Öykü

Nilüfer Uçar / Yeni Bir Anı – Öykü

bir avuç su

Kuşların sesinden yükselen ağıt; bir isyanın, bir başkaldırının yankısıydı sanki. Hüzün dalgası uzayıp gidiyordu.Küllenmiş yürekleriyle direniyorlardı; insanların bitimsiz kavgalarına, yok edişlerine. Yorgundular, canları acıyordu, yüreklerine ateş düşüyordu her el kalkışta. Doğa ananın biricik evlatları meclis toplantılarını çınarın serin gölgesinden yaptı. Herkes kendi ağıtını dillendirdi. Kuşlar, sincaplar ağaçlarına ağlarken, küçümen dere susuz kalışına, bulut kuruyan gözlerine, tavşan oyun arkadaşlarının evsizliğine, tosbağa amca yangından kaybettiği eşine söyledi ağıtını; “dayan yüreğim dayan” diyerek. Gözyaşları toprak ananın yalınkat yüreği üstünde “Gözyaşı Gölü” oldu.“Neden?” diye inledi ceylan, “İnsanoğlu neden bu kadar acımasız? Sanki doğa yalnız onların yaşam alanı, bizleri hiç düşünmüyorlar. Doğa Ana’mızı yok etmeye kurgulanmış gibiler…” dedi, meclisin son konuşmasını yaparken. Tekrar toplanmak üzere sözleştiler. Kirpi çiçeklerin içinde ses verdi, yanınızdayım….

Kan ter içinde uyandım rüyanın ağır etkisinden. Anı depom olan odanın kapısını aralamak, yaşanmışlıklarımdan birini seçip acil ferahlamak istiyordum. Düşüncem; oksijeni bol, kekik kokulu saf ve bakir yaylam, yıllar öncem, dünden kalanım… Buldum onu,  işte yolculuğumun rotası.

       İki köyün ortak malı olan ama anlaşıp, paylaşamadıkları için; yıllarca  kavgası ve mahkemeleri bitmeyen bir yaylamız vardı. Yaylanın bir yamacına bizim köy, diğer yamaca komşu köy kıl çadırlarını baharda kurar, güz soğuklarıyla toplayıp inerlerdi. Zenginliğin ölçütü; tarım ve hayvancılıktı o zamanlar. Susuz tarlalara ekilen buğdayların altın sarısı başaklarına paha biçilemezdi. Köyde kimileri tarla işleriyle uğraşırken, bir kısmı da hayvancılık için yaylaya giderdi.

Dedem bir gün; “Yaylaya gideceğim, benimle gelmek ister misin?”  dediğinde sevinç, çığlık çığlıktı bende. Dedemle ayrı ayrı atlara binip yola koyulduk. Sanırım 9-10 yaşlarındayım. Dedem önde, ben arkadan sanki Arizona çölünde iki kovboyduk. Tehlikeyi algılayamayan çocuk cesaretimle at sırtında korkusuzca gidiyorum. Sarp kayalıklarda at bir anda ürktü ve koşmaya başladı. Dedem; “yularını sıkı tut, iyice eğil” diye bağırıyordu arkamdan. Ben mi kontrol ettim, yoksa at kendiliğinde mi sakinleşti bilemem ama ikimiz de sakinleşmiştik. Eminim zafer atındı. Korku ve heyecan dolu bu yolculuğun sonunda çadırların kurulduğu alana komutan edasıyla girdiğimi anımsıyorum. Belki de haklı bir gururdu benimki. 

       Yerleşilen alana “meyden” diyorlardı. Meydana kurulan kıl çadırlarda yaşam; doğayla bütünleşen, medeniyetin karmaşasında arınık, temiz hava, koyun- kuzuların meleşme sesleri, bin bir ot ve çiçeğin buram buram kokusunun sarıp sarmaladığı sanki cennette bir yer . Yıldızlı geceler, kekik kokulu sabah ve akşam esintisi insanı bir başka evrene taşıyor gibiydi…

       Kadınların mahir ellerinden dokunan kıl çadırlar doğanın bağrında açan siyah lalelerinden farksızdı. Çadırların içi bir ev ortamını aratmayacak düzendeydi. Yer minderleri, halı yastıklar ve diğer günlük ihtiyaç malzemeleriyle doğal bir yerleşke yaratılmıştı doğanın bağrında. Akşam karanlık çökünce  yan yana serili yataklardan yatma, yorgunluğun demlendiği anlardı. Oksijeni bol yaylanın serin sabahında, yün yorgana sarılıp uyumanın keyfini bir daha bulamadım. .

Yaşam gün doğmadan başlar yaylada. Kuzu, koyun, büyükbaş hayvanların sabah korosu yankılanır yamaçlarda. Onlar otlamaya gidince, kadınlar da işbaşı yapar. Üç ayaklı sehpalarda deri yayıklardan (temizlenip işlenmiş koyun ya da keçi postu) ayran yayma en sevdiğim andı. Yayığın bağlı olduğu çubuğu ittikçe yayıktaki su ve yoğurt karışımının çıkardığı “lok-lok” ses dağ senfonisine dönüşürdü. Yaymayı beceremesem de büyükannemle yaymaya çalışırdım. Kahvaltı beyazdır yaylada; tereyağı, çökelek, kaymak, peynir, süt veya yoğurt, yanında sacdan pişen sıcacık nar gibi kızarmış mayalı ekmek ve otlu katmer…

       Çadırların yakınındaki kuyuda, ip bağlı sitillerle su çekmek benim için oyun gibiydi. Dişleri kamaştıran soğuk su, kar’ın  yaylaya sunduğu asaletten geliyordu. Daha sayılamayacak o kadar güzellikleri var ki birini anlatsam bini incinir. Rüzgârın sarmalına dolanan kaval sesini unutmasam iyi olur. Birkaç gün yaylanın keyfini çıkardıktan sonra dedemle aynı yoldan köydeki evimize döndük.

      Bu yaz köye gittiğimde teyzemlerden kaldım. Birlikte doğa güzelliklerini gezme fırsatım oldu.Bir ara teyzem; “Yaylaya gitmek ister misin? İstersen yarın gidelim” önerisi beni şaşırttı. O yolun uzun ve zorluğunu bildiği için; “Elbette isterim ama nasıl gidilir onca yol, kolay mı oraya varmak?” dedim. Merakla ertesi günü bekledim. Nasıl meraklanmam, yıllar sonra anılarımı güncellemek az şey mi? Arabalara binip yola koyulduk. Düzeltilmiş toprak yolda ilerlerken, yol üstündeki çeşmeden mola verip su içtik. Doğanın eşsiz güzelliğini izlemek beni benden uzaklaştırmaya yetiyordu. Dağ köyleri yeni yerleşim alanına taşınmasıyla, bir zamanlar cıvıl cıvıl yaşam kaynayan, şimdilerde harabeye dönen, boynu bükük evlerin görüntüsü yüreğimi burktu.

      Doruğa yaklaştıkça çocuklaşan yüreğim; çocuk gözlerimle şimdiki gözlerim bir birine gördüklerini anlatıyor gibiydi. Heyecan sarmalı içindeydim. Artık at sırtında değil, arabanın koltuğuna gömülmüş etrafı gözlemliyordum.

      Yaylaya vardığımızda çadırların kurulduğu meydandaydık. Kimin çadırı nereye kurulu olduğu anlatıldıkça; yaşadıklarımı bulmaya çalıştım, o günlerden anımsadıklarımı da katarak. Olmayan şeyi yerine koymak hiç de kolay olmadı. Dedelerim, ninelerim, dayılar, amcalar, köylülerim yoktu. Zaten ilk iki kuşaktan çok az yaşayan kalmıştı. Biz üçüncü ve dördüncü kuşaklar oradaydık. Kıl çadırlar, kuzular, köpekler de yoktu. Ya kuyular, onlar da mı yoktu. Olmalıydılar, çünkü onlar doğanın kendisiydi. Nerede diye bakındım. Hoyrat ellerin taş ve toprakla doldurduğu kuyular birer küçük çukur kalmıştı.

      Derin kuyunun kenar taşlar hırpalansa da duruyordu. Su; doğanın hafızası, varoluş ve duygusal (kevni) mucizesi… O ki; doğayı emziren süt anne. Eğildim ve anlattım; dünü, bugüne, geleceği… Şavkımız dalgalandı o bir avuç suyun ışıklı yüzünde.

       Doğada insan eli çekilince silkinip kendine gelirmiş ya, aynen öyle olmuş.. Dereler, tepeler meşe ağaçlarıyla yeşile bürünmüştü. Doğanın şimdi giyinik haline görünce eskiyi anımsayamadım.

      “Hey gidi yayla, hey… Senin için yıllarca yapılan kavgaları, süren mahkemeleri unuttun.” Kamulaştırılan yayla kendi özgürlüğünü yaşıyor sessizlik içinde.

      Dağ esintisi, arılar, kelebekler, börtü böcek, çiçekler beni anımsamadı. Olsun, olsun dedim! Anılarımı güncellemek yetti bana. Çayımızı içip vedalaşırken; doğa ananın biricik evlatları meclis toplantısını yaylada yapmaya karar verdiklerini duydum. Sevinçle oradan ayrıldım.

                                                                                                  Eylül 2022

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın