Edebiyat

New York – Soma Mektuplaşmaları

Sevgili Münire, /Özlem Yıldız

Mektuplarımı okurken büyük ihtimal ne kadar rahat yazdığımı düşünüyorsundur. Gerçekteyse durum hiç de öyle değil. Belki inanmayacaksın ama sana yazmak için beyaz sayfanın başına dördüncü oturuşum. İlk ikisine sen daha Türkiye‟deyken niyetlenip okulumuza gelişine, uzun soluklu röportajına teşekkür etmek istemiştim. Olmadı. Sayfanın başında kıvrandım durdum. Daha sonraki birkaç denemem de öyle oldu. O zaman şöyle düşündüm, „Belki de mektup türü, eğer genel bir iletişim için kullanılmayacaksa, kendi zamanını bekliyor.”

Bugün için o süre doldu mu bilmiyorum. Buna karşılık bu sefer epey kararlıyım. Ne yapıp edip sayfanın sonuna varacağım. Bu kadar güvenli konuşmamın bir sebebi de geçen günkü whatsapp mesajın. O yazdıklarında, bir ay içinde iki ayrı hikâye akşamı düzenlediğini söylüyordun. Ayrıca içerikleri hakkında da ipuçları veriyordun. İletini okuduktan sonra etkinliğin nasıl geçmiş olabileceğini hayal etmeye çalıştım. Bunun en kolay yolu da kendi “en”lerimi düşünmek oldu.

Evet, benim en mutlu “an”ım hangisiydi? Ve ona hangi yollardan ulaşmıştım?

Belleğimi yoklayınca kendime mutlu bir “an” buldum. Daha sonra, neden bunu seçtiğimi düşündüm. Belki zorlu çabaların ardından gelen bir ödül olduğu için, belki de hayatımın sonraki aşamalarını da derinden etkilediği için…

Epey bir süre dalgınlığımdan çıkamadım. O günleri tekrar tekrar yaşadım. Dahası sevdim bu iç konuşmaları. Dolaylı yönden de olsa o hikâye akşamlarına dahil olmak istedim.

Liseyi bitirdiğim yılın yazında çalıştığım tütün tarlasında, geleceğim hakkında bol bol düşünme fırsatım oldu. O güne kadar üniversite hayali kurmamıştım. Daha sonraki zamanlarda o günkü durumumu anlatmak için: “Ben lisedeyken üniversiteyi hastane zannediyordum.” cümlesini kullanıyordum. “Rüstem Dayının torunu Ege Üniversitesine gitmiş.” dediklerinde “Vah vah” diyordum “Sağlam çocuktu, niye gitti ki?”

O yaz, üniversitenin sadece hastane olmadığını öğrenmekle kalmayıp hayaller de kurdum. Tıpkı hapishaneden kaçmanın yolarını arayan mahkûmlar gibi tütünün hayatımıza yapışan katranından kurtulmanın çarelerini aradım.

Bazı günler tarlamıza Akhisar‟dan işçi kadınlar gelirdi. Sıcağın altında gün boyu tütün kırardık. Onlar geldiğinde (paramız boşa gitmesin diye) daha çok çalışmak zorunda kalırdık. Yine de sıkılmazdım. Çalışmanın ustası olmuş o insanlar, türlü muhabbetlerle zamanın nasıl geçtiğini duyurmazlardı bize. Ya bir gün önce gittikleri patronun onları susuz, çaysız bıraktığını anlatıp üstü kapalı olarak bizi uyarırlar, ya da kırk derecelik sıcağı serinletecek bir türküye can verirlerdi. Ben de bu şekilde hem zamanın geçmesine hem de işlerin azalmasına sevinirdim.

O günlerde tarlamıza gelen işçi kadınlardan biri, lise arkadaşımın annesi çıktı. Kızı çok güzel bir bölümü kazanmıştı. Mutlu anne, o sevinçli anlarında bana kızının test kitaplarını getirebileceğini söyledi. Sonraki birkaç gün içinde bizim tarla işleri bitti. İşçi kadın, söz verdiği gibi benim için hazırladığı koliyi birkaç gün sonra işe geldiği teyzemlere bırakmıştı. O test kitaplarını heyecanla kucaklayıp eve getirdiğimi hatırlıyorum.

O dakikadan sonra kolları sıvadım. Yan yana dizilmiş üç odadan oluşan köy evimizin en kenar odasında başladım yolculuğuma. Sabahtan akşama kadar kozamı örmekle meşguldüm. Dahası o yıl, Belediye başkanımız (Abdül KOCATÜRK) kasabamıza bir kütüphane açmıştı. Memleketimizde olur şey değildi; ama olmuştu işte. O kütüphanenin ilk müdavimi de bendim. Bir tilkinin kümese dadanması gibi giderdim oraya. Bazen aldığım kitabı aynı gün bitirip değiştirdiğim olurdu. Bazen de kütüphaneci kadın: “Bu çocuğun kitap okuduğu falan yok, biçki dikiş kursunun kızlarına bakmaya geliyor.” diye düşünmesinden çekinip bir gün beklemek zorunda kalıyordum.

Günler, haftalar boyu böyle kaç gidiş geliş. Sonrasında kitap okumak, test çözmek, flütte yeni bir türkünün notalarını aramak…

Zamanı kim tutabilirdi ki? Üniversite sınavının birinci aşaması geride kalmıştı bile. Puanımı bir önceki yıla göre epey artırmıştım. O güne kadar beni kendi halime bırakan ailem, işin ciddiyetini ve benim kararlılığımı anlamış olacak ki yirmi nisanda beni dershanenin hızlandırma kursuna yazdırdı. Böylelikle o güne kadar öğrendiğim bilgileri sorular üzerinde sınama fırsatım oldu. Haziran gelip de sınavın ikinci aşaması yaklaştığında zil takıp oynamadığım kalmıştı. “Oldu bu iş.” diyordum kendi kendime, “Üniversiteyi kazandım.”

Sınavın ikinci aşamasına girip çıktıktan sonra da düşüncem değişmedi. Sınav dönüşü ayaklarım yere basmıyordu tabii ki. Yine de işin kesinleşmesi için sonucu beklemem gerekiyordu. Sevinçliydim elbette. Buna karşılık hayatımın en mutlu “an”ı bu değildi. Zaten babam da, belki de haklı olarak, frenlemeye çalışıyordu beni: “Aman oğlum!” diyordu. “Bu kadar beklenti içine girme. Kazanamazsan hayal kırıklığına uğrarsın!”

Sonra yine tütün tarlası. Şimdi düşününce o yıl sınav sonuçlarını beklerken çalışmanın insanı bezdiren zorluklarına mutlulukla katlandığımı hatırlıyorum. Zaten o yıl çiftçilikten esnaflığa da yarı zamanlı geçiş yapmıştım. Akşamüstleri köy meydanındaki bir kahvehane önünde kendi yetiştirdiğimiz domatesleri satıyordum. Sonradan acıya bulanmış bir küskünlüğün hatırası olacak o köy kahvesinde hem para kazanmış hem de köyümüzün önde gelen tiplerini yakından tanıma fırsatı bulmuştum. 

Tezgâhımın yanında dizilen sandalyeler hiç boş kalmazdı. Kitapsız Rıfat, bastonuna yaslanıp elli altmış yıl öncesinden dem vururdu. Bahçıvanlığı ile ünlü Kıvırcık Halil o yılki salatalıklarının ne kadar bereketli olduğunu anlatırdı. Öyle bir bereketti ki o, koca bir çuval salatalığı düşük bir ücrete satardı. Müşteriler ücretten değil de çuvalın büyüklüğünden korkup kaçarlardı. Hemen diğer yanımda oturan Breştanik Hüseyin de, “Keçi gübresi, keçi gübresi…” diye fısıldardı kulağıma. “Attı keçi gübresini, şimdi de toplamaya yetiştiremiyor.”

İşte hayatımın, bugün için, en mutlu anı orada bulmuştu beni. Bir öğleden sonra Akhisar‟a giden kuzenim, dershaneye uğrayıp üniversite sınav sonuçlarını öğrenmişti. Onun müjdesi ile bana ulaşan “Edebiyat öğretmenliğini kazandığım” haberi hayatımın en mutlu anının fitilini ateşledi.

O dakikadan sonra işler paydostu! Bu hızla kalan domatesleri ben yerdim her halde.

Az ötedeki değirmene koşup at arabasını aldım. Uçarcasına evin yolunu tuttum. Yarı yolda; kasaları, terazileri unuttuğum aklıma geldi. Geri dönüp onları topladım. O arada Kitapsız Rıfat, bastonuna yaslanmış: “Ne oldu ki şimdi bu çocuğa?” der gibi yüzüme bakıyordu.

Yeniden at arabasına kurulup dizginlere asıldım. O dakikalarda okulu kazanmış gibi değil de, kendimi, edebiyat öğretmeni olmuş gibi hissediyordum. Diploma için çürüyecek dirseklerimden haberim yoktu. Bir mesajla öğretmen oluvermiştim. Evdeki sevincim bir yana koca avlu dar gelmişti bana.

Yeniden dışarı attım kendimi. Hayatımın en mutlu anıydı. Biliyordum. Yolun hemen karşısındaki tarlada halamlar tütün kırıyordu. Akşam güneşinin turuncu ışıkları ile boyanıp aralarına karıştım. Nedense benim de tütün kırasım geldi. Bir sıranın başına geçip işe koyuldum. Kopan her yaprakla birlikte hem sevincimi küçük parçalara ayırıp taşınabilir hale getiriyordum hem de çıt çıt vedalaşıyordum tütün tarlası ile…

Sevgili Münire, uzaktan da olsa hikaye akşamlarına dahil olmak çok güzeldi. Böylesi bir fırsat için çok teşekkür ederim.

Selam ve sevgilerimle…

Özlem YILDIZ

 26-03-2019

Soma

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın