Edebiyat

New York, Soma Mektupları/ Özlem Yıldız – Münire Bozdemir

Sevgili Münire,

    Mektubun için teşekkür ederim. Daha önce de belirttiğim gibi mektuplarını okumak benim (bizim) için tam bir pencere etkisi yaratıyor. Çünkü çoğu zaman hayatın akışı bizi öyle bir sürüklüyor ki başka türü olmaz zannediyoruz. Dünya hep böyle aşağı aşağı gidecek, büyük insanlığın payına hep böyle üzüntüler düşecek… Hele bir de aile durumları ve yetişmekte olan çocuklar söz konusu olduğunda durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

    Dün akşam bir elimde bisiklet, diğer yanımda küçük oğlum olduğu halde çarşıdan eve doğru yürüyorduk. Kapımızın önüne gelmiştik ki oyun oynayan komşu çocuklarımızla karşılaştık. En üst kat komşumuzun beş yaşındaki oğlu elinde yumruk kadar bir taşla arkadaşını kovalıyordu. Ha dese can havliyle kaçan ufaklığı hastanelik edecekti. Yanından geçerken onu uyarayım dedim. Sandım ki çekinecek, elindeki taşı yere bırakacak. Oralı bile olmadı. Göz ucu ile bana bakıp: “Sana mı soracağım?” dedi.

Yürüyüp geçtim. Şimdi düşünüyorum da duraklayıp onunla konuşsam belki de elindeki taşı bırakmasını sağlayabilirdim. Denemedim bile. Sadece içimde açtığı yara ile meşgul oldum.

İzmir Kitap Fuar’ı zamanı içeride kitap curcunası yaşanırken dışarıda da çeşitli insan toplulukları olurdu. Kimi yaklaşan bir etkinliğin broşürünü dağıtır, kimi de sesini duyurmaya çalışırdı. Sazla, sözle, sesle…  Kıyafetleri ile hitapları ile öne çıkan “GreenPeace” gönüllüleri de onların arasındaydı. Fuardaki imzamı bitirip yorgunlukla dışarı çıktığımda“Yeşil Barış”ın gençleri yolumu keserdi. Konuşmak için izin isteyerek yaptıklarını anlatır, çabalarına maddi destek isterlerdi. Ben de hiç üşenmeden her yıl yeni bir bahane bulurdum onlara. Bu sene de, “Üzerimde yorgunluk var.” demiştim. “İyilik yorgunluğu, iyiliğin suiistimal edilmesi yorgunluğu…”

Belki her toplumda vardır; ama bizde öyle çok ki say say bitmiyor. Gün geçmiyor ki hayatın içine oltaya iliştirilmiş yeni dolandırıcılık yemleri sarkıtılmasın. Jet Fadıllar, Çiftlik banklar, titanlar… Ve daha aklımıza hayalinize gelmeyecek bir sürü yalan dolan.

Daha birkaç ay önce (sözde) bir banka çalışanı beni aradı ve kredi kartı üzerinden hayat sigortası yapmayı teklif etti. Bir yandan arabayı kullanıyor, bir yandan da onlara yanıt yetiştirmeye çalışıyordum.En son sıkılınca, “Allah’a emanet gidiyoruz böyle.” diyerek kapattım, “Gittiği yere kadar artık!”

     Birkaç zaman sonra beni arayan kişilerin de dahil olduğu bir şebeke ortaya çıkarıldı. Adamlar resmen çağrı merkezi kurmuşlar. İnsanları arayıp hayali sigortalar yapmaya çalışıyorlar.Belki de hayatımızın pamuk ipliğine bağlı olmasından cesaret alarak Nasrettin Hoca misali: “Ya tutarsa!” diye düşünmüşlerdir.

     Sonra ne oluyor, aldanmamış bile olsak iyilik damarlarımız zarar görüyor. Kendimize dahi iyilik yapmaktan çekinir oluyoruz. Buna bir de kötülüğün aktifliği ve haber olma oranı eklendiğinde işin içinden çıkmak daha da zorlaşıyor.

Bir yıl kadar önce Sapiensadlı kitabı okuyup beğenmiştim. Toplumların ve insanlığın aşamalarından söz eden bir bölüm ilgimi çekmişti. Gelişim gösteremeyen ve kültürel değerlerini yaşatamayan toplumların daha büyük potalarda eriyeceğinden söz ediyordu.

Tarihsel süreçlere bakıldığında insanlığın bu akışının önüne geçmenin de pek mümkün olmadığı görülüyor. Kendi içine kapanmaktan başka bir çıkış yolu bulamayan toplumların durumu da ortada.

    Bunu bilmek, hissetmek ve top yekûn bir çaba ile büyük insanlığa dahil olmak kolay değil elbette. Çoğu kişi -sizin de şahit olduğunuz gibi- bunu ülke değiştirerek yapmak zorunda kalabiliyor. Yerel imkânlarla bir şeyler yapmaya çalışanlar ise el yordamı ile ilerlemekten öteye gidemiyor. Dedim ya o kadar çok etken var ki bu akışı duraklatan.

    Muzip bir kuzenim var. Babamın işlettiği köy kahvesine geldiğinde babamla epey kaynatırlardı. Ben de kenardan dinlerdim onları. Kuzenim, iki yıllık okul mezunlarının sınıf öğretmeni olabildiği dönemde yetişmiş biriydi. Çanakkale’den diplomasını alır almaz kendisini bir okulda (ç)alışırken bulmuştu. Babam ona takılmak için, “Siz,” derdi “Yazı tura öğretmenisiniz.”

“Öyle deme Dayı,” derdi kuzenim. “Bizimkinde yine bir risk var. Yazı da gelebilir, tura da…” Gülüşmelerin ardından devam ederdi sohbet. “Biz en azından risk aldık. Başardık. Bizden öncekiler Selamın Aleyküm öğretmenleri.”

“O nasıl oluyor?”

“İşte, adam liseyi bitiriyor. Ondan sonra devlet dairesine gidip bir selamla işe başlıyor. Bizim V. Hocalar öyleydi mesela.”

***

Ben Zonguldak’a (ilk) atandığımda (1996)herhangi bir fakülteden mezun olan kişiler de istemeleri halinde öğretmenlik başvurusu yapabilmişlerdi. İktisatçılar, işletmeciler, maliyeciler, muhasebeciler… Yeter ki ilkokul öğretmeni olmak istesinlerdi.

O günlerde hiç unutmuyorum komşu kasabanın öğrencileri ile denk geldiğimiz bir yerde çocuklara, “Sizin öğretmeniniz kim?” diye sormuştum. Çocuklar gayet doğal bir şekilde: “Bizi paytar okutuyor.” demişlerdi.

    Bu günlerde belki de yeniden selam vererek işe girme aşamasına döndük. Çünkü bazen Türkiye derecesi yapan öğretmen adayları bile “mülakat” puanı yüzünden göreve başlatılmayabiliyor.

    Tüm bunlar ister istemez sizin de dediğiniz gibi eğitimi bir iş kapısı olarak gören insanlar için motivasyon düşüklüğü yaratıyor. Her geçen yıl yeni mezunlarla örnekleri çoğalan bu ortam istemez umut kırıyor.

Hal böyle olunca, “Acaba,” diyordum, “Bizim üniversiteler öğrencilerini hayatın içinde bir iş bulmaya yönelik yetiştirmiyorlar da mı atanamayan öğretmenler veya devlette iş bulamayan mezunlar öylece bekliyorlar yoksa iş alanlarımız mı kısıtlı?”

Çok bilinmeyenli bu denklem bir kenarda bekleyedursun, bu motivasyon düşüklüğünün ucu bize de dokunuyor. Öğrenciler pek dillendirmeseler de hem yakın çevrelerinden hem de basından olan bitene şahit oluyorlar. Engelli öğrencilere hizmet veren Beyaz İnci Rehabilitasyon Merkezi (miz) var. Eşim kurucu müdürlüğünü yapıyor. Bazen orada iş başvurusuna gelenlere şahit oluyorum. Geçenlerde bir gün, iki öğretmen geldi. İkisi de önce Türkçe öğretmenliği okumuşlar, iş bulamayınca gidip dört yıl daha çocuk gelişimi okumuşlar. İhtiyaç olmadığı için onları işe alamamıştık.

Bunun gibi kim bilir daha kaç örnek? Böylesi çabaların dahi hedefine ulaşamaması ile büyüyen karamsarlık hem öğretmen için hem de öğrenciler için ne büyük sıkıntı! Böylesi bir ortamda öğrencinin isteklendirilmesi imkânsıza yakın bir hal alıyor. Öyle bir an geliyor ki insan öylece kalakalıyor.

“Bulanık suda balık avlanmaz.” diye bir atasözümüz olmakla birlikte, “Kurt dumanlı havayı sever.” diye de bir sözümüz var. Biz, eğitimin bulanık sularında yetenekleri yakalamaya çalışırken ortaya çıkan dumanlı hava da başka amaçlara hizmet edebiliyor.

    İşte böylesi ortamlarda okumak ve yazmak, bir artıma tesisi işlevi görebiliyor. Dahası insan başka çabalara da şahit olup moral bulabiliyor. Örneğin Ahmet Günbaş, arkadaşım! Kendisi İzmir’de yaşıyor. Şiir, roman, deneme türlerinde kitapları var. Bu mektubu nasıl toparlayacağımı düşünürken onun Bursa’da yayımlanan Çinikitap dergisinde bir şair arkadaşının kitabını değerlendirdiği yazısı yetişti imdadıma. Elinde koca bir taşla arkadaşını kovalayan çocuk gözümün önündeyken okuduğum o yazından bir alıntı ile bitirmek istiyorum mektubumu.

     “Böyle bir ortamdan kurtulmanın çıkış yollarını aramak için, neredeyse komaya giren insanlığı sağaltıp yeniden dünyaya ait kılmamız gerekir. Bu da insani değerlerin savunusunu yapacak,ateşten bir gömleği giymekle olasıdır. Şair, burada yine çocuksu bir eda ile yol açıcı öneriler sunar. Örneğin, “çok şey değil / çocuklar düşünme derslerine alınsın” (s:31) demekle sanki çocuklardan öğrenme gereğini duyurur gibidir. Ardından bir dizi öneri daha gelir ki, her biri insanı sevgi katına yükseltmeyi amaçlar. Bir bakıma -beyin dilinden kalp diline doğru evrilen- “kalbim benim/ vazgeçilmezim / ruhumun çiçek bahçesi” (s:34) tanımıyla işaret edilen hallihamur yapılanmadır duyurduğu. Zamanla ayakları yere değen dünyevi bir ütopyaya bırakır yerini “ay ve güneş /şiir ve devrim /kitap ve müzik/su ve şarkı/ gülmek/düşünmek/bizimken / insan olmak bir haktı” (s:37) şeklinde özetlenen geleceğin ideolojisiyle mayalanmış düşünceler”

     Size, Elliot’a ve tanıdıklarınıza selam ve sevgilerimle…

Özlem YILDIZ

 20 Mayıs 2019

  Soma-Atölye

***

Münire Bozdemir/ StateCollege/ New York – ABD

Merhaba Özlem Hocam,

Son mektubunuza hemen yanıt yazmak istedim. Ama ancak fırsat bulabildim. Türkiye’ye gelmemize az bir zaman kaldı. Sabırsızlanıyorum. Türkiye’deyken de zaman geçmesin, bitmesin istiyorum. Normalde çok da sevmediğim şeyleri bile özledim. Bazen biz insanları dışarıdan izleyen uzaylılar varsa bazı davranışlarımızı asla anlamıyorlardır diye düşünüyorum. Çok kolay çözümlenebilen varlıklar değiliz kesinlikle.

Mesela bu sabah okula giderken minibüste yumuşak bir pop şarkısı açıktı. Türkiye’de olsam minibüste şimdi Arabesk çalıyor olacaktı diye düşündüm ve güldüm. Çünkü hiç sevmem Arabesk müziği. Ama işte o minibüste olmak istedim bir an için.

Dizlerinden şikâyet eden teyze, kulaklıklarını takmış, camdan dışarı bakarken dünya umurunda değilmiş gibi görünen ergen, birdenbire kulağınızın dibinde, “İnecek var!” diye bağırıp aklınızı alan kocaman sırt çantalı üniversite öğrencisi… Ve tabii ki Kemal Sunal altılı tuttursun diye yaratılan minibüs simülasyonu.

Bundan sonra evi çok özlediğimde planım, bütün arkadaşlarımı bir otobüse ya da -bulabilirsem- bir minibüse doldurmak ve kampüste şöyle güzel bir tur atmak.

Kuzeninizle ilgili habere çok sevindim. Çok klişe bir söz olacak ama sevgi kadar güzel bir şey yok Dünya’da. Ne mutlu ki kuzeniniz hem sevgiyi bulmuş hem de onu ifade edecek sözcükleri… Dilerim çok çok mutlu olur. Benimle paylaştığınız için teşekkür ederim.

Biraz bahsetmiştim. Yaz hareketli ve olaylı geçiyor diye. O tonda devam ediyor. Ben yeni bir iş buldum, demiştim ama diğer okuluma verdiğim ders teklifi gözden kaçmış meğer. Bu arada bölüm de yeni ve farklı derslere ihtiyaç olduğuna karar vermiş. Kendi dizaynım olan ve içeriğini kendimin belirleyeceği bir yaratıcı yazım dersi vereceğim önümüzdeki dönem. Yani iki okulum, iki ofisim olacak. İki okul da durumdan haberdar, iki okul da durumdan memnun. Ders programını da beni sıkıntıya sokmayacak şekilde hazırlayacaklar.

Gönüllü olarak yeni ve yurt dışından gelen asistanlara “Kültürler Arası İletişim” atölye çalışması vermem de gündemde. (Hani kızıyordum ya neden hayır diyorlar para istemediğim halde diye, işler tahminimden hızlı dönüşüyor. Demek ki burada sessizlik “düşünüyoruz” demekmiş; “hayır” ya da “kesinlikle umurumuzda değil” demek değilmiş.)

Hal böyle olunca çok farklı bir ortam çıktı ortaya. Bu dönemki öğrencilerim inanılmaz. Bazen kim kime öğretiyor bilemiyorum. Bir genç kadın var mesela. Burundi’den gelmiş. Annesi Ruandalı, babası Burundili. İkisini de kaybetmiş küçük yaşta. O bölgeyi ve tarihini düşününce soramıyorum bile, “Annene, babana ne oldu?” diye. Ve bu genç kadın bütün dünyadan nefret etmesine yetecek kadar gerekçesi olmasına rağmen sevgi dolu, sakin; herkese, her şeye çok açık. Benim her biri başka ülkeden gelen, kimi çekingen kimi hiperaktif öğrencilerimi birleştirdi. Sınıf arkadaşı değil de gerçekten arkadaş oldular. Birbirleri ile hayallerini, planlarını, sevdikleri ve özledikleri şeyleri, ülkelerinin başına gelenleri paylaştılar. Birbirlerinin umurlarında oldular özetle. Aslında bütün bunları sağlayan tek bir soruydu.

     Bir gün Çinli bir öğrencim sözünü ettiğim Burundili öğrencime, “Yoksa sen Afrika’da bir kraliçe misin?” diye sordu. Herkes güldü. Ama alay edercesine değil. Burundili öğrencinin bu soruyu ciddiye alıp, yanıt olarak sakin ve tane tane ülkesindeki etnik yapılanmayı anlatması üzerine de her türlü soru “yasal” hale geldi bizim sınıfta. Bariyerler yıkıldı. Din, dil, ırk, renk… Her türlüsü. Herkesin birbirine merak ettiklerini sorabildiği, endişesi az, merak ve hevesi bol bir öğrenme ortamı oluştu.

Biliyorsunuz, her sınıf bu kadar büyülü olmuyor. Harika bir yaz okulu geçirdim bu çocuklar sayesinde. Bu arada çocuk dediğime bakmayın. En küçüğü on dokuz, en büyüğü de otuz dört yaşında. Onlara bakınca sevginin sadece kendiliğinden ortaya çıksın diye beklenen mucizevi bir şey değil de iyi niyetli bir seçimde olabileceğini görüyorum. Yani aslında o kadar da zor olmamalı.

Bariyer yıkma meselesi çok düşündüğüm bir konu. Genelde de insanları alışkın oldukları, her zamanki ortam ve durumlarının dışına çıkardığınızda, yani üzerlerinde bazen gerçek bazen de gerçeklere dayalı (hayali veya hayalet) baskılar hissetmediklerinde, sadece kendileri olabildikleri ve buna “izin” verildiğini hissettikleri zamanlarda kolayca yıkıyorlar bariyerleri(ni). Başka başka ülkelerden gelmiş, aynı derste buluşmuş öğrencilerin alışık oldukları eğitim ortamlarında kendilerinden beklenen davranış ve öğrenme biçimlerini bir kenara bırakıp kendine özgü bir doğası ve kuralları olan bir sınıf yaratması buna bir örnek.

Ben şimdi son sınav kâğıtlarını okumaya gidiyorum. Adil olsun diye hocalar birbirlerinin sınav kâğıtlarını okuyorlar. Daha sübjektif olan dersleri iki hoca birden notlandırıyor yan yana oturup. Beş dakika içinde bir iş arkadaşımla ofiste buluşup birlikte final sınavlarını okuyacağız. Belki ilerde başka mektuplarımızda “sınav” konusu üzerine konuşuruz. J

Türkiye’de görüşmek üzere.

Sevgiler…

Münire Bozdemir

Temmuz  2019

StateCollege- ABD

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın