Öykü

Özlem Yıldız ve Yeni Bir Öykü

DOMUZ DAİRESİ

Tekdüze bir akış alır götürür şehir insanını. Ne mevsimleri bilir ne gece gündüzü. Yağmur bile sesini ulaştıramaz ona. Büyük kavşaklarda siyah beyaz çakıl taşları avutur gözlerini. Doğanın son izi olarak kala kala kuytularda uyuklayan bir sokak köpeği kalır kaldırımlarda. Bir de çöp kovalarında ziyafet çeken kediler. Tüm bunlara rağmen içindeki doğa aşkını öldürmeyenler ne yapar eder bir çıkış yolu bulur bu çemberden. Kimi şehre yakın bahçesinde oyalanır, kimi tüfeği sırtında avcı olur, kimi bisiklet derdine düşer. Bu aşamada doğa yürüyüşçülerini de saymadan geçmek olmaz. Bisiklet düşkünlüğümü bilen bilir. Elbette sırası geldiğinde bir bahçede çapa yaparken de zeytin toplarken de ağaç budarken de görebilirsiniz beni. Seyrek olmakla birlikte arkadaşlarıma uyup yürüyüşlere çıktığım da olur. Tıpkı bu yazıya konu yolculuğumuz gibi. Günlerden bir gün sıkı bir doğa yürüyüşüne dahil oldum. Zaten ekipteki birçok arkadaşımı tanıyordum. Diğerleri ile de yolda tanışacaktım. Hem insan insanı en iyi yolda tanımaz mıydı? Planladığımız bir bahar sabahında şehir meydanında buluştuk. Bizi başlangıç noktasına götürecek minibüs gelmişti. Arkadaşlarımız da bir bir toplanınca yolculuk başladı. Kısa sürede betonları, külü dumanı, siyah beyaz taşları geride bıraktık. Daha o dakika içimize bir ferahlık doldu. Çalıp söylemesek de keyfimiz yerindeydi. Başlangıç noktasına kadar olan yollardan az çok geçmişliğimiz vardı. Asıl mesele ondan sonraki rotaydı. Dolmuş sürücüsü işinin ehliydi. Belli ki az yolcu taşımamıştı buralardan. Bir an evvel bizi de “silkeleyip” Soma’ya dönmek için can atıyordu. Akşamüzeri, yürüyüşü bitireceğimiz diğer bir köyden alacaktı bizi. Hoplaya zıplaya ilerliyordu. Yollar rahat vermiyordu ona. Dönüyordu, dolaşıyordu; virajlarda motosikletçiler gibi sağa sola yatıyordu. Tam da tempomuzu bulmuş, tatlı tatlı ilerlerken tuhaf şeyler olmaya başladı. Yol boyunca ilerleyen traktör kasalarına dizilmiş tüfekli adamlar çıktı ortaya. O günlerde başlayan Suriye iç savaşının görüntüleri ile bu manzaralar birleşince bir tuhaf olduk. Neler oluyordu? Sefer görevi emri almış askerler gibi sıralanmış bu insanlar nereye gidiyordu? Bir tane olsa neyse. Birini sollasak bir diğeri çıkıyordu karşımıza. Durum böyle olunca sürücümüz de sağa sola sallanmayı bıraktı. İkide bir boynunu uzatıp sollama yapmaktan da bıktı. Dolmuştaki sessizlik meraklı sorulara dönüştü. Olacak gibi değildi. Son bir traktörü sollayınca sağa çektik. İşin aslını öğrendik. Meğer köylerin altındaki ormanlık alanlarda sürek avı y a p ı l a c a k m ı ş . D o m u z l a r t a r l a l a r d a ü r ü n b ır a k m ı y o r m u ş . B u g ü n b u i ş i k ö k ü n d e n halledeceklermiş. Öylece kalakaldık. Az önce solladığımız traktörler bir b i r g e l i p g e çt i ö n ü m ü zd e n . Ç o k s ü r m e d i kararsızlığımız. Konuşa konuşa anlaştık. Önce kendimizi sonra da tedirgin arkadaşlarımızı ikna ettik. Buraya kadar gelmişken geri dönmek olmazdı. Zaten av da öğleye doğru bitecekti. Başlangıç noktamız olan kaplıcanın orada iki saat bekleyebilirsek sıkıntı yoktu. Yeniden yola koyulduk. Uykulu halimimizden eser kalmadı. Sabahtan beri doğa ile konuşurken şimdi koyu bir domuz muhabbetinin içinde bulduk kendimizi. Bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz ne kadar domuz hikayesi varsa bir bir sıraladık. “Bir öğrencim anlattı. Yine böyle bir avda, babası ile yolun altındaki bir çeşmenin başında yukarıdan gelecek domuzları bekliyorlarmış. Aha, deha derken bir çatırtı kopmuş. Av köpeği tüfekten önce davranıp domuzu karşılamış. Baba, tüfeği doğrultsa da tetiğe basamamış. Domuzla köpek çizgi fimlerdeki karakterler gibi birbirine karışmış. Toz duman durulunca domuz ormana kaçmış. Köpek, kanlar içinde yerde yatıyormuş. Vücudunda upuzun bir kesik varmış. Öğrencimin yalancısıyım, hayvancağıza yirmi beş dikiş atmışlar.” “Bizim de komşu bahçemize girmişti bu cenabet. Mübarekte mutfak robotu gibi mide var. Dalını, yeşilini yese neyse. Kökünü bile yemiş güzelim zerzevatların. Toprağı pulluk gibi sürmüş.” “Bizim okulda da yardımcı hizmetlimiz anlatmıştı. Yine öyle bir domuzu vurup köy meydanına getirmişler. Dana kadar var, diyordu arkadaşımız. Merak bu ya bizimki öteden bir balta kapıp gelmiş. Yerde boylu boyunca uzanmış domuzun burnuna baltanın tersi ile vurmuş. Balta, kale direğine çarpan top gibi geri tepmiş.” Yok mu artıran? “Benim de bir öğrencim anlatmıştı. Bir yakınları böyle bir domuzla karşılaşmış. Domuz yaralıymış. Bunların yaralısı da ayrı belaymış. Adam ne bilsin? Ne yana kaçayım diye düşünürken domuz, adamın ayağına taktığı kanca dişi yukarı doğru çekmiş. Adamın bacağını bir terzinin kumaşı biçmesi gibi biçmiş. Zaten doktor da ‘Niye buraya geldiniz ki, terziye gideydiniz ya! demiş.” “Hedef sağınızda!” Kaplıcaya varmıştık. Dolmuşumuz bizi bırakıp sürek avı başlamadan ateş hattından uzaklaşmak için basıp gitti. Doğa harikaydı. Huzur doluydu. Ne var ki grubumuzda yeniden çatlaklar oluşmaya başlamıştı. “Av sahasının altından geçilir miymiş? Olası yaralı domuzlar ne olacakmış? Ya acemi avcılar?”  Daha böyle arkası gelmeyen bir sürü sorunun ardından muhtara telefon açıldı. Muhtar garanti verdi. Rahat olmamızı, öğleye doğru avın biteceğini, bütün avcıların köydeki hayır yemeğine geleceğini söyledi. “İyi, hoş! Avcı yok, yaralı domuz yok; ya ürkenler, can havliyle kaçanlar ne olacak?” “İnsandan ürken domuz insana mı gelir?” “Hah hah hah!” Kaplıca, dar bir vadinin dibindeydi. Birbirine kavuşan iki akarsuyun kıyısındaki geniş bahçeye dizilmiş yapılardan oluşuyordu. Bir yanda yükselen orman, bir yanda su sesleri; ötelerde bizim de saatler sonra geçeceğimiz yollar… İşin doğrusu bu tesis pek işlek değildi. Hem şehre uzaktı hem de yolları iyi sayılmazdı. Bir keresinde Akhisar’a giderken otostopla bindiğim otomobilin sahibi yol boyunca söylenmişti burası hakkında. Geldiğine geleceğine pişman olmuştu adam. Ardına bakmadan kaçar gibi bir hali vardı. Bizim hiç öyle bir telaşımız yoktu. Dere tepe dolanıyorduk. Tesiste gelişme var mı diye havuzları, Odaları inceliyorduk. Yorulunca ötedeki bir bankta soluklanıyorduk. Nihayetinde vakit öldürüyorduk. Biz böyle beklerken sürek avı da başlamıştı. Önce tek tek sonra yaylım ateşi gibi tüfek sesleri birbirini izlemeye başladı. Booom! Bom bom bom! Booooooooom! Vadide yankılanan bu sesler kırıla döküle bize kadar ulaşıyordu. Ara sıra derin sessizlikler de olmuyor değildi. O dakika akarsuyun çağıltısından başka bir şey duyulmuyordu. Sonra yine aynı terane. Dakikalar birbirini kovalayıp da saatler geçince kulaklarımız bom bomlara da ara sıra duyulan böğürtülere de alıştı. Nihayet muhtardan haber geldi. “Oh be!” diyerek toparlandık. Saatlerdir bizi çağıran patikaya çıktık. Bahar, kendini iyice hissettiriyordu. Yol boyu dizilen ağaçlar çiçeğe durmuştu. Solumuz ormanlık bir yamaçtı. Sağımızda gümüş parıltılı bir akarsu çağıldıyordu. Yolumuz, çoğu zaman onunla aynı seviyede olsa da ara sıra o gümüş parıltılara tepeden bakıyorduk. “Bu mevsimde buradan geçen balık sürüleri…” diye başlayan belgesellerin içinde  gibiydik. Daha şimdiden doğa içimize işlemişti. Çiçek kokuları, kuş sesleri, uçsuz bucaksız yeşillik, bir tabloyu andırıyordu. Yalnız bunlar mı? Derme çatma çitlerle çevrilmiş bahçeler, onların arasındaki boşluklara yayılmış inekler, ötelerdeki yamaçta ağaç filizlerine uzanan keçiler, çan sesleri… Ben yolculuğun hemen başında sağlam bir değnek aldım elime. Korkudan falan değil. Böylesi yürüyüşlerde kimi düşünsem elinde değnek olurdu. Tamam, Gandhi falan değildim ama neme lazımdı. Ormandı bu. Belli mi olurdu? Ekibimizde bu yolları daha önceden yürümüş olanlar vardı. Hatta aynı yoldaki bir çeşme başında kamp kurup sabahlayanlar da olmuştu. Aramızda doğayı bir kitap gibi okuyan da çoktu. Otların, ağaçların adını; çiçeklerin, kuşların türünü onlardan iyi bilen yoktu. Bu h a y a t  t e c r ü b e l e r i n d e n  l i s e l i  i k i  g e n ç  d e faydalanıyordu. Kimi zaman da iç dünyalarına çekilip geride kalıyorlardı. Kafilemizi bir katara benzetirsek son iki vagonumuz bu gençlerdi. Kafile dediğim de en az bir düzine insandı. Matematiğin sonsuzluğunda ikişerli üçerli kombinasyonlarla ilerliyorduk. Sohbetler açılıp kapanıyordu. Bilgiler alınıp veriliyordu. Bir doğa müzesini gezer gibiydik. Etrafımızı hayranlıkla izliyorduk. Buralara henüz kıyılmadığı için dua ediyorduk. Yürüyüşümüzün başından beri birbirleri ile hiyerarşik olarak sürtüşen yol ile akarsu bir noktada kavgaya tutuşmuştu. Öfkeli sular yolun bir kısmını yutmuştu. Yol, köprüsüz bir vaziyette iki parçaya bölünmüştü. İşte o parçayı birleştirmek için yakadan, tepeden, en sonunda da sudan geçerek karşıya kıyıya vardık. Suyun çılgın bir zamanında oluşturduğu meydanda kum tepecikleri vardı. El değmemişliğin güzelliği arasında dolaşmaya doyamıyordum. Çınar dallarında aslılı kalmış sel kalıntıları, bir çölü andıran kum tepeleri, döne döne bir hal olmuş çakıl taşları oku oku bitmeyecek bir roman gibiydi. Bu keşiften kendimi alamıyordum. Zaten kafilemiz de biraz oyalanıp arkada kalan liselileri toparlama görevini bana vermişti. Ben de elimdeki “asa” ile kumlara yeni izler bırakıyor, çakıl taşları arasında mucize arıyordum. Ben böyle oyalanırken kalabalık epey ilerledi. Coğrafi keşfimi yarım bırakıp öndeki ekiple arkadaki gençlerin ortasında bir yerde olmak için dar yolda ilerledim. Bir tablonun içinde yürür gibiydim. Doğa denen kitabın en önemli yerinden geçer gibiydim. İşin ilginci bu anlattıklarım da bir hikaye olacaksa altı çizilecek yerler başlamak üzereydi. Bir yanda çam ağaçları, bir yanda böğürtlenler. Onların arkasında yemyeşil bir çayır. Ötede yolla arasına mesafe koymuş akarsu. Terazi kefeleri gibi ön grup ile arkadaki ikiliyi dengelemeye çalışarak ilerliyordum. Liseli gençler belki de kum tepelerine kalp yapmakla meşguldü. Ağır çekim bir film gibi hareket ediyorlardı. Bense kelimenin tam anlamı ile arada kalmıştım. Hayda! Ne işin var çayda? Terazi kefeleri bir aşağı bir yukarı inerken solumdaki yamaçtan bir çıtırtı duyuldu. İlk anda tuvalete giden bir arkadaşımızla karşılaşacağımı zannettim. Olur mu olurdu. İnsanlık haliydi. Yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Çıtırtının sahibi sabah beri muhabbetini yaptığımız domuzdu. Pek de hoş gelmişe benzemiyordu. Ben yolun beri yanındaydım. Yaban domuzu da yamaçtan yola ilk adımını atmıştı. O kadar kaçıp da yine bir insanla denk gelmenin şokunu yaşar gibiydi. Anlaşılan o ki ikimiz de benzer durumdaydık. Birbirimize bakakalmıştık. Belki de domuz, elimdeki sopayı tüfek sanmıştı. Her şeyi bitirecek boom sesini bekliyordu. Benim beynimse geçmişteki bütün domuz  muhabbetlerini ekliyordu bu karşılaşmaya. Belki dana kadar değildi ancak kurbanlık bir koç kadar da vardı. İşin kötüsü sağ baldırı kan içindeydi. Onun durumu ne kadar vahimse benimki de öyle olmak üzereydi. Liseliler kalp peşinde, tecrübeli ekibimiz çoktan köşeyi dönmüş. Ben zavallı domuza mı yanayım kendime mi? Yardıma koşmalarını geçtim, şuracıkta bir şahidim bile yoktu. Saniyelerin dakikalar gibi genişlediği o anda domuz çalıların arasından çıkınca tam karşımda durdu. Ben de sopamı yere paralel hale getirip ayıptır söylemesi tuvalet pozisyonuna yakın bir vaziyette çömeldim. Şimdi domuzun görüş alanındaydım. Kafalarımız iki dövüş horozu gibi aynı hizadaydı. Gözlerimizi birbirimizden ayırmıyorduk. Aramızda bir metre ya vardı ya yoktu. Birimiz ha dese vaydı ötekinin haline. Balta işlemeyen burun bana doğru uzanmıştı. Neşter dişlerinin ucu görünüyordu. Sağ bacağındaki yara koyu kırmızı bir pelteye benziyordu. Ne olacaksa olacaktı. Ben pozisyonumu biraz daha sağlamlaştırdım. Sopayı sıkıca kavradım. Süresini kestiremediğim bakışmanın ardından derinden gelen bir “Hööööh” sesi çıkardı domuz. Ben de farkında olmadan aynı sesi taklit ettim. “HÖÖÖÖH!” Sürek avı kaçkını, ilk selamlaşma bitince Kafkas gelinleri gibi ayaklarının ucuna basa basa bir daire çizmeye başladı etrafımda. Bu durumda kurbanın kim olduğu çok net anlaşılıyordu. Belki de beni ne yandan çizeceğini düşünüyordu. Başımı çevirmeden hareketleri takip ettim. Rap rap ayak sesleri yetiyordu zaten. Çok geçmeden daire kapandı. Tam karşımdaki eski yerinde son buldu rap raplar. Yeniden horoz dövüşü pozisyonu aldık. Sopamı daha sıkı kavradım. Sanki Naim Süleymanoğlu’ydum da dünyayı kaldıracaktım. Domuz; başını, “Ben şimdi seni ne yapayım?” der gibi bir yana büker gibi oldu. Sonra yeniden bakıştık. Birbirimizi tarttık. O üç bir öndeydi: Burun, neşter, yara; bende bir tek halter sapı! “Hööööö!” “HÖÖÖÖÖ!” Topu topu dört sözcüklük bu diyalog anlamadığım bir şekilde tatlıya bağlandı. Domuz ardına döndü. Geldiği yoldan ormana girdi. Aynı çıtırtıları çıkararak gözden kayboldu. Ben bir süre daha pozisyonumu korudum. Belli mi olurdu? Koca burun son bir selam daha vermek isteyebilirdi. Belki de bu kez, “Öhö öhö öhö!” derdi. Saniyeler içinde her şey normale döndü. Ben insaniyet namına liselilere el kol hareketi ile durumu anlatmaya çalıştım. Ötedeki çayırdan gelmelerini işaret ettim. Onlar anlamamış olacaklar ki kum tepelerini geride bırakıp düze çıktılar. Patikadan bana doğru yaklaşmayı sürdürdüler. İçim içime sığmıyordu. Az önceki sahneleri anlatmak için can atıyordum. Onlar gayet soğukkanlı, “Ne oldu ki?” diye sordular. “Ne bu telaşınız?” Durumu anlattım. “Fotoğraf yok mu?” dediler, “Video da mı yok?” Gerçekten de yoktu. Ne fotoğraf, ne video, ne tanık… Üzerimde de tek bir işaret, iyi ki, yoktu. Dar yolda at izi it izine karışmıştı. O karmaşada domuz dairesini ara ki bulasınd. Hikayenin onu yazacak kişinin ayağına geldiğini kaçtır söylüyorum. Bir düzine insan içinde bula bula beni bulmuştu pelte bacak. Evet, hikaye ayağıma gelmişti. Üstelik tek tanık da yoktu. “Nasıl istersen öyle anlat!” der gibiydi yaşananlar. *** O doğa yürüyüşünü sağ salim tamamlayıp Soma’ya döndük. Domuz dairesinden kurtulduğum o günden bu güne çok zaman geçti. Kaplıca faaliyette. Yollar yerli yerinde. Domuzlar bahçelere aman vermiyor. Ormanlar altın sondajları ile delik deşik durumda. Suriye, o günden beri durulmadı. Bense yeni hikayelere, “Hoş geldin.” demenin yanında o domuz dairesinin izlerini arıyorum hayatta.  

Özlam YILDIZ – Mart 2023 Soma

***

Konuyla İlgili Düşüncenizi Paylaşabilirsiniz

    Cevap Yazın