Edebiyat

New York’tan bir deneme/ Münire bozdemir

BOKSÖR KANGURULAR EVDE

Bir seneyi aşkın bir zamandır malum sebepten evlere kapanmaktan şikâyetçi birçok insan var. Kimisi işini evine götüremediği için ailesini geçindirememe korkusu içinde, kimisi de evde darlandığından yakınıyor.

Benim derdimse eve gidememek.

Amerika’dan Türkiye’ye uçaklar yok değil. Etrafımdaki birçok insan aşıda oldu. Ancak okulun tamamen yüz yüze eğitime geçmeye hazırlandığı şu günlerde henüz öğrencilerin tamamı aşılanmadığı için; ayrı caaşıların virüsün varyasyonlarından bizi koruyup korumayacağı belirsiz olduğu için üniversitelerin çok sıkı seyahat kuralları var. Özellikle vaka sayısının çok yüksek olduğu Türkiye gibi ülkelere yolculukla ilgili.

“İnsanların ne düğünleri, ne gezmeleri bitti.” diye söylendiğim zamanlar çok oluyor. Ancak bu yazımda sözcüklerimi gözüme ve kalbime batan sorumsuzlukları değil de üzerine düşünmenin hepimize daha iyi geleceğine inandığım başka bir konuyu anlatmak icin harcamak istiyorum.

Evet, ben bu sene eve gidemedim. Ama “ev”in ne olduğu üzerine çok düşündüm. Düşüncelerimi birkaç madde halinde sizlerle de paylaşmak istiyorum.

1. Ev benim kürkçü dükkânım. Bunu hem içine doğduğum hem de eşimle birlikte kurduğum ev için söyleyebilirim. Çalışırım, koşarım, yorulurum, düşerim ve kalkar gene koşarım. Ama günün sonunda hep eve giderim. Eve gidince hepsini tek tek ilgili aile üyelerine anlatmak üzere, hep sırtımda taşıdığım hayali çantamı bazen komik bazen düşündürücü anılar, sevimli tavşanlar ve sincaplar, gördüğüm güzel dağlar, nehirler, okyanuslar, unutamadığım insanlar, olaylar ve bilgilerle doldururum. Hatta bazı girişimlerimi, işlerimi, yolları ve maceraları eve gidecek olmanın hayali ile ve oradaki insanlardan aldığım güçle tamamlarım.

2. Ev benim saklandığım ve yaralarımı sardığım yer. Evdekiler bana “Nasılsın?” diye sorarlar; “Neden başarılı olamadın?” ya da “Kaç para kazandın?” diye değil. Yaptığım yanlışlar, çözemediğim problemler için beni suçlamak yerine “Gel, beraber düşünelim.” derler. Evde derdini paylaşmak zayıflık değildir. Susam Sokağı’ndaki Bay Müzik gibi “Olmuyor! Olmuyor!” diyerek çıldırıp kafamı piyanonun tuşlarına vurduğum zamanlarda evdekiler beni cesaretlendirirler. Hem arkamda hem yanımda dururlar. Bu bağlamda, benimle aynı fiziksel evde yaşamasalar da bazı arkadaşlarım da benim evimdir.

3. Kültürler Arası İletişim derslerinde Japonya’da kurumların çalışanlara aile gibi muamele ettiğini, hatta bu yüzden aksayan isler ya da yapılan bir hata için çalışanı uyarmak gerekiyorsa bunun dolaylı ve nazikçe – yani gurur kırmadan- yapıldığını okumuştum öğrencilerimle. Böylece zamanın çoğunu işte geçiren çalışanlar daha huzurlu çalışıyorlarmış. Bir ailede nasıl “seni dedelikten/ babalıktan/ annelikten/ evlatlıktan / kardeşlikten vs. kovuyorum!” demek zor ve nadirse, Japonya’da da çalışanları işten kovmak zor ve nadirmiş.  Sonuç olarak çalışanlar da işlerini hakkıyla yapmaya çalışır ve başka iş bulduklarında bile mevcut işyerlerindeki ilişkilerini yıpratmadan ayrılırlarmış oradan. Bu sözü geçen atmosfer işyerinde sadece bir sosyal ve kültürel fonksiyon gözetilerek – yani adet yerini bulsun ya da rakiplerim bana laf etmesin mantığıyla  değil de, samimiyetle yaratıldığında çalışanlar gerçekten de evde gibi hissediyorlarmış.

Eğer severek ve kendimize ve yaptığımız işe saygıyla çalışıyorsak; emeklerimiz değer görüyor ve sömürülmüyorsa işimiz de bizim evimiz. Hem de başka bir sürü insana fayda sağlamamızı ve kendimize bir amaç bulmamızı sağlayan bir ev. Benim içinse her dersle, öğrenciyle, projeyle yeni odalar eklediğim, istediğim gibi boyadığım, dekore ettiğim, gerektiğinde restore ettiğim çok ama çok büyük bir ev. Kat çıkmak için belediye iznine de gerek yok üstelik.

4. Geçen sene için hayalim Anneler Günü’nden Babalar Günü’ne kadar anne babamı Amerika’da ağırlamaktı. Annemi doğa parklarına ve New York’ta Doğa Tarihi Müzesi’ndeki dinozor iskeletine bakmaya, babamı da Madison SquareGarden’da boks maçına götürecektim. Ama ne yazık ki her birimiz seneyi kendimizi bir virüsten hem fiziksel hem psikolojik olarak korumaya çalışarak geçirdik. Ayrı ayrı ülkelerde her birimiz birer boksör kanguruyduk. Fonda, belki Rocky filmlerinden hatırlayacağınız Eye of theTiger çalarken kesemizdeki hayalleri ve umutları korumak için salladık yumruklarımızı – bazen çat kapı gelen, sanki gözüyle test edebiliyormuşçasına “bende virüs yok” diye iddia eden misafirlere, bazen de bilgisayara sığdırmaya çalıştığımız dünyaya ve özlemlerimize karşı. “Olsun.” dedik, “Anneler Günü, Babalar Günü, doğum günleri ve bayramları buluştuğumuz gün, aynı anda topluca kutlarız.”

İşte, benim için bir diğer ev de birlikte kurulan hayaller. Ama hırsla değil, sevgiyle kurulan, gerçekleşmesi için sorumluluk aldığımız ama gerçekleşemeseler bile çok sevdiğimiz hayaller. Bana sorsanız senin evin neyle ısınıyor diye, hiç düşünmeden işte bu hayalleri anlatırım.

Umarım, bu uzun karantina günlerinde içine kapandığınız güzel, huzurlu, umut ve sevgi dolu evleriniz ya da o evleri inşa edecek gücünüz vardır.

Sağlıkla ve sevgiyle kalın,

Münire Bozdemir

Nisan 2021 , ABD

***

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın