurularının vazgeçilmez sorularına (Geçiminizi neyle sağlıyorsunuz? Hesabınızda kaç TL/USD var?) T ne cevap verirdi?”Sanırım o ikisinin göçmen bürosunda olması bile zaman ve mekânda kırılmaya yol açardı. Alışagelinen tüm sosyal ve ekonomik normları yıkarak.

T’nin sıradan kariyer planları da yoktu. Doktor, mühendis, biyolog, moda tasarımcısı, ressam, öğretmen ya da ekonomist olmak değildi derdi. Sanırım elim kazara da olsa doğru kelimeyi yazdı: Dert. T’nin derdi Amazonların yok oluşunu durdurmak, uyuşturucu ve insan kaçakçılığına son vermek, deneyimlerini ve kültürünü daha çok insanla paylaşmak için İngilizceyi ve film yapmayı öğrenmekti.

Sınav ya da mülakat geçmek, Amerika’da göçmen bürosunda, Türkiye’de ise bayram ziyaretlerinde sorulan cinsten sorulara gerektiği şekilde cevap verebilmek dışında bir şeyleri “dert” edinebileceğimizin farkına varmak öyle uzun yıllar sürmüyor belki. Ama bir kere o farkındalığa erdikten sonra harekete geçmek çok kolay bir şey değil. Size sürekli neyin nasıl olması gerektiğini söyleyen dış sesler korosunu duymazdan gelip iç sesinize odaklanmak oldukça zor. Diyelim odaklandınız ve harekete geçtiniz… Herkes hemen onay vermeyecek, takdir etmeyecek, belki de karşı çıkacak.

T’nin şansı bu hızlı yaşam şartlarında sözünü ettiği o beden/ruh bütünlüğünü savunmak zorunda kalmamış oluşu -en azından kendini ait hissettiği, parçası olduğu topluma karşı. Ama gene de “dış” dünya geldi ve onu buldu. Tıpkı Milli Eğitim Bakanlığının değişen müfredat ve sınav sistemleri ile oğlunuzu ve onun yaşındaki diğer tüm öğrencileri bulduğu gibi.

Bence evren bize bu bitmeyen sınavlar, değişen müfredatlar ve kurallar aracılığıyla bir mesaj vermeye çalışıyor:

Bir konuyu sınavda ya da sözlüde sorarlarsa diye öğrenmek bilgiyi değersizleştiriyor. Öğrenmenin amacını bir sınavla onaylanmaya, “başarılı” ilan edilmeye indirgiyor. O yüzden ne öğreneceğimize sınavlar karar vermemeli.

T’ye de kimse sormuyor Amazonlarda olup biten kötülükleri, onun ve kabilesinin başına gelenleri, nasıl bir kültürleri ve değer sistemleri olduğunu… Ama o gene de anlatıyor. Sormuyorlar diye anlatmasın mı?

Yeni mektup ve öykülerinizi dört gözle bekliyorum. Eşinize ve oğullarınıza selamlar:)

Münire BOZDEMİR

21 Mart 2021

ABD

***

Sevgili Münire,

    Sizi yetişilmesi olanaksız gibi görünen bir koşturmaca yoruyorsa bizi de seyreltilmiş bir belirsizlik deli ediyor. Her gün, “Ne olacak, acaba bugün ne çıkacak?” diye bekleye bekleye bir hal olduk.

    Dün Eşim Saime, küçük oğlumuzu okuldan alıp gelmişti. Mutfaktaydım. Pencereden görüyordum onları. Araba yanaşmasına rağmen inmiyorlardı. Elleri ile de işaret ederek birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Ne yalan söyleyeyim, tartışıyorlar zannettim. Öyle ya yetişme çağındaki bir insan, saman alevi gibi parlayabilir bir anda. Saime, öyle bir parlamayı söndürüyor zannettim. Bir süre sonra zil çaldı. Kapıyı açtım.

    Meğer o gün, Milli Eğitim Bakanı açıklama yapmış. Sekizinci sınıfların gideceği liseleri belirleyecek sınavdaki Türkçe sorularından dilbilgisi konuları çıkarılmış. Sınava iki buçuk ay kala olmuş bu. Oğlum hızını alamamış bir halde mutfağa girdi. Aynı el kol hareketleri ile bana da durumu anlatmaya çalıştı. Yıllardır çalıştığı konulardan tut da bu sene çözdüğü sorulara, bitirdiği kitaplara kadar bir bir saydı. Ben de elimi kolumu salladım ama söylediklerim onu pek ikna etmedi. Söylene kayboldu koridorda. Allah’tan bu günlerde bir mızıka aldı da rahatladı biraz. Ara sıra alt kattan Texas’ı andıran melodiler yükselse de müzik sonuçta.

    Benim mızıkam da sözcükler.

Evet, yazmak insanı rahatlatıyor ama öyle bir olmuşuz ki yazarken bile şişiyoruz. Sözler yetersiz kalıyor yaşadıklarımıza. Hani hikâyeden söz ediyoruz ya sıklıkla, şöyle bir söz okumuştum bir yerde, “Bizi mahveden anlatmadığımız hikâyelerdir.”diye, anlatmak gerek de bazen nereden başlayacağını, ne diyeceğini bilemiyor insan. İçindeki ipin ucunu bulamıyor bir türlü. Hani tiyatroda rolünü unutan oyuncu sahnenin bir köşesinde kalakalır da perde arkasından gelecek fısıltıyı bekler ya o hesap. Biz de çoğu zaman duygularımızı, düşüncelerimizi kâğıda dökerken tıkandığımız anlarda bir resimden, bir müzikten, bir kitaptan… Aslında bildiğimiz o anahtar sözcüğü bekliyoruz. Şanslı günümüzdeysek duyuyoruz da.

    Kimi zaman da bu destek, bir fısıltıdan daha fazlası oluyor benim için. Sizde de öyle oluyor mu bilmem. Biri ötede resimden bahsetsin, anlattıkları edebiyatla ilgili bir yapbozu tamamlar kafamda. Varsın o perspektifi, arka planı, renklerin birbiri ile uyumunu anlatsın. Ben onu bir yazıdan söz ediyormuş gibi dinlerim.

    Sözü nereye getireceğim? Pandemi sürecinde (ki hâlâ devam ediyor) keşfettiğim bir fotoğrafçıya, F. Dilek Uyar’a. Daha önceki mektuplarda da yazdığım gibi salgın başladığında hepimiz neye uğradığımızı şaşırmıştık. Sözünü ettiğim fotoğrafçı da öylesi bir yoldan geçmiş.

    Bir edebiyatçı için belli bir süre eve kapanmak üretim açısından pek sorun olmasa gerek. Ancak söz konusu kişi bir fotoğrafçı olunca iş değişiyor. İşlenecek fotoğraf arşivi de bir yere kadar. Gün sayılı değil ki bitsin! F. Dilek Uyar da bu kısılmışlık duygusu ile pencereden bakar olmuş. Röportajında da on üç yıldır görmediklerimi gördüm, diyor o süreçte. Ben de zaten öyle bir fotoğrafla tanımıştım onu sosyal medyada. Pencereden belirsizliğe bakan insanları çekmişti ilkin.

Günler geçip de pencere manzaraları yetersiz kalınca dışarı çıkıp fotoğraf çekebilmenin yollarını aramış. Üç dört aylık süreçte ömrü boyunca reddedildiğinden daha fazla reddedilmiş. Yılmadan, günlerce haftalarca izin peşinde koşmuş. Sonrasında bin dereden su getirtmelerine rağmen gerekli izinleri alıp corona günlerinde hastane fotoğrafları çekmiş. Hastalar, doktorlar, çalışanlar, sonsuz yolculuklarına uğurlananlar…

     Bu fotoğraflardan bazılarını sosyal medya hesaplarından da paylaştı sonra. Hatta yarışmaya göndereceği zaman mini bir anket gibi dört fotoğraf koyup takipçilerinden sıralama istedi. O cömert yorumlar bile ayaküstü bir ders niteliğindeydi. Neden o değil de bu, neden şu?

     Ben tabi olan biteni kenardan izlemekle birlikte görüntülerden kendime pay çıkardım. O günden bu güne (Elbette daha öncesi olduğunu kendisi de anlatıyor zaten) parladı F. Dilek Uyar. En son Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bir festivalde “Dünyada Yılın Keşfi” ödülünü aldı.

Aldı da nasıl aldı? Yirmi dokuz gün çekim yapmış hastanede.  Yirmi dokuz gün! Röportajında bunu anlattığı kısımlara bayıldım. Bu süre zarfında her şeyin fotoğrafını çekmiş. Daha doğrusu çekiyor gibi yapıp karşısındaki kişilerin kamera hassasiyetlerini törpülemiş. Böylelikle görünmez olmuş. İşte o zaman doğal sürecinde yakalamış her şeyi. Canı ne kadar isterse o kadar yaklaşmış “görüntü”lere. Zaten ödül gerekçesinde de bu yakınlığın belirleyici olduğu dile getirilmiş.

    Hani Rulfo en büyük sıkıntısının sayfa başında kendini unutabilmek olduğunu söylüyordu ya işte aynısı olmuş. Bu çalışmada fotoğrafçı hem kendini unutmuş hem de unutturmuş.

    Yalnız şunu da ilave etmek gerek, F. Dilek Uyar fotoğraftan önce sıkı bir okuma süreci yaşamış. Hatta bir dergide öyküsü bile yayımlanmış. Yani benim resimden, fotoğraftan, müzikten yazıya doğru devşirmeye çalıştığım bilgi, sezgi ve deneyimleri o tersi yönde gerçekleştirmiş. Alt metin, katmanlı anlatım, duygununun aktarılışı…

     Özetle sanat güzel, sonsuz ve cömert Sevgili Münire! Hele böylesi günlerde…

Gelelim bir önceki mektubuna…

  Ayrımcılık üzerine yazdıklarına katılıyorum. Tespitlerin çok yerinde. Saime de mektubunu okuduktan sonra bir velisi ile yaşadığı bir olayı hatırladı.

Roman bir anneydi olayın kahramanı. Soma’ya yakın bir ilçede oturuyordu. Titizdi, çocuklarının üzerine titriyordu, çalışkandı.Ne var ki iki çocuğu da kas hastasıydı. Bu yüzden uzun süre Beyaz İnci’den fizik tedavi desteği almışlardı.

     Saime, velisi ile yaşadığı o olayı anlatırken o anları tekrar yaşadı.

     “Okuldan çıkmış, bahçeye geçecektim.” dedi. “Onu karşımda gördüm. Üzgündü. Belli ki bir şeye kızmıştı. Öylece dikildi karşıma.”

     “Geleyim mi?” dedi. “Beni böyle kabul edecek misin?”

“Öylece baktım yüzüne. Bir şeylere çok kızdığını anladım. O devam etti.”

     “Manken değilim ya, kıyafetim böyle ya? Roman’ım ya?”

  “Bir sakin ol!” dedim. “Kim üzdü seni? Gel şöyle kamelyada oturalım da baştan anlat şu olayı.”

 “Anlatayım mı?” demiş, “Dinleyecek misin, beni böyle kabul edebilecek misin?”

“Aşk olsun! Gel şöyle, gel, gel deyip rahatlatmaya çalıştım onu.”

      Kadın, biraz soluklanınca boğazındaki yumru da çözülmüş. “Burama kadar geldi.” diyerek başlamış hikâyesinin devamını anlatmaya.

Meğer o gün de ev temizlemiş, parasını kazanmış. Oğlunun istediği zincirli bir kot pantolonu almak için çarşıya çıkmış. Ne var ki mağazaya girmesine izin vermemişler.

“Senin burada alacağın eşya yok.” demişler.

     “Romanım ya üstüm başım böyle ya ondan. Sanki benim param para değil!”

“Nasıl olmuştu bir görmeliydin.” diyor Saime. “Zaten o yüzü öyle görsen bir daha hiç unutmazdın.”

“Eli titreyerek içti kahvesini. Çok söylendi. Çok da ağladı. Ne yapsam onu ikna edemedim yeniden mağazaya gitmeye.”

    Sevgili Münire, sizin “frustration” sözcüğünüz varsa bizim de “burama kadar gelmek” deyimimiz var. Hem de öyle bir var ki günlük hayat bu deyimi unutmamamız için elinden geleni yapıyor. Bununla birlikte bir ney üstadı öğrencisine şuna benzer bir söz söylemiş, “Mesele nefesiniz tükendikten sonra yapabildiklerinizdir?”Bu mektubu da dahil ederek diyebilirim ki bizimki de o hesap!

Sağlıcakla kalın, Elliot’a selamlar.

Özlem YILDIZ

Mart 2021

Soma

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın