Roman

Nikos Kazansakis’in ZORBA’SI/ Ali Özenç Çağlar

Kitap neden okunur? Ya da şöyle, sorayım: insan ne için kitap okur? Boş zamanlarını değerlendirmek için mi? Gece uykusu kaçtığında, kolayca uyumak için mi? Yoksa günün koşuşmalarından sonra sıkıntınızı dağıtmak için mi? Kuşkusuz bu soruları çoğaltmak mümkün ve her soruya ayrı ayrı verilecek cevabımız da vardır. Oysa elinize aldığınız bir kitabı tutkuyla okuyorsanız iş değişir. Benim gibi başladığınız her yapıtın sonunda sevinçle gülümser, kendinizi evrenin en mutlu insanı addedersiniz. Çünkü o kısacık süre içinde bir koca yüz yılı aşabilir, hatta antik çağın, bizden binlerce saatin, günün, haftanın, binyılların içinde buluverirsiniz kendinizi. Bir bakarsınız Platon’u veya Sokrates’i Atina’nın sokaklarında birkaç gençle demokrasiyi tartışırken bulursunuz, bir bakarsınız Roma’da Spartakus’u isyancılarla birlikte savaşırken izliyorsunuzdur. Bir bölüm sonra bakmışsınız Montaigne, Spinoza, bir kahvede sohbet ediyor, karşı masadaki Hume’e de el sallıyorsunuz. Gothe’i ise Faust’un el yazmalarını düzenlerken görüyorsunuz.

Zorba

Nikos Kazansakis’in muhteşem eseri Zorba’yı okurken geçti tüm bunlar aklımdan. Çünkü kitap beni bir anda yaşadığım yüzyıldan alıp 1900’lara getirip bıraktı. Hem de nereye, O eşsiz Girit adasının tam da ortasına. Köylüleriyle, madencileriyle tanıştım. Onların günlük savaşımlarını, yaşam mücadelelerini yakından izledim; acılarına, sevinçlerine şahit oldum, dinsel ayinlerine katıldım. Bu gezintimde rehberim hiç kuşkusuz Zorba idi.

Yıllar yıllar önce 1964 yapımı olan Anthony Quinn ve İrene Papas’ın oynadığı Zorba filmini izlemiştim oysa. Ama hayır, romanını okumak başka bir şeymiş. Doğrusu yıllar önce okumadığıma nasıl da hayıflandım anlatamam. Çünkü ne kadar usta yapımcı olursanız olun, o romandaki ince ayrıntıları, örgüleri, olduğu gibi aktarmak olası değil. Tabi ki bu tür eserlerin filmleri –varsa- seyredilmeli, ancak mutlaka hikayesi de okunmalıdır.

Can Yayınları,1993 basımı olan kitabın arka sayfasında yazardan şöyle bahsediyor: “Zorba, ünlü Yunanlı yazar Nikos Kazansakis’in olgunluk döneminin ilk ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Kazansakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak tartışıldı; yanlış bilindi; az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazansakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle dokunmuş büyülü bir kumaştır da denilebilir; baştan sona sürekli bir arayış, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir.” (…)Uğur Kökden)

Kazansakiz, romanı yazmadaki nedenleri ise, yukarıda söylenenden farklı olarak şöyle yorumluyor: “Çok sevdiğim bir işçi olan Aleksi Zorba’nın hayatını ve yaşama düzenini yazmayı çok istemişimdir.

Hayatımda bana en çok iyiliği dokunan şeyler, gezilerle düşler olmuştur. Ölü ya da diri insanlardan, savaşmamda bana yardım edenler çok azdır. Ama ruhumda bende en çok iz bırakan insanları saptamak isteseydim, herhalde üç dört ad sayabilirdim: Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche ve Zorba. Bunlardan birincisi, benim için, ölümsüzlüğü kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan, camdan yapılmış parlak bir göz (Güneş kursu gibi) olarak kalmıştır; Buddha dünyanın içinde boğulup kurtulduğu dipsiz bir göldü; Bergson beni, gençliğimde her biri benim için birer işkence olan, çözülmesi olanaksız, felsefe sorunlarından kurtardı; Nietzsche ise, yeni acılarla zenginleştirdi beni ve bana sıkıntıyı, acıyı ve kararsızlığı gurura çevirmeyi öğretti; Zorba, ise, hayatı sevmeyi, ve ölümden korkmamayı öğretmiştir bana.’

Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir “guru”, Aynaroz papazlarının dediği bir “yeronda” seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba’yı seçerdim.

Zorba’yı okurken, -adetim kurusun- satır altlarını çize çize ilkokul çocuklarının karalama defterlerine çevirdim. Ne var ki hepsini buraya aktarmam mümkün değil. Ama bir paragraf var ki, aktarmadan da edemeyeceğim: (…)”Zorba yine sertleşerek:

“Çene mi çalacağız?” dedi. “Yahu ben sana diyorum ki, bu dünya sır dünyasıdır, insan da büyük bir canavar! Büyük canavar ve büyük Tanrı. Adı Yorgaros olan ve benimle birlikte Makedonya’dan gelip çok büyük işler ve büyük bir ün yapmış, pis bir domuz olan cani bir komitacı ağlıyordu. “Ne ağlıyorsun ulan be domuz?”dedim. Fakat o üzerime atıldı, ha babam beni öpüp, küçük bir çocuk gibi ağlamasını sürdürdü. Sonra bu alçak herif kemerini çıkardı. Öldürdüğü kişilerden ve bastığı evlerden çaldığı liraları çıkarıp avuç avuç havaya fırlattı. “Anladın mı patron? Özgürlük bu demektir!”

Kalktım, temiz hava almak için güverteye çıktım. “Özgürlük bu demektir!” diye düşündüm. Bir hastalığa yakalanıp altın liralar toplayacak, sonra da birden hastalığını yenip bütün varını yoğunu havaya savuracaksın. Hastalığın birinden kurtulup daha büyük başka birine tutulasın… Fakat bu da tutsaklık değil midir, acaba? İnsan, soyu için, Tanrı için, kendini bir düşünce uğruna feda mı etmelidir?”

Yani bir düşünceye inanmak, sorgulamadan inanmak; yobazlık işte bunun adı olsa gerek…

*ZORBA/ Nikos Kazansakis/Roman/ Can Yayınları/Türkçesi Ahmet Aygın/7.Basım

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın