Öykü

Öykü/ Oya Gündüz Aksu

Ekmek Parası

“Yavrum bir ekmek parası!” diyerek uzattı elini yoldan geçen genç kadına. Oturduğum yerden dikkatimi çekmiş olmalı ki gözüm o tarafa kayıvermişti. Dilenci olamayacak kadar iyi giyimli, üstü başı düzgün, başındaki şapkasıyla da sözü dinlenir, kelli felli bir emekli amca görüntüsü veriyordu kaldırımda yürürken. Yanından ona doğru uzattığı elini görmemeye çalışarak umarsız geçen kadının arkasından bakmadı bile. Elindeki ahşap küçük iskemleyi yere yavaşça koyup oturdu. Gelip geçenlerden hangisini durdurabileceğini keşfe koyuldu. O, yoldan geçenleri keşfede dursun ben de lokantanın boydan boya cam duvarından olup bitenleri izlemeye çoktan niyetlenmiştim. Merakımı cezbeden bu konu rahatça gözlemleyebileceğim bir yere, tam da gözümün önüne gelip yerleşmişti işte. Bir insan niçin dilenirdi? Onurunu, gururunu bir kenara serip niçin el açardı bir başkasına? Hatta nasıl açardı, nasıl isterdi yüzünü karartmadan?

Biraz daha dikkatlice bakınca “Hah! Tamam. O işte!” dedim. Birkaç sene önce dolmuş beklerken yanıma yaklaşan ve cüzdanını evde unuttuğu için iki lira dolmuş parası isteyen amcaydı bu. Çantamdan çıkardığım bozuk para cüzdanımı parayı ona verdikten sonra yerine bile yerleştirme fırsatı bulamadan az ilerde bir başka yolcunun yanına yaklaşıp aynı gerekçeyle iki lira istediğini gördüğümde kendimi kandırılmış ve çok kötü hissetmiştim. Şimdi aynı kişiyi gözümün önünde, rahat rahat dilenirken izlemek! Bu şans mıydı, şanssızlık mıydı bilemiyorum ama iyi bir rastlantıydı.

Kalkıp yanına giderek, “Hani sen yıllar önce benden iki lirayı dolmuşa binip gitmek için istemiştin bey amca! Ayıp değil mi? Yaşından başından da utanmıyor musun?” diyebilirdim. Bana verebileceği cevapları geçirdim aklımdan. Sokak sokak dolaşıp üç kuruşu dilenmeyi göze alan biri, her türlü tepkiyi verip canımı daha fazla sıkabilirdi. Vazgeçtim. Madem ki oradaydı, oturup izlemeliydim bu işi nasıl yaptığını.

“Allah rızası için bir ekmek parası evladım.” diyerek elini açıyordu yanından, önünden geçenlere. Yüzünde küçük de olsa bir utanma ya da pişmanlık ifadesi aradım. Aksine, yaptığı işten son derece memnun görünüyordu. Elini uzattığı insanlardan kimileri bir lira, kimileri beş lira verirken bazen de yirmi lira bile sıkıştıranlar oluyordu eline. Şaşkınlıkla izlediğim bu sahne karşısında merakım daha da arttı. Camın arkasından onu gözlemlediğimin farkında bile değildi. Hem farkında olsa ne olurdu ki… Belli ki işini aksatmadan yapma niyetindeydi.

Cebinden sigara paketini çıkardı ve biraz evvel sigara içerek yanından geçen genç çocuktan aldığı sigarayı güzelce pakete yerleştirdi. Sonra bir başkasından istediğini onun yanına koydu özenle. Paralar ve sigaralar tahmin etmediğim kadar kısa sürede çoğalarak yığılmaya başlamıştı ceplerinde.

Oraya oturduğu zamandan bu yana yaklaşık on dakika geçmişti. İnsan trafiğinin pek de yoğun olmadığı bir yerde, üstelik bu kısacık sürede epeyce bir kazanç sağlamıştı. Kendimi iyice kaptırıp gözlerimi sonuna kadar açarak izlediğim bu tek taraflı alışverişin gün sonundaki toplam cirosunu hesaplamaya koyuldum istemsizce.

On dakika içinde tahmini olarak yirmi beş -otuz lira civarında bir kazanç sağladıysa, -ki bu iyimser olmayan bir tahmindi- böyle devam ederse bir saatte yaklaşık yetmiş, seksenlira kazanabilirdi. Hadi bunu geçelim, her zaman böyle şans gülmezdi belki adama. Hadi yüz lira olsun diyelim. Akşama dek sekiz saat çalışsa, bir günde sekiz  yüz lira kazanmak demekti. Doldurmaya çalıştığı sigara paketini, paketlerini saymıyorum bile. Kafamda rakamlar uçuşup duruyordu. Aylık kazancı hesaplamak zor değildi. Allahım! Bu nasıl bir sömürüydü? Aklımın ermediği bir durumla karşı karşıyaydım.  Ay boyu çalışıp didinip eline üç kuruş geçen biri olarak gördüklerimden içerlemedim de değil hani.

Dilenci amca yüzünde mutluluk ifadesiyle gelip geçenlere elini uzatmaya, aciz ve zavallı bir ifadeye bürünerek ekmek parası istemeye aynı hızla devam ediyordu. Biraz olsun kendime gelebildiğimde sanırım aklımdaki soruların en azından bir kısmının yanıtını almıştım. Demek ki bu işte düşündüğümüzden de çok para vardı. Geçmişten bugüne evinde tedavülden kalkmış çuvalla para bulunan dilencilerden söz eden haberleri anımsadım birden.

“Vay be! Ne para ama!”sözleri çıktı ağzımdan birdenbire. Bunu epeyce sesli söylemiş olmalıyım ki çevredeki diğer masalarda oturanlardan bazıları tuhaf tuhaf bakarak bana doğru döndüler. Utandım.

Ben utandım ama o utanmadan el açmaya, başkasının kazancından kırpıp kırpıp çalmaya devam ediyordu. Üstelik bu işe Allah rızasını da karıştırarak! Yine aynı soru buldu beni. Bir insan neden başkalarına el açardı? Hadi o el açtı açmasına da bir başkası açılan ele niye para koyardı? Kafamda onlarca soru, dilencinin durmadan kabaran cebi ve sigara paketi. Hayat ne tuhaftı. Yok yok! Tuhaf olan insanlardı. Hayatın ne suçu var?

Ah insanoğlu! İşin içine ilahi konular girdiği zaman akan sular durur, bilirim. Sömürülmeye çok açıktır insanoğlu. Bunu ne de güzel kullanıyordu dilenci amcamız. Üstelik çok büyük ustalık istemeyen bir maharetle…

Ben dilenciliğin sırlarını inceleyedurayım, dilenci amca aynı ritimle gelene geçene el açmaya devam ediyordu. Yemeğim çoktan bitmiş, boş tabaklar masamdan alınmıştı bile.  Hayatı ve insanı anlama konusunda sınıfta kalan ben, yeni sorularla kalktım masadan. Toparlanıp çıktığımda pencerenin önündeki kaldırımda dilenci amca yoktu. Sadece ahşap küçük iskemle duruyordu orada. Bütün bunları görmemiş de uydurmuş muydum yoksa?  O iskemle başından beri boş muydu? Bir süre durup şaşkın şakın iskemleye baktım. Gelip geçenler sağıma soluma çarpmamak için yol değiştiriyordu. Yaşadığım bu sanrıyı çözmeye uğraşıyordum ki kirli ve ince bir el uzandı önüme. Gözlerimin içine bakarak:

“Güzel ablam, Allah rızası için bir ekmek parası!“

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın