Öykü

Özlem Yıldız ve Bir Öykü

Hayat Bilgisi

At arabası tarlalar arasındaki daracık yolda ilerliyordu. Gece dört civarıydı. Şafağın sökmesine daha vardı. Arabadaki lüks ışığı yolu aydınlatmakla kalmıyor atın gölgesini de iyice irileştirip seyirlik bir oyun sunuyordu yolculara. Ne var ki dizginleri elinde tutan çocuk, bu oyunu izleyecek durumda değildi. Gözlerinden uyku akıyordu. Belki de yarım kalan rüyasını düşünüyordu. Arabanın yağsız tekerleklerinin kağnı gibi gıcırdaması da fon müziğiydi onun. Arkadaki boş küfelerin önündekendilerine yer bulmuş yolcular da aheste aheste sallanan bir beşikteymişçesine dalıp dalıp gidiyorlardı.

     Gıcırtılı araba kimi zaman birdenbire hızlanır gibi oluyordu. İşte o dakika tüm yolcular mahmurluklarından sıyrılıp dizginlerdeki çocuğa bakıyorlardı meraklı gözlerle.

     “Bir şey yok.” diyordu Ömer. “Atın ayağına taş battı yine.”

     Birkaç gündür böyleydi. At, ağır aksak giderken ayaklarından biri aniden boşalıyordu. Neye uğradığını şaşıran hayvan da öne doğru kapaklanmamak için diğer ayakları ile çırpınıyordu.

     Nalları aşınmıştı. Geçen gün de biri tamamen çıkmıştı toynağından. Bunun ne demek olduğunu yeni yeni öğreniyordu Ömer. İki gündür at tökezledikçe, ateşe basmış gibi ayağını yerden sakındıkça o küçük demir parçasının işlevi de çıkıyordu ortaya.

    İşin içinde can acısı da vardı. Atın çaresizliği Ömer’i rüyasından çıkardı. Geçen gün yaşadıkları bir olay geldi aklına. Evlerine yakın küçük tarlalarında asırlık incir ağaçları vardı. Vakti geldiğinde çığlığı andıran bir müjde kaplardı ortalığı:

“Yemişler olmuş!”

     Bu sesin ardından çocuklar bir kuş sürüsü gibi ağaçlara doluşurlardı. Yalınayak tabii ki. İşte geçen günkü o koşuda arkadaşları Birol, bir koyun postu gibi yere serilmiş demir dikeni yığınının ortasında kalmıştı. Acı bir çığlık atarak kuş sürüsünü geri çevirmeyi başarmıştı. Ne var ki geri dönen çocukların ellerinden bir şey gelmiyordu. Her yer dikendi. Öylece kalakalmışlardı. Bir an önce arkadaşlarını kurtarmanın çaresini arıyorlardı. Elleriyetişmiyordu. Çocuk ayaklarıysa dikenlere ne yapsındı? Birol acı içinde kıvranmayı sürdürüyordu. Ellerini yere koysa onlar da dikenle dolacaktı. İşte o sırada Ömer, bir tahta parçası kapıp geldi ötelerden. Böylelikle ince bir köprü oluşturup arkadaşlarını o mayın tarlasından kurtardılar. Ardından hep birlikte az ötedeki asırlık ağaçların dallarında aldılar soluğu. İncirler gerçekten olmuştu. Bazılarından cam parlaklığında ballar süzülüyordu. Birol ayaklarının acısını unutmuştu bile.

     Taşlı şose, atın acısını unutmasına izin vermiyordu. Küçük bir çakıl dahi ortalığın karışmasına yetiyordu.

   Arkada oturan Anne:

“Bugün perşembe.” dedi. “Babanın Akhisar’da işi var. Atı nalbanta sen götürürsün artık.”

     O dakikadan sonra Ömer’in uykusu tamamen kaçtı. Bir yandan pür dikkat dizginleri tutuyor, bir yandan da tütün tarlalarında yanan lükslerle oluşan ışıltılı denize bakıyordu. Düşünceleri öğleden sonra gideceği nalbanttaydı.

     Dört buçuk gibi onlar da tütün tarlalarına vardılar. Hayali şehrin ışıltısına karışıp lüks lambası altında tütün kırmaya başladılar. Daha üçüncü dördüncü karıkta elleri katran topladı Ömer’in. O zamanlar o ziftli yaprakların yolculuğundan haberi yoktu. Tütün, onun için sadece bir işti. Çocuk da olsa işini yapıyordu. Her bir yaprağı sıra sıra toplayıp, avucunda biriktiriyordu. Tapa dedikleri demet, ellerine sığmaz olunca da avucundaki yükü hemen yanındaki küfeye diziyordu.

     Yarım kalan uykuları bir balığın oltaya vurması gibi yokluyordu onları. Ömer bir ara on dakikalık bir uyku molası için devriliverdi karık içine. Topaçları, küçük taşları hissetmedi bile. Çıt çıt sesleri, ninni gibi geldi ona. Bir tavşan gibi sızdı oracıkta. Daha ne olduğunu anlamadan da uyanıverdi.

Yeniden işe koyuldu. Kahvaltıydı, kızgın güneşti, dondurma külahı gibi tepeleme dolan küfelerdi derken vakit geçti.

     Öğleye yakın at arabasını hazırlamak için karıktan çıktı. Yıldızlı gecede el yordamı ile dere kenarına bağladığı Kırço’nun yanında aldı soluğu. Kırçıllı beyaz tüylerinden dolayı ‘Kırço’, diyorlardı ata.

Kırço, yanına gelen çocuğu fark edince hafifçe kişnedi. Eve gidileceğini anladığının göstergesiydi bu. Belki de içinden ofluyor diye düşündü Ömer, “Mıyyy! Of of, yine mi o taşlı yolu gideceğim?”

     Bir yıl önce hayvan pazarından almışlardı onu. İlk zamanlar epey huysuzluk çıkarmıştı. Öfkeli bir anında arabanın ön tarafını bir çifte darbesi ile uçurmuştu. Bir seferinde de neredeyse kardeşinin ayağını kıracaktı. Yine böyle tarla dönüşü ekmek almak için fırına giderlerken anlık bir tekme ile kan içinde bırakmıştı kardeşinin ayağını. Böylelikle hayatlarında ilk defa bağımsız olarak kullandıkları at arabası ile acı bir deneyim yaşamışlardı. Uyuşturulmadan kaç dikiş atılmıştı kardeşinin ayağına.

     “Yeter ağladığın.” demişti dikiş atan kişi. “Ben mi teptim ayağını.”

     Şimdilerde daha uysaldı Kırço. Yine de kırbaçlatmazdı kendini. Kırbaçlatmak ne, dizginleri bile orantısız bir şekilde çekmeye çalışsanız şırak diye bir çifte patlardı arabanın altında.

Ömer, nallatma işini biraz da bu yüzden merak ediyordu. Nalbant Mehmet (Babasından çok dinlemişti onu.) nasıl başaracaktı acaba? Böyle yarı vahşi bir atın ayaklarına nasıl çivi çakacaktı?

     Koca meşeye bağlı zinciri çözdü Ömer. Başlıkları takıp oradaki bir tümsekten yararlanarak Kırço’nun sırtına bindi. Kısa sürede hazırladı arabayı. El birliği ile küfeleri de yükleyip yola koyuldular. Dönüş yolu inişti. Yük çoğalmasına rağmen atın işi kolaydı. Zaten Kup Zeytinlik’ten sonra salındılar mı kasaba görünürdü. Ancak bugün o kadar hızlı gidemiyorlardı. Sabahki sıkıntı devam ediyordu.

     “Aman oğlum,” diyordu annesi, “Yavaş git. Atın ayaklarına taş batacak yine.”

     Öyle de oluyordu. Sarı toprak serilmiş yoldaki keskin taşlardan biri acı ile kıvrandırıyordu Kırço’yu.

Ağır aksak bir yolculuğun ardından eve vardılar.

     Anneleri avlu köşesindeki “ateş mutfağında” patlıcan, biber, patates kızarttı. En şipşak yemekleri buydu. Bazen de ev yapımı makarna yetişirdi imdatlarına. Yanına da hoşaf ya da yoğurt çıkardılar mı öğle yemeği tamamdı. Akşama da belki bir göçmen böreği…

     Ömer, yemek yerken de avludaki dut ağacının altında tütün dizerken de hep Kırço’nun nasıl nallanacağını düşündü. Annesine ahiret soruları sordu. Hiç nalbant görmemiş annesi de duyduklarından yola çıkarak onun merakını gidermeye çalıştı. Tıkandığı yerde de, “Ben ne bileyim oğlum?” dedi. “Akşamüzeri kendin gideceksin. Neyin ne olduğunu öğrenirsin.”

İkindi ezanı okunmaya başladığı sırada Ömer tütün dizmeyi bıraktı. Ötedeki tulumbada epey bir süre katranlı ellerini yıkamak için uğraştı. Katran, kumaşa yapışmış bir sakız gibi sarmıştı elini. Soğuk su da iyice katılaştırınca işin içinden çıkamaz oldu. O da babası gibi bir avuç su alıp ahırın kerpiç duvarına sürdü ellerini. Toprak etkisi ile çözülüverdi katran. Yeşil sabunla da yapışkanlığı gitti.

     Arabayı hazırlayıp yola çıktı Ömer. Annesi bir kez daha seslendi ardından:

     “Nallanırken çok yaklaşma ata.” dedi. “Bir dikiş işi daha çıkarma başımıza.”

     Başka bir at olsa Ömer dizginlerle onu uyarıp bir kırbaç dahi vurabilirdi sağrısına. Çocuktu. Rüzgârı yüzünde hissetmek istiyordu. Ne var ki Kırço da kendini kırbaçlatacak at değildi. Ama işte o da acının ne olduğunu öğrenmişti şu bir iki günde.

     Kasaba meydanından sağa döndü Ömer. Değirmen sokağına saptı. Kısa bir süre sonra da geniş bir havuz oluşturan çayın kenarına geldi. Nalbant Mehmet, söğüt gölgesinde oturuyordu. Jawa motoru da yanındaydı. Hemen karşıdaki değirmende hummalı bir çalışma vardı. Çarklar dönüyordu. Taş temelli yapının altındaki küçük kemerlerden beyaz köpüklü sular fışkırıyordu. Değirmenin önünde bir havuz oluşturup kasaba meydanındaki gölete doğru akıyordu.

     “Hayırlı işler.” dedi Ömer, “Atı nallatmaya geldim.”

     “Sağ ol.” dedi Nalbant Mehmet. “Suda şöyle bir tur at da atın ayakları yumuşasın. Sonra da şuraya yanaş.”

Değirmenin önündeki havuzun tabanı düzdü. Suyun yüksekliği atın dizlerine kadar ancak geliyordu. Karşıdaki tarlaya geçenler suyun içinde görünmez bir yol oluşturmuşlardı. Ömer bazı günler arabanın gevşemiş tekerleklerini ıslatıp sıkılaştırmak için gelirdi buraya. Kırço çok terli bir günündeyse suyun ortasında durup ayağı ile köpüklü bir yağmur başlatırdı. Bu kez aynı cesareti yoktu. Sonuçta suyun tabanı çakıl kaynıyordu. O yüzden oyalanmadılar. Nalbant Mehmet’in dediği gibi bir tur atıp söğüt gölgesine yanaştı Ömer. Atı çözdü.

     “Gel bakalım şöyle.” dedi Nalbant.

     Atın dizginlerini devraldı. Söğüt gölgesinin derinlerine doğru çekti Kırço’yu. At şimdiden uysallaşmış gibiydi. Ömer şaşırmıştı biraz. O, Nalbant Mehmet’i aslan terbiyecisi gibi bir şey sanıyordu. Oysa bu adam çok sakindi. İlginçtir ki onun sakinliği Kırço’ya da geçmişti. Başka bir zaman olsa o dizgin hareketlerine tekmelerle karşılık verirdi. Oysa şimdi bir kuzu gibi olmuştu. “Belki de ayaklarının acısı canına yetti.” diye düşündü Ömer.

Nalbant, Kırço’yu söğüde bağlayıp Ömer’e bir takım uyarılar sıraladı. Atın arkasından geçmemesini, kesici aletleri dikkatli vermesini, at düşecek gibi olursa kendini korumasını…

     İş başlıyordu.

     Emektar Usta, ezbere hareketlerle atın ön ayağını kavradı. Dizinden kırıp kendi ayağına yasladı. Her şey ne kadar hızlı olmuştu. Kırço, kuaföre gelmiş bir insandan farksızdı. Tam bir teslimiyet içindeydi. Ara sıra konan sinekleri kovalamak için kuyruğunu savurmak, o da yetmezse göbek derisini elektrik çarpmış gibi titretmek dışında bir şey yapmıyordu.

     Nalbant, ön ayağı kaldırınca “Oh oh oh!” dedi Noel Baba gibi. “Bu toynak ne böyle?”

     Ne diyeceğini bilemedi Ömer. “Aslında bütün nalları düşmedi daha. Neden böyle olduğunu anlamadık.”

     Güldü Nalbant.

     “Sen şu ayakkabının tekini ver de şu dikenli tarlada bir tur at bakalım. Nasıl olur?”

     “Hiç iyi olmaz.”dedi Ömer. “Biliyorum.”

     “At için de durum aynı. Baksana;toynak, duyarlı kısımlarına kadar erimiş.”

     Nalbant Mehmet bir yandan konuşuyor bir yandan da işine bakıyordu. Hemen yakınındaki kesici aleti alıp toynağı kendine doğru yontmaya başladı. Her çekişte ince bir parça düşüyordu yere. Emektar Usta, bir süre işlenip duraklıyor, şöyle bir bakıyordu toynağa. Sonra yeni parçalar koparıyordu birbiri ardına. Ömer’i de bir çırak gibi çalıştırıyordu. Eliyle işaret edip, “Şunu ver, bunu ver.” diyordu. Yanlış olursa da, “O değil, öteki. Şu kenardaki sivri olan.” diye düzeltiyordu. Ardından o sivri aletle toynağın tabanını iyice temizleyip ağaç yongası gibi yeni parçalar kesiyordu.

     Ön ayağı iyice temizlendikten, hemen yanındaki takozun üzerinde nasıl durduğuna baktıktan sonra iş daha bir ciddileşti.

     “Şu ortadaki nallardan birini ver bakalım.” dedi. “Şu çivilerden de bir avuç koy şuraya.”

Ömer bir çivilere baktı, bir de süt dökmüş kedi gibi duran Kırço’ya. “İşte şimdi kıyamet kopacak.” diye düşündü. Bu çiviler çakıldığında onun bildiği Kırço bu söğüt ağacını kökünden söküp kaçardı. Çivileri uzattığı sırada ellerinden başlayan bir titreme tüm vücudunu sardı. O arada farkında olmadan, “Yapıştırsanız olmuyor mu?” diye sordu.

     Nalbant Mehmet güldü.

Severdi böyle ilk kez gelen çocukları. Dahası onların hayretini körüklemekten de geri durmazdı. Çiviyi çakmadan önce epey bir tadını çıkarırdı o korkunun. Şırıngasını havaya kaldıran hemşire gibi o da parlak çiviyi aynı şekilde tutardı. Yüzünü buruşturup atın toynağına bakardı. Sonra da başına geleceklerden habersiz bir şekilde öylece duran ata… Nihayet bir zaman sonra çocuklara dönüp, “İşte,” derdi, “Bizim mesleğin de en zor tarafı bu.” Tüm bunların ardından işine kaldığı yerden devam ederdi.

Ömer’in bakışları altında da aynen öyle yaptı. Çivileri evirip çevirdi. Güneşte parlattı. Kısa bir süre düşünüp:

“İşte,” dedi, “Bizim mesleğin de en zor tarafı bu. Şu nalı uzat bakalım.”

Nalı şöyle bir ölçtü toynağın üzerinde. Azıcık açık gelmiş olacak ki Ömer’i yanına çağırdı. “Gel de şu ayağı şöyle tut biraz.” dedi. Ömer’in çekindiğini görünce de, “Korkma,” dedi, “Ben buradayken sana bir şey yapamaz.”

Nalbant Mehmet örsün başına geçti. Nalı çın çın öttürerek daralttı. O sırada komşu köylerden değirmene buğday getirenlerden biri selam verdi ona. Ardından da ekledi:

     “Geliyorsun değil mi haftaya?”

     “Salıya oradayım.” dedi Nalbant Mehmet. “Gelmeyip de ne yapacağım?”

     Ardından örsü bir iki kere daha çınlattı!

     “Tamamdır.” dedi, “Ayağı bana bırak.”

     İşte şimdi zurnanın zırt dediği yere gelinmişti. Nalbant Mehmet çivinin ucunu toynağa dayadı.

     Gözleri büyümüş bir halde kendisini izleyen Ömer’e dönerek, “Çekici ver.” dedi. “Yapacak bir şey yok.”

Ömer bir yaprak gibi titreyerek uzattı çekici. Hemen ardından da tok sesler gelmeye başladı toynaktan. Nalbant Mehmet dizini destek yaparak vuruyordu ha bire. Tak, tak, tak!

     Sonra birden durdu. Bir kez daha, “Korkma,” dedi Ömer’e. “Burası acı vermiyor ata. Tırnağın kesilirken senin canın acıyor mu?”

     “Annem derin keserse acıyor.”

     Yeniden işine koyuldu Nalbant Mehmet. Çiviler toynağın üst tarafından çıkana kadar vurmaya devam etti. İşte o dakika gözlerini yumdu Ömer. Birer parmak aralıkla üç çivi mızrak gibi çıkmıştı toynağın üzerinden.

     “Kerpeteni ver.” dedi Nalbant Mehmet. “Şu kenardaki uzun saplı olanı.”

Titrek çocuk, söyleneni yaptı. Emektar Usta,toynağın üzerine çıkan çivilerin uçlarını kıt kıt kesti. Çekici istedi. O kısacık uçları geri çıkmasın diye büktürmeye çalıştı. Nalın öbür kenarına da aynı işlemi yaptıktan sonra Kırço’nun ayağını takozun üzerine bastırdı. Her şey yolundaydı. Ömer, “Bu ayak tamam.”diye düşünürken, “Törpüyü ver.” dedi Nalbant Mehmet. Yönlendirmeler ışığında araç gereçler arasındaki törpüyü bulup uzattı Ömer. Nalbant, takoza yerleştirdiği toynağı orasından burasından törpülemeye başladı. Az önceki kesim izlerini yok etti. Nal ile toynağı iyice kaynaştırdı. Sonra da bir boyacının fırçasını boya sandığına vurması gibi törpüyü takoza vurup, “Bu ayak tamamdır.” dedi.

Derin bir oh çekti Ömer.

     Öbür ön ayak da aynı işlemden geçti. Ömer, biraz olsun rahatlamıştı. Çiviler toynağın üstünden çıktıkça kendi ayağına batmış gibi hissetmiyordu artık. Tarife gerek kalmadan keskiyi, kerpeteni, törpüyü uzatıyordu.

     Yine de içindeki soru işaretleri bitmemişti. Arka ayaklar nasıl olacaktı? Sonuçta asıl mesele onlardı. At arabasının önünü dağıtan da kardeşinin ayağını yaralayan da bu ayaklardı. At tekmesine boşuna çifte dememişlerdi.

     Bu tedirginliği Nalbant Mehmet de sezmiş olacak ki dinlendi biraz. Bir sigara yaktı. Dalgın dalgın atın arka ayaklarına bakarak düşündü. Değirmene gelip gidenlerle lafladı. Unlarını almış giden bir köylü, iki lafın belini kırmak için at arabası ile yanaştı söğüt altına. Nalbant Mehmet sırası gelince sözü ele alıp:

“Nal pahalı, mıh pahalı, motorun benzini pahalı.” dedi. “Geçenlerde filanca köye gittim. Bir baktım öbür köşede acemi bir nalbant. Gelsin tabi. O da çalışsın. Aç kalacak değil ya. Ne yapalım ki bende kuyruk var, o sinek avlıyor. Eh, o da öğrenecek. Ama öyle değil; çalışarak, didinerek, ustalarının sözünü dinleyerek. Bir hafta sonra geldim ki ne göreyim. Acemi, benim yerime tezgâh açmış. Bir şey demedim tabi. Ben de gittim ötede bir yere serdim alet edevatı. Ne oldu? Bende gene kuyruk. Sanıyor ki köşe çalışıyor. Köşe çalışmaz, köse çalışır. Adam sana üç yüz bin liralık atı teslim eder mi? Öyle deme. Bir yanlış mıh bir atı bitirir!”

Yolcu, öğüdünü alıp gitti. Sigarasını söndürdü Nalbant Mehmet. “Hadi.” dedi, “Başlıyoruz.”

     Usta bir kovboy gibi bir ip attı arka ayağa. Yakalayıp kendine doğru çekti. Atın tüm yükü diğer ayağa binince çifte atmasına fırsat kalmadı. Usta Nalbant, ayağı iyice kendine çekerek atın gövdesine sokuldu. Bu da yetmezmiş gibi işi garantiye almak için atın kuyruğunu yakalayıp iple birlikte ayağa doladı. Kırço olayı fark etmişti etmesine de geç olmuştu. Şu dakikadan sonra ne yapsa boştu. Tekme atmak için ayağını zorladıkça kendi kuyruğunu çekiyordu. Bir iki kez delice hareketlenip de acının kaynağını fark edince kendini zorlamayı bıraktı hayvan.

     “Tamamdır.” dedi Nalbant. “Şimdi sıra bu ayakta.”

Emektar Usta, bir marangoz gibi yongalar çıkarmaya başladı yeniden. Bir iki üç derken çepeçevre dolandı toynağı. İç kesimlerdeki ölü derileri de sıkışmış çakılları da iyice temizledi.

     “Bak,” dedi Ömer’e. “Şu kırmızılıkları görüyor musun? İşte oraya çakıllar değdiğinde elektrik çarpmış gibi oluyor ata.” Bunu der demez de elindeki aletin ters tarafı ile gösterdiği yere dokundu. Kırço, gerçekten de elektrik akımına kapılmış gibi titredi. Yalvarır gibi çöktü arka ayağının üzerine.

     “Gördün mü bak?” dedi, “Atı ne kadar erken nallatırsan o kadar iyi.”

     Çiviler, çekiç, örs, kerpeden, törpü, eski nal derken arka ayaklar da bitti. Onları da takozun üzerinde iyice törpüledi Nalbant Mehmet. O dakikadan sonra Kırço bambaşka bir at oldu. Daha güçlü, daha yüksek göründü Ömer’in gözüne.

Nalbant Mehmet, sınavı geçmiş bir öğrenci gibi gördü Ömer’i. “Afferin sana!” “dedi. “İyi iş çıkardın. Hadi bakalım, değirmenden iki çay kap gel de yorgunluğumuzu atalım.”

Ömer, gümüş yansımalarıyla söğüt dalında oynaşan suların yanından geçip değirmenin içindeki uğultuda kayboldu. Kısa süre sonra da iki çayla çıkıp geldi.

O da “Usta”sı gibi oturdu bir kenara. Çayını üfleye üfleye içerken balıklara, kuşlara, oradan oraya zıplayan kurbağalara baktı. Nalbant Mehmet’in sorularını yanıtladı. Kırço, değirmene gelen bir kısrağa kişneyince sıyrıldı dalgınlığından. Cebindeki kat kat parayı verdi Nalbant Mehmet’e. Müsaade istedi.

O gün orada ne çok şey öğrenmişti Ömer, ne çok korkmuştu Kırço adına. Ancak bir gün, çağıldayan o suların kuruyacağını, dallarda şakıyan kuşların susacağını, o uğultulu değirmenin ölgün bir ıssızlığa gömülüp, içlerinin, oymalı taş pencerelerin örümcek ağı kaplayacağını, orasından, burasından yıkılıp gideceğini bilmiyordu o zamanlar.  Hayat öğretecekti işte…

Özlem Yıldız

Aralık 2020/ Soma

BU YAZILARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın