Felsefe

Nilüfer Uçar ve Bir Deneme Yazısı

                       sanat / kadın / aşk / ihanet / delilik 

                                                                     Nilüfer Uçar / 15 Temmuz 2021                                                                                                                                                                                            

       Camille Claudel ;  

        “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”  Bu söylemi duysaydın ne düşünürdün? Peki ben kimim der miydin?  Sendeki o deha ve yeti’ye rağmen Fransa’da bir kadının okuması ve birey olarak var olması  çok zordu. Normal bir dünyadan doğsaydın; Camilla Claudel’den “ büyük sanatçı, dahi heykeltıraş” diye söz edilecekken erkek egemen dünyada ne yazık ki Rodin’in sevgilisi, ilham perisi, delirerek ölmüş zavallı bir kadın olarak anıldın. O egemen güç ki hep kadını yok saydı. Rodini’in eserlerindeki etkini gören eleştirmenler “Camille öncesi ve sonrası” ayırımını yapmaya başlamışlardı. Senin romantik ve hassas ruhuna karşın o, kadınlara karşı oldukça sert ve egosunun esiriydi. Onu defalarca terk etmene karşın kesin kararını ne yazık ki on yılı sonra verebildin. Bu zor sürecin üstesinde  gelemedin. Zor ve sancılı bir dönemin içinde ayakta durup o muazzam eserlerini  yaptın. Sanat eleştirmenlerine göre sen bir dâhiydin. “Uçup Giden Tanrı, Bronz Vals, Olgunluk Çağı, Geveze Kadınlar, Sakuntala ve Genç Kız” gibi nice eserlere ruh verdin. Eserlerinin belirgin vurgusu; hareket, yüz mimikleri ile  jestlerin izleyici üzerinden bıraktığı etkiydi.  Bu  seninle Rodin’in  eserlerini  ayıran büyük ayırımdı. Onun yapıtları hissizdi. Bir kadın duyarlılığı ile yaptığın yapıtlar muhteşemdi. Çıkış yolu ararken Rodin’in etki alanına girdiğinde, yaşam rotanın değişeceğini, yeteneğini eserlerine aktarırken bağımlılığa doğru sürükleneceğini elbette tahmin edemezdin. İçten içe duyumsasan da aşk denilen kıskançlık  kıskacında kendini alıkoyamadığın kesin. Aşka acı bal dendiğini bilir misin? Hem yemek istersin yiyince de damağındaki acısıyla yanarsın. Sıkıntıları içinden yoğurduğun dönemlerde dertleşeceğin kardeşin ve babandan başka kimsen yoktu.  Onlara da yanında olamadı. Özlemini, hırsını, kıskançlığını, hayal kırıklarını, iç isyanlarını keskinin dişlerine verdiğini bilen yoktu.  

        Bu acı süreç “Kader”  heykelinden vücut buldu.. Aslında  güçlü kadın olsan da o duygusal ruhun aldığı darbelerle zamanın ellerinden hırpalandıkça hırpalandın. Ve gücün isyanını yenemedi. “Büyük kadın sanatçı neden yok” söylemine tepkini; keskiyi mermere  nasıl sapladıysan öyle sapladın o güzel ve  hassas yüreğine, sanatçı ruhuna. Mahir ellerinin kılcal damarlarında  isyan eden  kan, gözlerinden yansıyan ışık  keskinin ucunda şimşek çakar,  kim bilir titreyen içini kaçıncı kez iç kanamanın eşiğine getirdi. Büyük sanatçı nasıl engellenir  uzun uzun anlatırdın haykırarak. Belki de iç isyanını bastırarak susku içinde olurdun, ama sanmam… Çünkü isyan başladıysa boyun eğmez.

       Eminim isyanın; verilmeyen eğitim hakkına, eşit çalışma koşullarına sahip olamayışına, özgün çalışma olanağından yoksunluğunadır.  O  olanak sana ve senin gibi pek çok kadına verilseydi, yaşam çizginiz başka bir güzergâhtan yol alır, iradenin gücüyle sanatını zirvesinde  yerinizi almış olurdunuz.. Elbette ulaşacağın erek arzuladığın seviyede olur, sen de Rodin’in gölgesinden kalmadan büyüklük basamağında yerini alırdın. Fırsat eşitliğinin yaratılmadığı durumlarda yarış ya da kıyaslama söz konusu olmamalı. Yaşadıkların bunun kanıtı değil de nedir?

      “büyük sanatçı“ söylemi ile   “büyük kadın sanatçı” söylemi başka değerler içerir.

     “Adam dâhi!” gibi iki basit sözcük yerine “dahi insan.” söylemi insan yaradılışına en yakışandır. Doğuşta getirilen yetiler ve kodlarına yüklenilmiş zekâ, nasıl bir hazinedir ki herkese nasip olmuyor. Tanrısal armağanı sanata dönüştürebilen sanatçıların değeri bilinmeli, sanatıyla yaşatılmalı. Bu kadın için de erkek için de geçerli düşünce olmalı. Yaşam koşulları bunun ne kadarını kullanmaya olanak sağlar, asıl sorun buradan başlıyor. Sanılmasın ki iki yaradılışın kıyaslaması bu. Bu yalnızca bir tarafa tanınmayan olanakların sonucundan yapılan ön yargılı değerlendirmelere olan bir itirazdan ibaret. 

Bu demek değildir ki kadınlar sanat alanında yol kat etmedi, edemedi.. Elbette çok değerli sanatçılar yetişiyor, güzel yapıtlarıyla varlıklarını sürdürebiliyorlar. Ve daha nice cevherler var oluşun simgesi olarak yerini alacak, yaptıkları atılımlarla hep ileriye gitme azmini asla terk etmeyecekler. Geldikleri noktadan geri adım atmayacaklar.

         Senin  (1864-1943 )  verdiğin mücadeleyi bizden  Sabiha Bengütaş ( 1904-1992) verdi. Çünkü ailesi, toplum ve resmi makamların direnmesine rağmen Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı oldu. Kazandığı ödül kadın olduğu için elinden alındı. 3 erkek öğrenci arasında ilk kız öğrenci olarak bu maratonda yerini almayı başaran dirençli kadınlardan biri oldu. Erkek egemen heykel dünyasındaki ezberi bozdu. 

       Sanatçı olmak her çağdan zor ve bedel öder. Çünkü sanatçı muhaliftir. Muhalif iktidarların hoşuna gitmez.  Hızlı ilerlememizi sağlayan Cumhuriyet ve Ulu Önder Atatürk’ün çağdaş atılımları sayesinde  nefes aldı, ivme kazandı.  Kadınlara sağlanan eşit haklar, eğitim ve çalışma olanaklarının verilmesi, güvencenin oluşması nefeslenmeyi de beraberinde getirdi. 

       Kendini onaran ruh ve beden yaşamın zor koşullarına göğüs gerebilir. Bu pozitif düşüncenin sonucudur. Bir de göğüs gerecek takati kalmadıysa, işte orada kopan ipe düğüm atacak ele ihtiyaç olur.  O da yoksa  deha da yetenek de heba olur. 

       Frida Kohlo;. resim çalışmasında aldığı güçle yaşadığı zor sürecin üstesinden gelebilme mücadelesi içindeydi. Frida’nın yıpranan bedeni, ruhunda yarattığı hasarı onarmak için sanatın gücüne hep güvendi. 

Ölümsüz eserlere imza attı.  Ruhuna kesik  atan ve kıskançlık ateşinde seni yakan Rodin varsa, Frida’nın da Diego Rivera’sı vardı. Frida acılarıyla boğuşurken umudunu, direncini bırakmadı. Şöyle der acıları için;  “İyileşmek mi? Ama ben hasta değilim ki. Kırık döküğüm. Aynı şey değil, anlıyor musunuz?”  Belki  akıl hastanesine yatırıldığından, çapraz ateş altındaki duygularınla kendini bulmaya çabalıyordun, Belki  kırılan ruhun  kanamış ama hasta değildin.

 Ne zordur akıl sağlığı yerinde olup da hasta olduğunu varsayanlara karşı çaresiz kalmak. İç isyanın yürekte  korlaşmasıydı bu.  Sanatını yapman engellendi. Dile kolay bir ömür denecek uzun bir süreç,  tam 33 yıl sanatsız yaşamını sürdürmek zorunda bırakıldın. Beslendiğin ana damarının kesilmişti. Ruhun kan kaybındayken  ölü bir beden  sana kaldı.        

       Sylvia Plath sizinle kader birliği yapmış bir başka yetenek. Acının azgın nehrinde kulaç atma çabasında olsa da sulara kapılıp yok olmaktan kendini kurtaramadı. O da Ted Hughes’in aldatmalarını, fiziki aşağılamalarını  ve değersizleştirmesini şair ruhuna, duygu yüklü içine sindiremediği içindir ki, iç kalesi darbe alınca yaşama tutunacak gücü kendinden  bulamadı. Yeti’sini devreye sokamadı, yaralandı, ruhu kanadı beden dirençsiz kaldı. Her darbe kristal bardağın kırılmasını hızlandırdı, intiharın eşiğine doğru sürükledi. Nefret ve kıskançlık sonun başlangıç vuruşunu yaptı. Şiirin intiharıydı bu.. Bir yıldızın infilakıydı, patladı, yıldız tozu  sonsuz boşlukta akıp gitti. Yıldız olarak parlamaya devam edebilseydi kaç karanlık geceyi şiirleriyle ışık olurdu. 

      Bunlar; taşı yarıp var olmaya çalışan ama yaşama tutunamayanlar sevgili Camille. Bir de hiç olanak verilmeyen, doğuşta tutuklu, ayaklarından erk prangasını taşıyan, mahkum kadınlar var ki azımsanamayacak kadar çok.  Onlar ki solup giden kır çiçekleri her biri. 

       Doğada; hayvanlar, bitkiler yaşam döngüsünde  üstünlük taşımadan yaşayabiliyorlar. Ama biz insanlar ego denilen o  ilkel tasarımın tutsağı olduk, neden?   Ana rahminde eşit koşullarda büyüyen cenin, nedense dış dünyada eşit değil, neden?. Çünkü erk kimdeyse onun kurallarıyla dönüyor dünyanın döngüsü. Hani dünyanın eksenindeki eğim gibi kadının da kaderi eğimli. Ne yazık ki egemen güçler, egemenliklerini korumak için yürüttükleri bir üstünlük savaşımı sürüp giden.

       Yeteneğinle dünyaya geldiğinden kim bilir ne kadar şanslı olduğunu düşünmüşsündür. Yetenek herkese nasip olmayan tanrısal bir veri. Düşünsene ruhundaki inceliği, daha küçücük çocukken çamura verdiğin şekillerle diğer çocuklardan  farklılığını. Sanatçı yetin tanrının mucizevi armağanıydı senin için. Ne yazık ki Fransa gibi medeni bir ülkede kız çocukları akademik eğitim alması yasaktı. Camille; bu keskin ayırımcılık neden varlığını sürdürmeden inat ediyor. Ne sormuşlardı? “Neden hiç büyük kadın sanatçı çıkmıyor?” Acaba irdelendi  mi, neden? Bu yalnız senin yaşadığın bir durum değil elbette. Senin gibi milyonlarcası aynı yazgıyı yaşıyor. 1800’lerde yaşananları şimdi de görüyoruz. Gelişmiş ülkelerden sorun çözülse de, çözemeyen pek çok ülke var. Sevindiren direnen kadınların çığ gibi çoğalması, var olma mücadelesinde geri adım atmamaları. 

      Var olmak, ruh boşluğuna doldurmak için Rodin’i kendine lider olarak seçerken, çıkış yolu ararken aşk denen bağımlılık kıskacına yakalandığının farkında olmadın. Aşk; aşk insanın doğasında olan ve uğruna her şey göze alınan çılgın bir duygu.  Rodin’se hem yeteneğinden hem sevginde yararlanırken sen kendini keskinin yonttuğu heykellerin yerine koyarak benliğine darbeler indirdiğinin farkında olamadın. Rodin bir tarafta şöhret sarhoşluğu yaşarken bir taraftan da çevreden yayılan dedikoduları bertaraf etmenin gayreti içindeydi. Onun eserlerinden senin yeteneğinin esinti izleri herkes tarafında görülmeye başlanmıştı. Tabi bu Rodin’in işine gelmiyordu. Gizli rekabeti saplantı derecesinde aşkla karıştı. Bitimsiz kavgalarınız ruhunuzdaki gizli çekişmenin kök salmasının sonucuydu belki de. Ama ne yazık ki o hassas yapın ve aile ilişkilerin seni uçuruma doğru sürüklediğini bilemedin. Bilsen bir dönüş yapabilir miydin, o başka bir sorunsal elbette. Bir insan ipini ne zaman koparabilme yetisini kendinden bulabilir? Belki hiç bulamayabilir kim bilir.  Rodin’e tanınan olanaklar sana tanınmış olsaydı yerin hangi basamak olurdu?   Bir deha, üstün bir yetenek heba edilmezdi. 

       Azmi sekteye uğratılan başka yetenekler de var.

       Nilgün Marmara, Fürug Ferruhzad, Virgin Woolf, Sylivia Plaht , Tezer Özlü gibi geleceğe önemli eserler bırakacak yetiyi içselleştiren pek çok kadından birkaçı. Kadın – kadınlarımız, var oluşun kaynağı. Kadınların yoluna taş koyan unsurlar o kadar çok ki…  Bizde durumlar ancak Cumhuriyetin ilânıyla verilen kazanımlar sayesinde kadının yaşam koşulları değişti. Günümüzde bu durumda rahatsız olan çevreler yeniden kadın haklarını alma çabasındalar. Bu bir güç savaşımı. 

        Güçlü, korkusuz, özgür, başarılı kadınların çoğalması; model alınarak kendi alanlarını genişletmeleri kendini erk görenlerin  korkulu rüyası. Onlar için kadınların;  uyanış, özgürlük, direnç, var olma azminin filizlenmesi çok tehlikeli. Bu korku nedeniyle hep erkek güçlü, kadın onun itici gücü olmalı zihniyeti var olmuştur. Sen ki; Rodin’in koruması olmadan tek başına sanatını yapabileceğine karar verdin ve tek başına var olmayı denemeyi düşündün, işte o zaman o egemen güçler sindirme, değersizleştirme silahlarını devreye soktular. Annen dahi seni desteklemedi. Toplumun ön yargılarını desteklercesine seni reddetti. Nasıl bir çöküntü yaşadın kim bilir. Sancılı bir dönem bekliyordu seni. Üstün yeteneğin özgün ve muazzam eserler yaratmaya devam etsen de istediğin randımanı alman, eserlerinin satılması engellendi. Acıların eserlerinde kendini gösteriyordu zaten. “Uçup Giden Tanrı” eserinde o güne kadar görülmeyen bir tarzda yaptın. Bir kadınla giden erkeği ve arkadan kalan kadını gösterdin. Seçilen ve terk edilen kadın, heykelde kadın ayakta ve erkekle eşit mesafede, güçlü kollar bu muazzam heykeli, özgürlüğü, eşitliği simgelese de “para etmez” düşüncesini yaydılar. Heykellerini oniks materyallerden oymaya başladın ki; oyulması  çok zor bir meateryal. Bu materyali  bilerek seçtiğin kesin. Belki yaşamın zorluğuna karsı bir isyanındı. Direncini göstermek, zoru başaracak güçteyim demek olabilir mi? Camille… Eserlerine övgüler yağdıran, kucak açan çevreler; Rodin’den ayrıldığın için sırt çevirerek seni cezalandırdılar. 

       Yaşanılan fırtınalı günler elbette ki hem bedeninde hem de düşün deryanda deprem etkisi yaparak yıkım aşamasına sürüklüyordu. Dışlanmak, maddi sıkıntılar, geçmişin acılarını kaldırma kapasitende kırılmalara neden oldu. Bir gece geçirdiğin sinir krizinin tahribata uğrayan ruh halinle atölyedeki heykellerin Rodin’in olduğunu varsayarak parçaladın. Emeğini göremeyecek duruma getiren koşullar önemsenmediği gibi sana destek olacak birilerinin olmaması yıkım etkisini arttırdı. Baban ve kardeşinden başka seni koruyacak kimsen yoktu. Onlar da sana yardım edemedi. 

       Ah Camille kimsesizlikten akıl hastanesine yatırıldın. Dile kolay tam otuz üç yıl. Nasıl bir ruh taşıdın ki tanrı vergisi o yeteneğini kullanman engellendi. Belki bir tuzağın kurbanı olmuştun . Sinsi bir el seni sanatında koparmaya doğru adım adım sürükledi. Şu adaletsizliğe bakar mısın Camille, senin yaptığın heykeller “müstehcen” bulunurken, Rodin’in erotik olarak nitelendirilerek  sayfalarca övgüler yazılıyordu. Sen fahişelik damgası yerken Rodin genç sevgililerinde dolayı “erkeklik” şanına şan katıyordu. 

Tanrı senden esirgediği merhameti diğerine cömertçe bağışladığını farkında olamadın. Bilmeden ruhunun derinliklerinde açılan kesikleri, iç kanamayı fark edemeyecek kadar benliğinde kopuk yaşıyordun. Bu iç kanamaların zaman içinde ruhunu obruklar oluşturacağını bilemezdin. Ruh ve beden suyunun çekildiğinin farkında olmadan bir belirsizliğe kendini bıraktın. Bilirsin ki güçsüz, yalnız, bağımlı olan her zaman yargılanandır. Sen ve senin yazgını yaşayan pek çok kadın aynı kırılgan yaşam köprüsünde geçiyor, ya da geçmek zorunda bırakılıyor. Işıldayan yetenek fark edildiğinde söndürme gayreti içinde olan güçlerin doğrudan ya da dolaylı saldırısına, tacizine, engeliyle karşı karşıya kalıyor.. 

      “Neden büyük sanatçılar hep erkek? “ Camille daha nasıl anlatabilirsin? “Düşünen Adam“ ne düşünüyor bilinmez ama seni düşünmediği kesin. 

Neden düşünen adam da, düşünen insan ya da düşünen kadın dememiş  Rodin. O keski bencil bir elin, kendini ve egosunu ölümsüz kılabilme hırsı olamaz mı? 

       Yalnızlığın tahrip ettiği iç haritan, yitirdiğin hayallerin ve özgürlük rüzgârından deliye dönen bir isyankârlığa hangi beden direnç gösterebilir? Ruhunu aşındıran acılarla boğuşurken “Cehennemin Kapısı“ senin ellerinden şekillenirken o kapının senin için açılacağını bilemezdin.

( Rodin’in eseri olarak geçer ama figürlerdeki tarz Camille’nin tarzı olduğunda sanat çevreleri hemfikir.) 

       Kardeşine yazdığın bir mektupta “ ….. Biliyorum, kaç yıl oldu buraya kapattılar, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altında çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıyım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte! 

       Bu esaretten çok sıkıldım… Eve hiç dönmeyecek miyim Poul?” 

        Belirttiğin engeller hemcinslerin için sekteye uğramadan, yüzyılların ilerlemesine rağmen değişen pek bir şeyin olmadığını üzüntüyle, sıkılarak söylemek durumundayım. Kız çocukların okutulmaması, erken yaşta evlendirilip sosyal yaşamda koparılıp eğitim yoksunu bireyler yığınının oluşması erk güçlerin işine hem geliyor. Aydın, atılım yapacak kadınların ilerlemesi engelleniyor. Yaşam coşkusu tırpanlanan, dehası, yeteneği aşındırılarak etkisiz bireyler oluşturuluyor. Kadın; hem toplumdaki baskılara hem de aile içi baskılar arasında ruh ve bedenleri mengeneye sıkıştırılarak  itaat eden, baş eğen, kabullenen, kişilikleri hırpalanmış, söz hakkı olmayan, yeri evi denilerek var / yok bireyler oluşturulmaya çalışılıyor.

        Bilir misin Camille; insanlığın var oluş günden günümüze kadar kadının eteği hep çekiştirildi. Birincisi ilerlenesini önlemek için, ikincisi cinsellik denen güdünün  doyumsuzluğu için. Her ne kadar bundan kurtulma çabasında olsa da kaçı kurtulmayı başarabiliyor.  Elbette ayırım taraftarı değilim, ama eşitlik de verilmediğini biliyoruz. Hiç kimse kimseyi kandırmasın. Ön yargısız düşünmek için dünyadaki tüm toplumların durumunu irdelemek gerekir. Kültürel düzeyi yüksek ve çağcıl ülkeleri kriter olarak almak yanıltıcı olur.

      Senin dehan delilik sınırına doğru yol alırken o yolda seni iten gücün farkında olundu mu? bilemem. İnsanı çökerten iç depremi görmeyen gözler artçı sarsıntıları hiç göremez. Rodin’in ilham perisi, esin kaynağı, hayal gücüydün. Böyledir sevgili Camille, petekten bal sağılınca boş petek atılır. Gerçi sen asla boş bir petek gibi içi boşaltılmış, üretken gücü alınmış kof değildin. Nasıl ki duvarı nem yıkıyorsa, ruhsal çöküntü de bedeni çökertir. Tüm bu çalkantıların içinde üretmeye çalıştın. Gel gör ki o ruh sabrın sınırını yıkmış sersemce taşmaya başlamıştı. O kırılgan anda senin dağılan ruhunu onarmak yerine “ruh hastalıkları hastanesine” yatırdılar. “Delilik hassas ruhların protestosudur.” demiş Victor HugoKonulduğun yer ruhunu iyiden iyiye örseledi kaldım?” Kadın ruhu kırılgandır. Çabuk kırılır geç onarılır. 

       Canan Şenol “Büyük Kadın Sanatçı” kitabı için şöyle der; “Ben kendimi kadın sanatçı olarak görmüyorum. Sanatçıyım. Çünkü erkekler kendilerini erkek sanatçı olarak tanımlamıyor. Sanat tarihi erkekler tarafından yazılmış olabilir ama kadınlar tarafından bozulacaktır. Bu kesin, geriye dönüşü yok.” 

Sen ve senin gibi zor koşullarda sanatını yürütmeye çalışan pek çok kadın verdikleri zorlu, uzun ve bedel ödeyerek edindiği yeri bırakmak niyetinde olabilirler mi? Asla dediğini duyumsar gibiyim. Ama şu da unutulmasın egemen güçler, dinsel etkenler, eril baskı, aile unsuru göz ardı edilmeyecek kadar etkili unsurlardır. Bunlar ilerlemede pek çok kez engelleyici rolü hep başarıyla üstlendiler. Dün de öyleydi, bugünde öyle.

       Sevgili Camille, Google’dan “Dünyada Ünlü Kadın Heykeltıraşlar” araması yapınca birkaç isimden biriydin. Şöyle sıralanmış; 

      *Prtoperzia de’Rossi – ( 1490- 1530)   Bilinen ilk heykeltıraş, Rönesans döneminde sanatını icra etmiştir.     

     *Jessie Lipscomb – (1861 – 1952) İngiliz kadın heykeltıraş, Claudel ile birlikte çalıştı.

   *Camille Claudel – (1864-1943)

Sansasyonel ve bir o kadar da ünlü heykeltıraş Auguste Rodin’in modeli Camille Claudel. Rodin’e olan imkansız aşkıyla bilinir. Bu büyük aşk, 33 yıl akıl hastanesinde yatmasına yol açmıştır

      *Louise Bourgeois – (1911-2010)

98 yaşında vefat eden Fransa doğumlu sanatçı, ölümünden bir hafta öncesine kadar çalışmalarına devam etmiştir. Ünlü Maman heykeli kendisine aittir.

       Sevgili Camille Claudel sen büyük bir sanatçısın. 

      “Sanat düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir” der Lev Tolstoy 

       Tanrı eşit yarattı kadın ve erkeği. Dengeyi insan eli bozdu. Bir gün  o eller o dengeyi  yeniden sağlamaya mecbur olacaklardır. Dünya var olduğundan beri çok yol aldı, daha çok yol alacaktır.

       Direnç varsa uut hep olacaktır…           

                  .          

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın