Öykü

Öykü/ Ayşe Sevinç Erginsoy

NEREDE YANLIŞ YAPTIK

Nuray’ın, uzun sarı saçları rüzgarda adeta dans ediyordu. Salına salına yürüyüşüne karşılaştığı kişiler hayran kalıyordu. Orhan, her sabah işe giderken gizli gizli takip ediyordu. Cesaretini toplamalı ve tanışmalıydı. Uzaktan görmek artık yetmiyordu. Bunları düşündüğü günün iş çıkışında Nuray’ı bekledi . Hava kararmak üzereydi. Nihayet o an gelip çattı ve Nuray’la tanıştı. Zannettiği gibi onu terslememişti. Görüşmeye başlamışlardı. İlçede yaşıyor olmaları işlerini biraz güçleştiriyordu. Her defasında birilerine yakalanmamak adına köşe kapmaca oynar gibiydiler. Mesai saatleri uyuşuyor ve aynı zamanda Saat 17:00 dediği an iş yerlerinden çıkıyorlardı.

2 ay gibi bir süre geçmişti. Orhan, evlenme teklifi yapmalıyım diye düşündü. Bunu düşünmek bile yüzünü renkten renge sokuyor, vücudunun ısısı hemen yükseliyordu. Çok heyecanlıydı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.Ama artık zamanı gelmişti. Bir cafede buluşmak için haberleştiler. Sohbetin tam orasında Orhan, birdenbire; benimle evlensene deyiverdi. Nuray böyle bir teklifin geleceğini tahmin ediyordu ama hiç belli etmeden düşünmesi gerektiğini söyledi. Amacı biraz daha uğraştırmak ve yalvartmaktı. Başarmıştı da. Orhan, ayaklarının önünde diz çöktü, elini tuttu ve teklifini yineledi. Nuray, bu sefer teklifini kabul etmişti. O kadar mutluydular ki. Hele o andaki Orhan’ın sevincine yan masalardakilerde bakmış, istemsiz şekilde çok sesli gülmüştü.

Geleneksel isteme olayının ardından aileler bu evliliği onaylamışlardı. Nişan ve düğün birer ay arayla oldu. Artık aynı evi paylaşmanın mutluluğunu taşıyorlardı. Bir süre sonra o büyük haberle ne yapacağını şaşıran Orhan, Nuray’ı kucakladığı gibi iki tur attırdı kendi etrafında. Çocukları olacaktı. Bir oğlunun olmasını hayal etmişti. Elinden tutacak maçlara götürecekti onu. İyi eğitim aldıracaktı. Elinden geleni yapacaktı onun için.

Nuray’ın çocukluğu iyi geçmemişti. Annesinin sürekli baskıları vardı üzerinde. Dediği hiçbir şeye saygı duyulmuyordu. Babasını zaten akşamdan akşama 1 saat ya görüyor ya görmüyordu. Uyuyor oluyordu çoğu zaman. Sürekli bir fırtına havası estiriyordu evde. Pazarda annesinin elini tutmuş yürürlerken bir oyuncak bebek görmüştü. Yalvarmıştı alması için annesine. Ama yine almamıştı. İçinde büyük ukteler kalmıştı çocukluğundan yansıyan. Çocuğum olursa bunları yaşatmayacağım demişti bir keresinde.

Orhan’ın iki kardeşi vardı. En büyükleriydi o. Maddi olanaksızlıklar içinde büyümüş ama buna rağmen mutlu bir çocukluğu vardı. Mazbuttu. Hiçbir şey istemezdi. Alırlarsa sevinir almazlarsa da oralı olmazdı. Ailesinin durumunu küçük yaşta da olsa fark edebiliyordu. Babası annesine çok saygı ve sevgi doluydu. Ona göre annesi de bunu hak ediyordu. Kavga ettiklerini bile nerdeyse hiç hatırlamıyordu.

Aradan 3 ay geçmişti. Karnı fark edilmeye başlamıştı. 4. ayın sonunda gittikleri Doktor erkek çocuğunuz olacak dediği an, Orhan sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Hayalleri bir kat daha arttı  oğluna dair. 6.aydan sonra hamileliği zor geçmeye başlayan Nuray, sezeryanla doğurdu çocuğunu. Ama bir daha hamile kalma şansının olmadığı söylendi. Üzüldü, ağladı ama oğlunun varlığına sığınacaktı artık. Orhan olsun diyordu. Bir evladımız var nasıl olsa. Çocukluğundan gelen kanaatkar  tavrını sergiliyordu yine.

Oğlunu ilk kucağına aldığındaki hissi ifade edemiyordu. Nuray, bu nasıl bir mutluluktur, diyordu. Bana bir evlat verdiğin için sana çok teşekkür ederim. Ellerini tutup defalarca öptü. Nuray sevinçten akan gözyaşlarına hakim olamıyordu. İki gün süren hastane macerası sona ermişti. Hasan’ı, onun için hazırladıkları odasına yatırdılar. (Orhan, çocuğun isminin babasının ismiyle aynı olmasını istemişti. Nuray’da onu kırmamıştı. Ne fark eder, yeter ki mutlu ol demişti.)

Aylar geçiyor ve Hasan büyüyordu. Her ayını takip ediyorlardı. Onun için bir defter tutuyorlardı. Gün, gün yaptığı hareketi yazıyorlardı. İlerde Hasan’a göstereceklerdi bunları. Zaman o kadar hızlı geçiyordu ki, ne ara büyüdü diyordu Orhan. Çocuklarının bir dediğini iki yapmıyorlardı. İstediği her şeyi alıyorlardı. Varları yokları çocuklarıydı artık. O güldüğü zaman dünyalar onların oluyordu. Artık okula gitmeye başlayan Hasan iyi bir öğrenciydi. Saygılı ve sevgi dolu bir çocuktu. Öğretmenleri hep iyi bahsetmişti ondan. İlkokul da bitmişti artık. Ortaokula başlayacaktı. Nuray “ne kadar büyüdü değil mi Orhan” diyordu. Hasan, ortaokulda kendinin farkına varmaya başlamıştı. Resim yapmayı çok seviyordu. Annesi zaman zaman kızsa da o ondan gizli yine çizim yapmaya çalışıyordu. Dersleri iyi de olsa daha iyi olmalı diyordu annesi.

Nuray’ın çocuk üzerindeki korumacı tavırları, sürekli yönlendirmeye uğraşması, Lise yıllarında artmıştı. Hasan bu durumdan rahatsız olduğunu defalarca söylemesine karşın durum hiç değişmiyordu. Hasan, annesinin üzerinde egemenlik kurmaya çalıştığını düşünüyordu. Hatta bir seferinde ‘anne yeter artık, hataysa bırak yapayım. Sorunlarımla kendim başa çıkayım. Yeter artık’ demişti. Ama durum hiç değişmiyordu. Babasıyla konuşması da kar etmiyordu. Nuray’ın baskın kişiliği Orhan’ı hiç rahatsız etmiyordu ama oğlu için bu geçerli olmamıştı. Hasan yine de ailesine hep saygılı bir çocuk olmayı başarmıştı bu zamana kadar. Lise son sınıfta esas çatışmaları başlamıştı. Nuray, oğlunun kendi deyimiyle iyi bir üniversiteye gitmesini istiyordu. Onun iyilik kavramıyla Hasan’ın ki hiç aynı değildi. Oğlum Doktor oldu, Mühendis oldu demek istiyorum diyordu her seferinde. Ama Hasan Resim Bölümüne gitmek istiyordu.

Hasan, üniversite sınavına bu çelişkiler içinde girmişti. İlk aşamayı kazanmıştı. Ama gizli saklı yetenek sınav tarihlerini araştırıyordu. Annesi istemese de kendi istediği bölüme girmeliydi. Ve dediğini yaptı. Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisiydi artık. Nuray bunu öğrendiğinde Hasan’a çok kızmıştı. Günlerce oğluyla küs kalmıştı. Orhan’ın ara bulma çabalarının sonucunda anne-oğul nihayet barışmışlardı. Nuray, İzmir de nasıl kalacak, tek başına yapabilecek mi endişeleri taşımaya başlamıştı. Hasan’ın “anne ben büyüdüm artık, başımın çaresine bakmalıyım” diyerek söylediklerini hiç umursamıyordu. Ama Hasan ne olursa olsun kararlıydı. Kendince çatışmaları, endişeleri vardı elbette. Ama annesi babasına bunlardan bahsetmeye hiç niyeti yoktu. ‘Hala 5 yaşında çocuk gibi davranırlar’ diye düşünüyordu. İşte büyük gün gelip çatmıştı artık. Hasan, üniversite öğrencisi olmuştu. Büyük tartışmalar sonucunda başarmıştı okula girmeyi.

Nuray, Hasan gittiğinden beri çok üzgündü. Orhan ne yaparsa yapsın bir türlü güldüremiyordu karısının yüzünü. Her gün görüntülü arıyordu oğlunu. Anne görüntülü arayacağın zaman haber ver bari dese de Hasan, annesinin onu dinlemeye hiç niyeti yoktu. Arayıp sürekli ne yapması ne yapmaması konusunda direktifler verip duruyordu. Ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin bu durumdan kurtulamayacağının farkındaydı artık Hasan… Oğlan Güzel Sanatlar Fakültesine gittiği için çok mutluydu. Resime dair değişik şeyler öğrenmek çok mutlu ediyordu onu. Başarılı bir öğrencilik yaşamı vardı. 2. Yılının sonuna gelmişti bile. Bu arada çevresindeki kızların farkına varmaya başlamıştı. Arkadaşlarından bir çoğunun özel kız arkadaşları vardı. Nuray’ın ‘sakın ha oğlum düzgünce okuluna git gel’ uyarıları da peşini bırakmıyordu. Neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda sürekli kafası karışıktı. Bu zamana kadar hiç yanlış bir şey yapmamış yapsa da annesi hep olaylara müdahil olmuş ve halletmişlerdi sorunları.

Fakültenin kafeteryasında oturduğu bir gün adınının Elif olduğunu söyleyen bir kız yanına oturdu. Kendilerinden, okuldan bahsediyorlardı. Büyük muhabbetleri başlamıştı. Yaklaşık bir saat oturdular. Ve yeniden görüşmek üzere diyerek derslerine girdiler. Hasan, zamanla Elif’e bağlanmaya başladığını fark etti. Onunla güzel zaman geçiyordu. Onu gördüğünde kalp atışları değişiyor, yüzünde gülücükler oluşmaya başlıyordu. Arkadaşlıkları zamanla ilişkiye dönüşmeye başlamıştı. Elif’te Hasan gibi son sınıf öğrencisiydi. 1 yıla yakın süren ilişkileri sonunda Elif’in Hasan’la ilgili düşünceleri değişmeye başlamıştı. Önceleri kararsızlık gibi durumları tolere ederken artık etmemeye başlamıştı. Sürekli annesinin direktifleriyle hareket etmesi can sıkıcı olmaya başlamıştı onun için. “Bir de annen beni bilse” diyordu her seferinde. Elif, Hasan’ın aksine kendi ayakları üzerine sağlam basabilen, kendi kararlarını tereddüt etmeden verebilen, başına gelen aksiliklerin üstesinden kolayca gelebilen biriydi. Resimlerini öğretmenleri çok özgün buluyordu.

Kararını vermişti. Hasan’la daha fazla birlikte olmayacaktı. Bunu Hasan’a da söylemişti ama Hasan bu durumu kabul etmek istemiyordu. Kendini çok yalnız ve çaresiz hissediyordu. Annesi birşeyler olduğunun farkındaydı. Hasan’ın mutsuz tavırlarının farkına varmıştı. Hasan cesaret edip ailesine bu durumdan bahsedemiyordu. ‘İyi idare ediyorum ‘diyordu sürekli. İyice yalnızlaşmıştı. Okulun son sınıfındaydı; dersleri  bozulmuştu. Devamsızlıkları artmaya başlamıştı. Ara sıra çevreden duyduğu hapları alıyordu. Bir iki derken iyice onlarsız yapamaz oldu. Ailesinden daha fazla para istemeye başladı. Her defasında bir bahanesi vardı. Ailesine, faturalar yüksek geldi, dışarda çok yemek yedim gibi bir sürü bahane sayıyordu. Orhan birşeyler olduğunun farkına varmaya başlamıştı. Orhan, ‘Nuray bu çocuk gereğinden fazla para harcıyor, endişe ediyorum’ dese de, Nuray biricik oğluna toz kondurmuyordu. Kız arkadaşı vardır, faturaları yüksek gelmiştir deyip, çeşitli bahaneler buluyordu. Ve olan oldu. Hasan, yedi yıl sonunda mezun olamadan, okuldan atıldı. Ailesine, hele ki annesine bunu söylemesi mümkün değildi. Annesi ve babası okulu uzattığını biliyorlardı ama bu bambaşka birşeydi. Annesi bunu bile kabul edemiyordu ki, atıldığını nasıl söyleyecekti. Ama, artık madde bağımlısıydı ve paraya ihtiyacı vardı. Okuldan atıldığını öğrenmeleri kaçınılmazdı.Ve eve geldiği gün ailesine atıldığını açıkladı. Nuray bu duruma çok üzüldü, günlerce ağladı fakat elinden gelen bir şey yoktu. Oğlu, gün geçtikce iyice asileşmeye başlamıştı. Onu bile dinlemez olmuştu. 2 yıl okulu uzattığını söyleyerek İzmir’de kalmayı başarmıştı ama iyice hap bağımlısı olmuştu artık. Elinden alkol şişeleri, sigara eksik olmuyordu.İlk zamanlar yeşil reçeteli hapları rahatlıkla alırken artık alamaz olmaya başladı. Nuray, sonunda birşeylerin kötüye gittiğini fark etmeye başlamıştı. Evlerindeki ağrı kesiciler üç dört günde kaybolmuştu. Hasan’la konuşmaya çalıştı. Ama Hasan hiç konuşmak taraftarı değildi. Nuray ve Orhan üzüntü içindelerdi. Üzüntüleri gün geçtikce artıyordu.  Oğullarının hap bağımlısı olduğunu fark etmesi fazla uzun sürmedi Orhan’nın. Hasan sürekli başının ağrıdığını söylüyor annesini ağrı kesici almaya yolluyordu. Nuray hem biricik oğluna kıyamıyor, dediğini yapıyor hem de durumuna çok üzülüyordu… Günler sonra Orhan, Nuray ile konuşma kararı aldı. Bu konuşmanın zor geçeceğini biliyordu ama başka çaresi kalmamıştı. Nuray’ı karşısına aldı konuştu. “Oğlumuz kabul etmesen de bağımlı Nuray, fark etmiyor musun?” dedi. Bu durumu kabullenmek Nuray’a göre değildi. Ona göre kız gibi çocuktu işte. ‘Ne yapsın ağrısı varsa çocuk’ diyerek söylediklerine karşı çıkmıştı. Ama Hasan gün geçtikçe daha da asileşiyor ve sürekli ağrı kesici istiyordu. Bir kutu ağrı kesiciyi toz haline getiriyor, yemeklerinin ya da içeceklerinin içine karıştırarak içiyordu.

Nuray, evlerine kimseyi kabul edememeye başlamıştı. Gelmek isteyenlere hep bir bahane buluyordu. Hasan’ı düzelecekti, buna inanıyordu. O nedenle Orhan ya da etrafındaki kişiler ne derse desin dinlemiyordu. Onun oğlu bir taneydi. Kimsenin oğluna benzemezdi. Zaman geçtikçe insanlar da şüphelenmeye başlamışlar ve sorar hale gelmişlerdi. ‘Nuray, yine mi eczaneye. Bu kadar ağrı kesiciyle ne yapıyorsun?’ Her defasında bir bahanesi olurdu. Ya kendisine, ya kocasına ya da oğluna alıyor olurdu. Bir süre sonra hastalanan Hasan’ın Hastaneye kaldırılmasıyla iyice durumu ortaya çıkmıştı; eczane yalanlarına kimse inanmıyordu.

Doktor, çok sayıda ilaç kullanmış olduğunu, böbreklerinin iflas etmeye başlamış olduğunu söylediği an Nuray’ın başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Hasan iyi olacağına annesini yine ikna etmiş, Hastaneden çıkmış ama ilaç almaktan bir türlü vazgeçmemişti. Nuray ve Orhan oğullarının durumunu gördükce kahrediyorlardı ama biricik oğullları artık ikisini de dinlemez olmuştu. Nuray, nihayet oğullarının bağımlı olduğunu kabul etmişti. Orhan’la birlikte Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezi’neyatırma kararı aldılar ama bu sefer de Hasan’ı bir türlü ikna edemiyorlardı. Aradan çok zaman geçmemişti ki Hasan, bir daha hastalandı. Bu sefer Doktor diyalize başlaması gerektiğini söyledi. Hasan’ın tüm vücudu şişiyordu. Oğullarını belirtilen zamanlarda diyalize götürüyordu Orhan. Ama, bazı kereler gitmek istemeyip direnç gösteriyordu.

Nuray, Orhan üzme çocuğu diyordu. İçi kan ağlıyordu artık ikisinin de. Birbirlerine bakıp bakıp gözleri doluyor ama ne yapacaklarını da bilemiyorlardı. Güzelim biricik oğulları nasıl bu hale gelmişti. ‘Ben nasıl kabul edebilirim’ diyordu her seferinde Orhan’a. Yemeğini düzenli yatağa götürmeyi ihmal etmiyordu Nuray. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği düzenli olarak önüne geliyordu Hasan’ın. Su içmemeye çalışıyordu. Aldığı sıvıların vücudunda oluşturduğu değişimin farkındaydı. Ama ilaçları dışında hiç bir şey düşünmüyordu. Ağrı çekiyor gizli gizli ağlıyordu. Ölüm diyordu gel artık ve beni kurtar. Artık ne deseler ne yapsalar olmuyordu. Nuray tüm yaklaşımları denemişti. Yalvarıyordu oğluna. “Oğlum ne olur Doktora gidelim. Diyalize girmen gerek”. Ama ne yapsa nafile. Oğlu bağırıyor çağırıyor, eline geçen bütün eşyaları yerlere atıyordu. Nuray, odasına girmeye korkar hale gelmişti. Evde olduğu zamanlarda Orhan ziyaret ediyordu biricik oğlunun odasını. Onunla konuşmaya çalışıyordu. Hasan babasına annesine gösterdiği gibi tepki göstermiyor ama doktora gitmeyi de kabul etmiyordu. Eli boş çıkıyordu odadan.

Hasan annesine ağrı kesici bulmasını söylemişti yine. Nuray eczanenin yolunu tuttu ve iki ayrı ağrı kesiciyle döndü evine. Oda pes etmişti artık. Oğlunun kendisini bitirmesini izlemekten başka çaresi yoktu. Hasan’ın acıları tarif edilemez boyuta ulaşmıştı. Ve vücudu iyice şişmişti. Kendi içinde yaşadığı acıları kimseyle paylaşmak istemiyordu. Yine her zamanki gibi ağrı kesicilerini aldı ve yattı. Geceleri uyuyamıyordu ama oturamıyordu da. İlaçların verdiği geçici rahatlıkla uykuya daldı.

Nuray uykuya dalan oğlunun üstünü örttü ve odasından çıktı. O da odasına geçmişti Orhan’la birlikte. Artık mutluluk yoktu onlar için.

Sabah kahvaltısını hazırlayan Nuray, Hasan’ın odasına yöneldi. Kapıyı çaldı ama ses yoktu. ‘Hala uyanmamış Hasan’, diye düşünerek biraz daha beklemeye karar verdi. Aradan yarım saat kadar geçmişti. Oğlu artık kahvaltısını yapmalıydı. Kapıyı çaldı. Ses yoktu ama gerekirse uyandıracaktı. Hasan’ın odasına girdi. ‘Oğlum hadi’ dedi. ‘Kahvaltını yap tekrar yatarsın’. Ama Hasan uyanmıyordu. İyice yaklaştı dokundu, sarstı fakat Hasan gözlerini açmadı. Korkunç bir çığlıkla inledi evin duvarları. “Hasan oğlum Hasan”. Hasan nefes almıyordu artık. Vücudu daha fazla dayanamamış ve iflas etmişti. O çığlığı duyan Orhan, odaya girdiğinde gördüğü manzarayla yere yığılmıştı. Kendine geldiğinde evde bir sürü insan vardı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ki. “Hayır” dedi. “Oğlum” diye haykırışı karşısında kimse kayıtsız kalamamış ve ağlamaya başlamışlardı. Nuray, “Orhan” diyebildi ve sarılıp ağlaşmaya devam ettiler.

Aradan 1 ay kadar bir süre geçmişti. Yokluğunu kabul etmekte hala zorlanıyorlardı.

Nuray; “Nerede yanlış yaptık? Sevmekten başka ne yaptık söyle Orhan? Bu bize reva mıydı?” diye bir dizi acı dolu sorular soruyordu; içindeki yanan ateşin alevleri arasında.

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın