Öykü

Özlem Yıdız ve Bir Kısa Öykü

Reçete

Tarlada tütün kırmak canımıza yettiğinde, “Okuyun.” derdi annem. “Okuyun, kurtarın kendinizi.” O zamanki aklımızla boş bir söz gibi gelirdi bu bize. Çünkü okula gittiğimiz günlerin akşamında da tütün tarlası çıkardı karşımıza. Bitmek bilmeyen eylül gecelerinde ise geniş avluda sonu gelmez tütün dizme seansları. Bir keresinde sabaha karşı üçe kadar çalışıp uykulu gözlerle gittiğim okulumda sosyoloji dersinden (yeterince çalışmadığım için) bir aldığımı hatırlıyorum.

Hal böyle olunca annemin telkinleri bizi kızdırmaktan öte gitmezdi. Okumak bizi kurtarmıyordu çünkü. Bir gün sonra, bir hafta sonra, bir ay sonra yine tarla, yine tarla.

Şimdi şunu çok iyi görüyorum ki insan gençlikte günleri geçmez sanıyor. Haftalar, aylar, yıllar gözünde büyüyor da büyüyor. Yaş küçüldükçe iş daha da fena bir hal alıyor. İki üç yaşında bir çocuğun oyuncakçı dükkânı önünde kendini yerden yere vurmasına ne demeli? Ama hakkı var yavrucağın. Çünkü zaman onun için o “an”dan ibaret. “Ya şimdi ya hiçbir zaman!”

Yıllar geçtikçe insanın sabrı mı artıyor, zamana karşı bakışı mı değişiyor bilmem ama takvimlere daha soğukkanlı yaklaştığımız kesin. Gençliğinin tez canlılığı ile bir yıl daha beklemeyip uzak bir taşra kentinde hayalleri ile alakası olmayan bir bölüm okumaya giden çok insan tanıdım.

Zaman karşısındaki bu birikimimizi gençlere, çocuklara anlatmanın bir yolu olsa keşke.

Denemiyor muyuz? Deniyoruz elbette.

Bu yazı da öyle bir çabadan başka ne ki? Ancak çoğu zaman dinlemekten yorulmuş oluyor karşımızdaki insan. Belki de çıkmaz sokaklardan bıkmanın çaresizliği… O da değilse bizim onlara kıyamayışımız.

Hayat öyle mi ya? Beş sene, on sene sonra idealindeki okul için gerekirse iki üç sene canını dişine takıp çalışmanın en doğru yol olduğunu öğretiyor insana. Çok da güzel öğretiyor ama genelde iş işten geçtikten sonra.

Şöyle bir hikâye duymuştum. Seksen doksan yaşında bir adama büyük ikramiye çıkmış. Adam da gitmiş umumi bir tuvalet yaptırmış hayrına. “Neden?” diye soranlara da, “Bu yaştan sonra gelecek paranın içine hep birlikte … diye.” demiş.

On ikinci sınıflara dersim vardı öğleden sonra. Karamsarlık okunuyordu öğrencilerin yüzlerinden. Çelik bir çemberin içinde hissediyorlardı kendilerini. Çaresizlik, bıkkınlık, tükenmişlik… Kim bilir karşılığı alınmayan kaç okuma hikâyesi duymuşlardı. Ne yalan söyleyeyim, ben de iki diplomanı bir öğretmen tanımıştım. Türkçe ve anaokulu öğretmenliği okumuştu ayrı ayrı üniversitelerde. Sekiz koca yıl… İş arıyordu.

Büyük ihtimal öğrencilerim de böyle uç örneklerden haberdardı. “Okuyun, kendinizi kurtarın.” sözünün içlerindeki yangını söndüremeyeceği belliydi.

Onlara ne diyeceğimi bilemedim. Allah’tan zil çaldı da kurtuldum.

O akşamüzeri, Bergama’da yatılı okuyan oğlumu evci çıkarmak için yola koyulmuştum. Daha Soma’dan çıkmadan telefonumu araç ses sistemine bağlayıp “spotify”dan Nilay Örnek’in “Yolculuk Nereye?” adlı programını açtım.

Nilay Örnek, gezmeyi seven kişilerle konuşuyordu bu “podcast”lerde.  Birçoğunu dinlemiştim. Bu kez konuğu Selçuk Şirin’di. Amerika’da öğretim üyesiydi Selçuk Şirin. Prof’tu. Ülkesi ile bağlantısını koparmamıştı. Tam da bir yerden bir yere giderken onu dinlemek iyi gelecekti bana. Bundan hiç şüphem yoktu.

Jenerik dönerken son ışıkları geride bıraktım. Yol çizgileri bir bir akarken iyice yaslandım arkama. Sesi biraz daha açtım.

Daha ilk soruda başladım öğrenmeye.

Nilay Örnek, eğitimde yeni “trend”lerin ne olduğunu sorunca Hoca, bulunduğu üniversitenin öğrencilerini dünya ile kaynaştırmak konusunda epey çaba harcadığını söyledi. Mezunlar da işe girmeden önce bir yıl gezebildikleri kadar geziyorlarmış.

Bunun ne işe yaradığını da şuna benzer sözcüklerle açıklıyordu Selçuk Şirin. “Arayarak, sorarak, soruşturarak; doğduğun, büyüdüğün, alıştığın ortamı terk ederek kendini keşfetme duygusu eğitim müfredatının yerini alacak gibi görünüyor.”

“Bir insanın doğup büyüdüğü, alıştığı, yetiştiği şeylerin bir kurgu olduğunu, bir sistemin ürünü olduğunu; değiştirilebilir, dönüştürülebilir olduğunu kavraması müthiş bir şey. Bir durumun başka bir şeklini görmediğin zaman o hali, değişmez sanıyorsun. Anlatmakla, okumakla, dinlemekle de bir yere kadar.” diyordu Selçuk Şirin.

“Seyahat, insanın bulunduğu ortamdan ayrılarak başka oluş biçimlerini görmesi, bir anlamda öğrenme bakımından en kestirme yol. Bunu bir kez görünce alışık olduğu şeyleri sorgulayabiliyor insan. Farklı tasarımlara açık olabiliyor.”

Ses kaydı bu şekilde uzayıp gidiyordu.

Gezmek, bizde çoğu zaman olumsuz anlamlar çağrıştırsa da Hocanın görüşü hiç de öyle değildi.

Sonradan düşündüm.

Ben de ilk yıl üniversite sınavına (formalite icabı) girmek için Manisa’ya bir gün önce gitmiştim. “Gezmek” adına güzel bir fırsattı sonuçta. Orada bir fabrikada çalışan ve bir yıl sonra kendisi de güzel bir okul kazanacak olan kuzenim, sağ olsun, Manisa’daki üniversite iklimi ile tanıştırmıştı beni.

O güzel akşamüstü gezmesi bende üniversite ateşinin yanmasına yetmiş de artmıştı bile. Bir gün sonra “spor” olsun diye girdiğim sınavdan çıkar çıkmaz bir sonraki yıl eylülden hazirana kadar ne yapacağımı çok iyi biliyordum artık.

Şimdi düşünüyorum da iki diplomalı o öğretmen arkadaşım, ikinci dört yılını gezmeye ayırarak insanları, şehirleri, ülkeleri tanımaya çalışsaydı yine böyle buruk mu ayrılırdı iş görüşmelerinden?

Haftaya yine dersim olacak on ikinci sınıflara. Aradıkları yanıtı bulmuş olarak çıkacağım karşılarına. Nilay Örnek’in programından öğrendiklerime ilaveten annemden esinle “Gezin.” diyeceğim onlara. “Gezin, kurtarın kendinizi!”

Özlem YILDIZ

9/10/2021/Soma

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın