Edebiyat

New York-Soma Mektupları/Özlem Yıldız ve Münire Bozdemir

Sevgili Münire,

Sizin oralarda nasıl bilmiyorum ama biz burada elektriği kesilmiş bir ev psikolojisi yaşıyoruz. Mutlaka yaşamışsındır öylesi durumları. Gündüz gözü ile elektrikler kesildi mi bir türlü hafızasına kaydedemez insan bu durumu. Dönüp dönüp yeniden hatırlamak zorunda kalır o kesintiyi.

Ne bileyim? Tutar ütüye başlar. Nasıl olsa birazdan ısınır diye ileri geri gezdirir ütüyü kırışık gömleğin üzerinde. O öyle uğraşadursun gömlek bana mısın demez. Önce kumaştan şüphelenir, sonra ütüden. Ve nihayet gerçek ortaya çıkar.

Ütü masasını öylece bırakır. İki adım atınca unutur az önce yaşadıklarını. “Hiç olmazsa televizyon izleyeyim.” der. Bu sefer daha kısa sürer jetonların düşmesi.

Bu örnekler yine iyi. O kesintiyi unutup börek bile hazırlayabilir insan. Pırasaydı, hamurdu derken iş pişirmeye gelince durum anlaşılır. Mecbur, Afrika’da suya giden insanlar gibi tepsi başta mahalle fırınının yolunu tutar dalgınlık kurbanı kahramanımız.

Peki neden böyle olur?

Bir kere gündüzdür. Aydınlanma sorun olmadığı için fark edilmez elektrik kesintisi. Sadece ihtiyaç halinde tekrar tekrar kendini hatırlatır o boşluk. Gece olsa bu kadar unutkan olmaz insan. Karanlık sürekli konuşur çünkü. “Işıklar söndü.” der “Bak, ben buradayım.Boş yere prizlerle, fişlerle uğraşma.”

     Ne yapsın o da elinde mumla veya ata yadigârı bir gaz lambası ile durumu idare eder. Belki de bir madenci lambası… Öyle olunca da girdiği her odada acaba yanacak mı diye el yordamı ile bulduğu anahtarları aç kapa yapmaz.

     Bu örneği birçok alan için kullanabilir insan. Çünkü ışık hayatımızın olmazsa olmazlarından.

     Ben, bu mektup için hakkımı corona’dan yana kullanacağım.

Şu günlerde ne zaman çarşıya çıksam “elektrikleri kesilmiş ev” psikolojisi yaşıyorum.

Diyelim ki evden erken çıktım. Derse daha iki saatim var. Çarşıdan geçerken, “Şöyle bir kafede biraz soluklanayım.” diyorum.“Kafamda dönüp duran kısa öyküyü kâğıda aktarayım.”

Bir de bakıyorum ki mekân kapısı duvar. İşte o zaman uyanıyorum olan bitene. Yoluma devam ediyorum. Biraz daha gidiyorum ki kafa durmuyor. “Bari,” diyor, “Şu esnaf çay ocağında iki lafın belini kır.”

Aynı sessizlik, aynı hüzünlü hatırlama.

Derin bir soluk alıp yükleniyorum pedallara. Nereye gidiyorum dersiniz? Tabii ki madenden emekli Erdoğan Ağabeyin dillere destan çorbasını içmeye.

“Hocam yasak!” diyor, “Zabıtalar şimdi gitti. Sadece paket servis var.”

“Sar oradan bir kelle paça!” demek de tuhafıma gidiyor.

“Sağlık olsun.” diyorum. “Daha sonra gelirim.”

Bu “daha sonra”nın fallardaki “üç vakte kadar” gibi bir şey olduğunun da farkındayım aslında. Üç hafta da olabilir, üç ay da, üç yılda…

Böyle böyle varıyorum okula. O kadar oyalanmadan sonra ders vakti de gelmiş oluyor zaten. Üçüncü kattaki sınıfta derse gelen öğrencilerle bir aradayım. Bulduğum bir boşlukta bahçedeki hareketliliğe dikkat kesiliyorum. Müdür Bey, bahçenin uzak bir köşesindeki piknik masasında yemek yiyor. Tam da baktığım sıra kalkıp ötedeki ağaca doğru hareketleniyor. Ağaçta da dilek kurdelesi gibi bir şey takılıyor miyop gözlerime. Öyle sallanıyor rüzgârda. “Tutmaz ama ya tutarsa!” Tutmuyor. Meğer o beyazlık Müdür Beyin havalandırmak için astığı maskesiymiş.

İşte böyle. Lokantalarımız, kafelerimiz, sağlık teçhizatlarımız yanıbaşımızda günler geçiriyoruz.

Göre göre öğreniyor insan. Ben de ne yaptım? Sizin oraların markası bir termos aldım kendime. İzmir Kordon’da çoktur öyle seyyar çaycılar. Adam bisikletin arkasına koyduğu termosla çay satar, çekirdek satar. Ön sepete simit koyar, onu da satar.

    Benimki bisiklet değil mi? Oldum mu size seyyar çay ocağı.

Okulun çay kazanı ne zamandır kaynamıyor. Zaten Müdür Beyin titizliğini de anlamışsındır. Benim termos epey iş görüyor bugünlerde. Az sıcak su dağıtmadım arkadaşlarıma. Yine de riskli bir durum. Salı günü çay içtiğimiz arkadaşımızda perşembe günü corona çıktı. Başka bir gün de, “Hocam hoş geldiniz.” dediğim arkadaş o akşam pozitif olduğunu öğrenmiş. Yine de yanında çay ocağı ile gezmek hoş bir duygu.

Sevgili Münire, mektup türünün de kendine göre bir doğası var galiba. Biliyorum. Genelde bu tip cümleler mektubun başında kurulur ancak o cümleleri kurduğum mektupların hiçbirini tamamlayamadım. Şimdi bu yazdıklarımı belli bir yere getirdiğim için rahat olabilirim.

     Sanki bu özel tür, anlatılacak olaylar kadar bir zaman da bekliyor yazılmak için. En sevmediği şey de belirsizlik. Dört gündür böylesi bir mektubu yazmak için uğraşıyordum. Her seferinde bir yerlere kadar gelip kayboluyordum cümlelerin içinde.

Bugün öğleden sonra iş inada bindi. Beyaz İnci’de -engelliler okulu- de ders yoktu. Oradaki bir odaya atölye misali yerleştim. Bilgisayarı açtım. Bir gün önceki karalamaları yan tarafa serdim. “Yazmak”la ilgili bütün numaralarımı denedim. İki saatin sonunda akşam olunca sileceğim bir iki sayfa yazdım ekrana. Oğlumu okulundan almak için bilgisayarı kapattım. Bir önceki günün taslak mektubunu da katlayıp cebime koydum. Kısa süre sonra da evdeydik zaten.

Oğlumuz derslerine yoğunlaştığı sırada ben de Bakır Çay boyundaki Karadenizli bir aileden süt almaya gittim. Biraz da acele ile. (Çünkü yedide yasak başlıyordu. Bunun adı yarım kapanmaydı. Akşam yediden sabaha kadar.) Yol boyu nisan sonu, mayıs! Her yan yeşil, her yan çiçek. Eflatun bir kümeyi gözüme kestirip dönüşte küçük bir buket toplayıp geldim eve. Sütü pişmesi için tencereye, çiçekleri de küçük bir vazonun içinde mutfak masasına yerleştirdim. Tam o sırada içerinden bir ses: “Tam kapanma geldi!”

Kaç gündür yaşadığımız belirsizliğe (geçici bir) nokta konmuş oldu böylelikle.Günlerdir yazamadığım mektubun faturasını kesecek bir bahane bulmuştum sonunda.  Kapandık, kapanmadık; kapandık, kapanmadık… Kapandık!

Belki hatırlarsın. Şener Şen’in oynadığı bir reklam filmi vardı. Musluk reklamı. Usta sanatçının fazla sözü yoktu o filmde. Daha çok hareketleri ile öne çıkıyordu. Bir yandan musluğu açıp kapatıyor bir yandan da “Aç kapa, aç kapa!” diye tekrarlıyordu. “Artema.” diye de bitiyordu zaten. Şener Şen’in o takıntılı hali tuhaf gelirdi bana. Şimdi bakıyorum da aynı sözcüklerle açılıp kapanan musluğun yerini “hayat” almış.

Yarım kapanmada hafta içi çıkıp işlerimizi halledebiliyorduk.Gündüz kielektrik kesintisi gibi. Tam kapanma (sokağa çıkma yasağı) ise geceki kesintileri andırıyor.

İnsan biliyor ki her yer kapalı. Dışarıda hayat durmuş. Evde ne varsa artık! Gelirin, giderin durumuna göre. Çay, çorba, yemek…

Evimizin açıldığı küçük bahçemizden söz etmiştim. Bir gün, yıllarca aynı sınıfta okuyan çocuklarımız aracılığı ile tanıştığımız arkadaşlarımızı kahvaltıya çağırmıştık o bahçeye. Küçük çocukları solucandı, toprakla haşır neşir olmaktı derken epey eğlenmişlerdi. Gidelim, diye tutturmak bir yana zorla çıkmışlardı bahçeden. Birkaç hafta sonra annelerine demişler ki, “Özlem Amcanın kafesine gidelim.”

“Bekleriz Efendim!” diyesim geldi şimdi o çocuklara, “Üç vakte kadar yeniden hizmetinizde olacağız! O güzel zamanlara kadar KAPALIyız!”

     Sağlıcakla kalın Sevgili Münire, Elliot’a da çok çok selamlar…

Özlem YILDIZ

Nisan 2021

Türkiye

***
New York, Soma Mektupları/ Münire Bozdemir

Sevgili Özlem Hocam,                                                                                                                               

Amerika’da okulların hepsi uluslar arası öğrencileri cezbetmek için bir yarışa girmişler. Benim okulum da boş durmamış tabii. Güney Kore’den gençlerin bayıldığı bir K-pop müzik grubu çağırmışlar kampüse konser için. Grubu karşılama görevini de bana ve yüzünü ilk defa gördüğüm ama nedense yüzyıllardır tanışıyormuşuz gibi davrandığım bir işarkadaşıma vermişler. İkimiz de bu durumdan memnun değiliz. Tam “Bir K-popumuz eksikti!” diye söylenirken beyaz bir panelvan yanaşıyor önümüze. Kapısı yana doğru kayarak, ağırçekimde açılıyor. İçeriden dışarıya yoğun bir pizza kokusu yayılıyor. Müzik grubu elemanları ellerinde kutu kutu pizzalarla, arada sırada ani ve sola doğru havalı bir kafa hareketiyle savurdukları pembe, mavi, yeşil saçlarıyla birer birer araçtan iniyorlar. “Ne kadar da kalabalık bir grup bu böyle!” diye düşünüyorum. Ellerindeki pizzaları bir anda etrafımızı saran kalabalığa dağıtmaya başlıyorlar.

“Herkese yetecek kadar pizza var. Siz Amerikalılar pizza seversiniz diye düşündük” diyor mavi saçlı olanı, önüne gelenin eline bir kutu pizza tutuştururken. Etrafa bakıyorum; çoğunluk Amerikalı değil aslında. (Nereden biliyorsam?!) Herkes yumuluyor pizzalara. Benimki salamlı, sosisliymiş. İş arkadaşıma uzatıyorum kutuyu. “Ben de vejetaryenim.” diyor, kutuyu yanı başındaki öğrenciye teklif ederken. Bütün bu coşkuya rağmen her nasılsa sakince dolduruyoruz konser salonunu. İçeride 60- 70 kişi ancak varız. İş arkadaşım ve ben çıkış kapısına en yakın koltuklara kuruluyoruz. Birden, eşim, Elliot çıkageliyor.  “Bak sana yemek getirdim.” diyerek bir paket uzatıyor bana. Hem şaşırıyorum hem seviniyorum onu gördüğüme. “Beni burada nasıl buldun?” diye soruyorum. Kocaman bir gülümseme ile yanıt veriyor bana. Bir sebepten bizim kampüse gelmiş. O sebep için de acilen gitmesi gerekiyormuş. Konser bitiminde eve beraber mi döneriz, onu bile konuşamıyoruz. Sonra beklenen an geliyor ve konser başlıyor. K-pop grubu elemanlarının tamamı sahnedeki yerini alıyor ve şarkı söylemeye başlıyor. Gençler de hem dans ediyorlar hem de şarkılara eşlik ediyorlar. Şarkının nakarat kısmında tüm salon coşuyor:

            “Spinozaaaaa!! Spinozaaaaaa!! Spinozaaaaaa!!!…”

Şarkı Korece olduğundan anlayamıyorum ne diyorlar Spinoza hakkında. İş arkadaşım da Korece bilmiyor. İkimizde merak içinde kalıyoruz.

Sevgili Özlem Hocam,

Ne yazık ki konser ve rüya bitmeden uyandım. Bütün bu karakterlerin rüyanda ne işi vardı diye soracak olursanız, bir açıklamam yok. K-pop sevmem. Hindistanlı arkadaşlarım var ama iş arkadaşım yok. Spinoza ise uzun zamandır ne aklıma geliyor ne de okuduğum makalelerde karşıma çıkıyor. İtiraf etmek gerekirse felsefesi hakkındaki bilgim de oldukça yüzeysel.

Yalnız bu rüyada gerçek olan 3 şey var: Birincisi, K-pop grupları gerçekten rengarenk saçlı ve kalabalık oluyorlar- ama Batı felsefesi ve rasyonalizmle ilgili şarkı yapıyorlar mı bilmiyorum. İkincisi, Elliot gerçekten de hiç beklemediğim ama çok ihtiyacım olan zamanlarda bir kutu ev yemeğiyle çıkagelir. Üçüncüsü de Amerika’da okullar şu sıralar gerçekten de öğrenci popülasyonu konusunda tedirginler ve uluslararası öğrenciler ve ortaklıklar giderek daha çok önem kazanıyor.

Bu üçüncü gerçeklikle ilgili olarak biz burada sizin mektubunuzda bahsettiğiniz elektriği kesilmiş ev sendromunun değişik bir versiyonunu yaşıyoruz diyebilirim. Sadece elektrik değil her şeyden çok fazla var aslında. Ama iddia olmadığı yönünde. Özellikle az nüfuslu okullar durmadan “maddi sıkıntıdayız, pandemi fena vurdu, kemer sıkmalıyız” diyor.İnsanları işten çıkartıyorlar – genellikle yönetici asistanı ya da sekreterlik pozisyonlarında çalışanları, teknik elemanları ve zaman zaman kütüphane çalışanlarını. Diğer yandan Amerika’da genç nüfus giderek azalıyor. Önümüzdeki yıllarda üniversite öğrenci sayısının yüzde on düşmesi bekleniyor nüfustaki bu azalma nedeniyle. Sonuç olarak para birçok okulda mütevelli heyeti başkanı. Hatta bir sürü kurumda rektörler eğitimci gibi değil CEO gibi karar alıyorlar.

Bu “yokluk” durumu öyle bir anlatılıyor ki sanırsınız çocuklar kampüste her gün ekmek -soğandan başka bir şey yiyemiyorlar, hiçbir öğrenci etkinliği yapılamıyor, araştırmaya ayrılacak kaynak yok, tek teknolojileri olan fotokopi makineleri de bozulmuş, kütüphaneye ise en son Abraham Lincoln döneminde kitap alınmış, hocalara bir konferans sunumu için bile para ayrılamıyor… Ama tam aksine, her şeyden bolca var. Hatta küçük bir üniversite kampusunun sahip olduğu imkânların belki yarısına ancak sahip ülkemizdeki en iyi üniversiteler. Yani burada yokluk denilen şey dünyanın birçok yerinde bolluk. Kâr etmek öncelik olunca da var olanlar hep yetersiz ya da önemsiz. Çalışanlar her an gözden çıkarılabilir, ama bu CEO’ların – pardon rektörlerin – sorunu değil.

            Peki, bu görünmez bolluk içinde “gerçekten” olmayan ne?

            Yukarıda bahsettiğim gibi olan eğitim kurumlarında insanların (özellikle akademisyenlerin ve öğrencilerin) başlarını sokacakları bir ev yok, hocam. Okula gitmek bir mağazaya ayakkabı almaya gitmek gibi. Satış elemanı ya da diğer çalışanları tanımak zorunda değilsiniz. Onlar da sizi, ihtiyaçlarınızı uzun uzadıya dinlemek, anlamak zorunda değiller. Aldığınız ayakkabı istediğiniz renk olabilir. Hatta ayağınıza olmayabilir ya da kıyafetinize uymayabilir. Ama bu mağazayı ilgilendirmez, nihayetinde onlar satışı yapmaktan sorumlular sadece. Mağaza müdürü bazı modelleri çok çirkin bulabilir; üretimde çevreye verilen zarardan hoşnut olmayabilir. Ancak müşteri istiyor diye getirir, satar o beğenmediği ve aslında varlığını bile onaylamadığı ayakkabıları aslında zevksiz bulduğu müşterilerine. Üretici firma ve dizayn edenler de tabii piyasadaki “trend”lere uymak zorundadırlar. Eğitim bu şekilde ayakkabı gibi alınan, satılan bir şey olunca da okullar bir eğitim yuvası değil Hababam Sınıfı’nda Kel Mahmut’un dediği gibi ticarethanelere dönüşüyor. Hatta geçenlerde çok saygı duyduğum bir meslektaşım öğrencilerden bahsederken “müşteri” diyerek beni derin bir sessizliğe yolcu etti.

            Ben böyle anlattığımda insanlar- çok da haklı olarak- “neden o zaman Amerika’da okullar bu kadar başarılı?” diye soruyorlar. Bir otorite – anne, baba, patron, devlet, öğretmen, sistem, vs – emretti diye ya da herkes öyle söylüyor diye değil de bireyler kendileri istiyor diye öğreniyorlar ve çalışıp başarılı oluyorlar. Motivasyonu yüksek ve amacına odaklanmış bireyler kendileri veriyorlar eğitime gereken emeği ve değeri. Zaten yeterince kaynak olduğu için de istedikleri eğitime ulaşmakta- hatta gerekirse onu yaratmakta- zorlanmıyorlar. Hatta bir bakıma müşteriler gerçekten öğrenmek, araştırmak, düşünmek ve üretmek isteyenleri finanse ediyor bile diyebiliriz.

Yalnız çok benzeri özelliklere sahip iki öğrenciden başvuru alırsa bir bölüm ve komite hangisine kabul vereceğine karar veremezse, kulağıma gelen bilgilere göre, karar finans ofisine kalıyor ve çoğunlukla da parası olan öğrenciye kabul, diğerine ise ret mektubu gidiyor. Yani sistemin verdiği mesaj şu: ya çok ama çok iyi bir müşteri ol ya da çok ama çok iyi bir öğrenci. Her bakımdan orta sınıf olanın vay haline.

            Bu durum adil mi? Etik mi? Nereye kadar sürmeli böyle – özellikle dünyada birçok öğrenci yoksunluk çekerken? İşte bu noktada ben rüyalarıma kulak vermek istiyorum:

Spinozaaaaaaaa!! Spinozaaaaaaaa!!!…

Eşinize ve size Elliot ve ben sevgilerimizi yolluyoruz.

Münire

Not: Araştırınca Spinoza ile İngilizce bir şarki buldum. Şarki filozofun hayatını mercek yaparak kazanmasını; Tanrı, Doğa ve Evreni bir gördüğünü anlatan, akılcılığın temelleri sayılan fikirleri nedeniyle parçası olduğu toplumdan dışlanmasını anlatıyor. Şarkının adı ise Spinoza’nın Rüyası: https://www.youtube.com/watch?v=Uyl8zkTZfyMDaveNachmanoff diye bir müzisyen yazmış ve bestelemiş.

21 – 28 Mayıs, 2021- ABD

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın